Abdullah Öcalan Güya Mahkum Ama…

Ben ilk oyumu, 1973’te kullanmıştım galiba

Oyumu da AP’ye vermiştim. Selamet Partisi ile AP kıyasıyla vuruşuyordu. Aradan Ecevit sıyrılıp çıkmıştı.  Sonra CHP – MSP koalisyonu kurulmuştu.

O zaman Nurcular, Bediuzzaman’ın Adnan Menderes’e gönderdiği bir mektupta geçen şu paragraftan dolayı ateş püskürmüşlerdi:

“…bu asil Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi (CHP’yi) katiyen iktidara getirmeyecek. Çünkü Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Hâlbuki bir Müslüman katiyen komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebilerle mukayese edilemez. İşte bunun için, hayat-ı içtimaiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin (CHP’nin) iktidara gelmemesi için…” (Emirdağ Lahikası)

DP ORTAYA ÇIKTIKTAN SONRA CHP HİÇ İKTİDAR OLAMADI

CHP’yi velev koalisyon ortaklığı şeklinde olsun, iktidar yapmanın vatan ve millet aleyhine olduğunu savunan nurcular, iddialarına yine Bediuzzaman’ın ‘Çünkü CHP, İttihat ve Terakki’nin bozuk kısmının devamıdır’ ifadesini gerekçe ediyorlardı.

Hakikaten de bu millet DP’nin ortaya çıktığı 1950’den sonra CHP’yi hiçbir zaman iktidar yapmadı. Çünkü CHP, halk nezdinde, işgal güçlerinin bize dayattıkları hayat tarzının mümessili ve savunucusu –her ne kadar milli mücadeleyi sevk eden ekip tarafından kurulmuş olsa da- kabul edilmiştir. Güya Batıcılık olan ‘Müstemlekeci zihniyetin’ ihyasına ve sürdürülmesine hizmet etmiştir. O bize ait olmayan her şeydir ve bize ait olan her şeyin karşıtıdır. Halka da o yüzden baskı uygulamış, sesini çıkaranın kafasını ezmiş, Dersim’i o yüzden bombalatmış, Kürtleri o yüzden ötekileştirmiş, kendi dışında iktidar olan her partiyi vatan haini ilan etmiştir ki askere darbe yaptırabilsin…

Ona göre vatandaş, ancak kendi iktidarlarını sürdürebilmek için lazım olan bir şeydir. Hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Halk dediğin hâşâ ‘davar gibi mahluklardır’ onları adam etmek için sıkı bir dayatma, mahrumiyet ve baskı lazım.

Tehcirler, dayatmalar, kamplara sürmeler, zırnığa muhtaç etmeler… Bunlar hep, halkı adam etme yöntemleridir CHP’nin.

Yönetim olarak bildiği tek şey, güçtür. Ancak güç ve otorite ile halk idare edilebilir. Sesini çıkaranın dilini keseceksin, itiraz edeni ipte sallayacaksın, halinden şikâyetçi olanı süreceksin. Sanki doğu toplumlarında var olan tüm despotluk yöntemleri bir disiplin haline gelip CHP adını almış. Maalesef halk nezdindeki görüntüleri bu. Sayın Kılıçdaroğlu bu görüntüyü biraz halkçılık ile yenmeye çalıştı ama sanırım başaramadı ve başaramayacak…

CHP’NİN SİYASET, BDP’DE DE YANSIMA BULDU

Evet, bu bildiğimiz CHP. İşte bugüne kadar terör ile, onun koyduğu yöntemler çerçevesinde mücadele edildi. Tek politika geçerliydi: Yıldırmak, sindirmek, kafasına sıkıp sesini kesmek, köy yakmak, zindana tıkmak, adı ‘faili meçhul’ olan tanrıya kurban etmek.

İşin kötüsü, bu siyasetin BDP’de de aynı şekilde yansıma bulmuş olmasıdır. E biraz normaldir tabii. Bu siyasetin doğal meyvesi acı biber olacaktı.

Defalarca görüldü ki, BDP’nin CHP’den farkı yok. İslam’a karşı duruşları aynı, demokrasi(!) anlayışları aynı, iktidar anlayışları aynı, halka bakışları aynı…

CHP, toplumu İslam’dan koparmak için, Türkleri Hititlere bağlamaya kalkışmıştı, BDP’nin önde gelen kafaları da “biz Yezidiyiz” diyorlar. “Kürtler İslamlaşınca köleleştiler” diyorlar.

Ne kadar benzer değil mi? Esasında hadiseler gösterdi ki, her ikisinin arkasındaki irade ve niyet de aynı!

Türk milleti, İstiklal Savaşından sonra bağımsızlığını kazanmak için batılılar nezdinde rehin bıraktığı ruhunu, rehinlikten kurtarma niyet ve azmini açığa vurunca, nifak çarkları işlemeye başladı. Bugüne kadar çevrilen entrikalar, Türk milletini dizgin altında tutmak içindi.

Şimdi ise artık, zorla elinden alınan dinine ve Kitab’ına yeniden kavuşmak, Siyonistlerin ve İttihatçı işbirlikçilerin marifetiyle yıkılan devletini yeniden inşa etmek isteyen Türk milletini durdurmanın mümkün olmadığını görerek, onu bölmek dâhil, her türlü hain planı uygulayabileceklerini gösteriyorlar. Tıpkı Firavun’un Musa’nın halkına dediği gibi, “ya bize itaat edersiniz, sizin varlığınıza müsaade ederiz, ya da hepinizi yok ederiz” diyorlar. Fakat unutuyorlar ki Allah zalimleri denizde boğdu da mazlum inananlar düze çıktılar.

Türkiye’nin başına çorap örenlerin sonunda uğrayacakları akıbet de budur. Emin olabilirsiniz.

***

Gelelim sadede.

DIŞKI YEDİRENLERLE DIŞKI YEDİRİLMESİNE KARŞI ÇIKANLAR AYNI SAFTA

Evet, Ak Parti, bugüne kadar terörle mücadele konusunda hazır bulduğu şablon çerçevesinde hareket etti, var olan konsept üzerinden gitti. Sadece bir kere, eski düzenin dışına çıkıp kendi inisiyatifiyle bir ‘açılım’ yapmak istedi, ama yazık ki menfaatlerini, eski yöntemlerin uygulanmasında arayan derin çetelerimiz ile PKK işbirliği ederek açılımı akamete uğrattılar…

Zavallı insanlarımıza zorla insan dışkısı yedirmeyi terörle mücadele zanneden kafa yapısıyla güya insanlara dışkı yedirilmesine karşı çıkanların aynı konseptte buluşmaları ne ilginç!

Şu anlaşıldı ki, terör denilen bela, onunla mücadele etmekle bitmeyecek. İşte 35 yıldır, bu devlet, CHP yaklaşımlarıyla; daha doğrusu, ittihat ve terakkinin bozuk kısmının devamı olan istibdatçı kafa yapısıyla güya terörü yok etmek istedi. Başaramadı. Başaramayacaklar da.

Zira artık medeni bir çağdayız. Hiçbir toplum imha edilerek, dışkı yedirilerek, köyü yakılarak yok edilemiyor. İnsanlık uyandı. Artık hiç kimse, kimsenin hayatı üzerinde amir değil. Medenilere galebenin ikna ile olduğu şu zamanda, ancak insanları severek ve onları ikna ederek, devletin merhametli yüzünü göstererek yanınızda tutabilirsiniz.

Ak Parti 21. Yüzyılın bir partisidir. Psikolojik kökleri eskilere dayanıyor olsa da yöntem ve yaklaşımları bu çağa aittir ve öyle olmalı.

ZAMAN ZOR KULLANMA ZAMANI DEĞİL

Saltanatın hüküm ferma olduğu eski zamanlardan kalma ‘istibdat’lardan zihinlerini kurtarmalı ve terör denilen meseleye, iki kardeş arasında çıkan bir ‘niza’ gibi bakmalı.

Bu zaman zor kullanma zamanı değil. Bu zaman muhabbet fedaisi olma zamanıdır. Sadece Kürtlerin değil, esasında Türklerin de ve tüm insanlığın da samimi bir muhabbete, sevgiye ihtiyacı var. Türkiye teröre ve ayrılıkçılığa karşı her türlü öfke ve sindirme politikaları uyguladı. Netice alamadı. Ne var biraz da sevgi yolu kullanılsa. Geçen asrın başında “Biz muhabbet fedaisiyiz, husumete vaktimiz yok’ diyen Bediuzzaman’a kulak verilseydi bugün bu noktalara gelmeyecektik belki!

“Medenilere galebe ikna iledir. Söz anlamayan vahşi barbarlar gibi icbar ile değildir” diyen Bdiuzzaman, eski yöntemlere bağlı kalarak yeni hayatın algılanamayacağını ifade ediyor. “Ya yeni hal ya izmihlal” diyor.

Türkiye tam da o noktaya gelmiş durumda. İktidar, ya CHP ve BDP’nin kafasında hareket ederek bu ülkeyi –Allah korusun- parçalanmaya götürür. Yahut da hakiki manada ‘sevgi’ faktörünü öne çıkarır ve bizi cennet asa o geleceğe taşır.

CEVAP BULUNMASI GEREKEN SORULAR

Dolayısıyla Ak Parti’nin, mutlaka yeni bir yol ve metot bulması lazım. Onun için de önce şu soruların cevabını bulmalı. Devlette süreklilik esastır diyerek, eski dönemlerin uyguladıkları aşağılık ve murdar yöntemlerin sütünü kapatarak bir yere varılamaz. Şu sorulara cevap bulmalı ve onları halk ile paylaşmalı ki zihinler uygulanacak yeni ve daha insani yöntemlere hazır hale gelsin:

1-      Deniliyor ki APO Türk derin çetelerinin (İttihat ve Terakki’nin bozuk kısmının devamı) bir projesiydi ve bölgedeki homojen Kürt nüfusun seyreltilmesini amaçlıyordu. Öyle mi?

2-      Başlangıçta Türk derin devletinin kontrolünde olan bu hareket nasıl Amerikalıların ve İsrail’in kontrolüne geçti?

3-      Çekiç Güç, gerçek anlamda neye hizmet etmiştir ve PKK’nın palazlanmasındaki rolü nedir?

4-      Abdullah Öcalan, kim tarafından yakalandı ve ne karşılığında Türkiye’ye teslim edildi? Türkiye ne karşılığında ‘can düşmanı’ bildiği bir ‘sergerdeyi’ başka her yerde olabileceğinden daha korunaklı muhafaza ediyor? Pekâlâ öldürülebilirdi. Türkiye neden bunu göze alamadı? Neden fatura millete ödetiliyor?

5-      APO asılamayacaksa, neden birilerinin onu bize karşı kullanmasına fırsat veriliyor. Devlet neden onunla doğrudan ilişki kuramıyor. Bu konuda ayet mi var. ‘Kırmızı çizgi’ diyorsanız, o çizgi, APO, asılmamak kaydıyla teslim alındığında silinmişti zaten. Türkiye kendi selameti açısından pekâlâ APO ile analaşıp –daha önce Bedirhan ile yapıldığı gibi- ona sivil siyaset yolu açabilir! Hem o zaman, devlet kendi inisiyatifleri olmayan bir yığın ‘lider taslakları’na muhatap olmaktan da kurtulmuş olur… (Hatta sadece APO da değil, Karayılan dâhil, hareketin doğal tüm liderleriyle görüşmeli ve sivil siyaset yapmaya davet etmeli. Kınayıcıların kınamasına aldırmadan, milletin ve devletin bekası için gerekli adımı atmalı.)

6-      Irak’ta yürütülen ve başarılan senaryonun Suriye’de de tezgâhlandığı seziliyor. Irak harekâtı ile güney Kürdistan’ı güya bağımsızlığına kavuşturanlar(!) şimdi aynı şeyi Batı ‘Kürdistan’ için planlıyorlar, Türkiye bunun farkında mı? Ve ne yapmayı düşünüyor?

7-      Ak Parti, bir dönemin şu tür pisliklerinin üstünü kapalı tutmaya devam edecek mi, niçin?

8-      Madem ki AK Parti, ustalık dönemine gelmiş bulunuyor, öyleyse millet adına hakiki bir maharet göstererek, geçmiş dönemin yarattığı kaosları çözmeli. Türk milleti adına yapıldığı iddia edilen zulümler ve hatalar ortaya dökülmeli. Elbette başörtüsü bir meseledir ama şu ayrımcılık meselesi onunla kıyaslanmayacak kadar ağır bir beladır. Ak Parti referandumla milletin ruhuna konulan rehini çözdü, kürt türk meselesine çözüm getirerek de ayağımıza takılan bukağıdan kurtarmanın yolunu bulmalı…

Ben şahsen, ‘medenilere galebe ikna iledir. Söz anlamayan vahşi barbarlar gibi icbar ile değildir’ kaziyesinin siyasi meseleleri de içine aldığı kanaatindeyim.

Türkiye bugüne kadar, terör ile hep ‘mücadele’ etti, terörü ‘tedip’ etmeye çalıştı, başaramadı. İnsanlarını sevmeyi denemedi. Oysa insanını sevmek, halkına merhamet etmek bir ülkenin en güçlü silahıdır. Neden ülke, ‘sevgi’ faktörünü kullanmıyor. Hep öfke hep öfke hep öfke…

HANGİSİ DAHA UTANÇ VERİCİ?

Efendim, karşıdakiler onları sevmemize fırsat vermiyor. Doğrudur. Zaten sevgi tam da öyle zamanlarda geçerlidir. Sevgi duyguların disiplin altına alınmış halidir.

Biz Ak Parti’yi CHP’den farklı biliyoruz. Eğer o da sistemin ayıplarının üstünü örtmeye devam ederse millet kaybedecek ülke kaybedecek. AK Parti farklı düşündüğünü, Osmanlı gibi âlicenap olduğunu göstermeli. Öfkeyi geri plana çekip, devletin sağduyusu ve sevgisini öne çıkarmalı.

APO’YU NE ÖLDÜREBİLİYOR NE SUSTURABİLİYORSUNUZ!

Türk milletinin bin yıllık devlet/ hukuk uygulamalarında nice APO’lar, gelip geçmiştir. Bu da geçer. Hiç şüpheniz olmasın. Ben derim ki, devlet, APO’ya artık farklı bakmalı. İşte görüyoruz. Adam, güya hapis! Hem de tek başına ona bir ada tahsis etmişsiniz. Bir yığın askeriniz ona hizmet ediyor. Oradan memleketi idare ediyor. Siz de bir şey yapamıyorsunuz.

O zaman neden onu sistemin içine dâhil etmiyorsunuz? Bari kanunlar nezdinde bağlayıcılığı olur… Şimdi güya mahkûm! Onu bağlayan hiçbir şey yok. Ne öldürebiliyorsunuz, ne susturabiliyorsunuz, ne de söylediklerinin hayatımızı allak bullak etmesine mani olabiliyorsunuz.

Bu hal, inanın, onu muhatap alma utancından daha büyük bir utançtır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir