Ağız Tadıyla Bir Muhalefet Yapamamak Ne Acı

Türkiye yavaş yavaş Batı çizgisinden uzaklaşıyor.

Tabii ki bunda Batının Türkiye’yi uğrattığı sürekli hayal kırıklıklarının rolü büyük oldu.

Esasında Batı, hiçbir zaman bizi içine almak niyetinde değildi. “Mış” gibi yaparak, bizi kapısında ve sultasında tuttu. Onlar için en iyi Türkiye, kontrol altında tutulan ve aynı zamanda batıya muhtaç bir Türkiye idi. Adamlar bunu sağlamak için iki kere dünyayı ateşe verdiler.

Kur’an bize aslında bu durumu o kadar açık ve net bildiriyor ki, mesele şiddeti zuhurundan gizlenmiş. “Velen tarda anke’l- yahûdu vele’n-nasarâ… İla ahir” (Bakara, 120) ayeti,  Batının; Siyasallaşmış Yahudilik ve Hristiyanlığın  (yani anti İslamcı öteki batının) İslamiyet ile ve Müslümanlar ile asla düşünülen manada bir dostluk bağı kurmayacağını haber veriyor.  Bu, şeytanın -rahman ile musalaha yapması kadar uzak bir ihtimaldir. Türk halkı da bunu bilmektedir.

Ne var ki Batıcılık, Avrupa’nın gücümüzü kırıp bizi sultası altına aldığı (19. Yy) ve bizim de varlığımızı sürdürmek için onlara muhtaç hale geldiğimizi (20. Yy) kabul ettikten sonra  bila-çare takip ettiğimiz bir siyaset oldu. Tabii ki içimizden bu yalana hakikat gibi kapılanlar oldu ve batıyı hakiki manada bir kurtuluş çaresi bilmiş insanlar içimizden çıktı. Bugün ‘aydın’ denilen kesimin –ki aslında aydın/münevver olmaktan ziyade Batıcı değerlere sahip çıktıkları için böyle bir isim almışlar çoğu. Yoksa aydınlıkları kendilerini bile aydınlatmış değil- büyük bir kısmı, batıcı olmasa, o payeden de yoksun olduğu hemen görülecek! Bu, bugüne kadar baskın bir değer olarak gelmiş bir illüzyondur.  Koca bir yalan bize hakikat şeklinde yutturulmuş.

Ama hiçbir yalan ilanihaye sürdürülemez. Yapma karagöz, yüzün su ile ilk temasıyla sona erer. Türk milleti de hakiki manada uyanmaya başlayınca batının bu ikiyüzlülüğü ve sahtekarlığı görülmeye başlandı. Türk toplumu bunu çok önceden fark etmişti. Sadece hükümetlerin bunu fark etmesi gerekiyordu, o da artık gerçekleşiyor… 2011’den itibaren hükümet uyandı, işin “eş başkanlık masallarıyal” falan kotarılamayacağını anladı ve tavrını değiştirmeye başladı.

Türkiye tavır değişikliğine gitmeseydi, batıya, onun gerçek yüzünü gördüğünü hissettirmeseydi bugün Türkiye’de siyasi anlamda yaşanan sıkıntılar büyük ihtimalle yaşanmayacaktı.

Geçmişteki birçok yazımda temas ettiğim gibi Batının en temel stratejisi Türk halkının uyanmasını önlemektir. Arap baharının (Arap uyanışının) Türklere yarayacağını fark ettikleri an hemen o baharın önünü kestiler. Suriye’de rejimden yana tavır aldılar ve Esad’in halkını doğramasına sessiz kaldılar. Yeniden hürriyetleri engelleyici, toplumları uyutucu yönetimlere revaç verdiler. Mısır’daki darbeye bu kadar açık sahip çıkmalarının –ki o darbe, batılı aydının, ne kadar ikiyüzlü ve sahtekâr olduğunu da gözler önüne serdi. Çünkü hakiki hiçbir demokrat aydın o zorbalığa karşı sessiz kalmazdı-  sebebi de oydu.  Ülkelerinin geçici çıkarlarını milyonların kanı pahasına sürdürmeyi vicdanlarına yedirebildiler ve hala da yedirebiliyorlar.

İslam dünyasında yaşanan tüm bu hadiselerin, zahirde Müslümanların/ Türkiye’nin aleyhine olduğunu sanabilir, söyleyebilirsiniz. Ben o kanaatte değilim. Kaç kişinin canına mal olur, daha kaç kişinin şehadet mertebesine varmasına yol açar bilmiyorum ama ben bu çekişmelerin, dökülmelerin ve gözyaşlarının, İslam baharını yeşertecek toprağa, cemre etkisi yapacağına inanıyorum. Tabii ki kavgasız, sorunsuz ve sulh içinde işlerin kotarılması hepimizin arzusudur. Ama bunun böyle olmayacağını da tüm tarih okuyucuları bilirler. Fakat yine de Türk hükümetlerinin daha hassas ve –çok kaba tabirle- karda yürüyüp iz bırakmayacak bir yol ve yöntem bulmaları azami ihtiyat ve dikkatle işleri götürmeleri beklenir, umulur, tavsiye edilir.  Zira vaktinden önce açık edilmiş bir niyet, arkasına, onu gerçekleştirecek güç ve kuvvet konmadan dile getirilmiş bir irade, hayal edilen geleceği tasvir eden vakitsiz bir söylem, henüz taze bir filiz olan bu yeni Türkiye iradesini kıracak rüzgarların oluşmasına sebebiyet verebilir…

Evet, Türkiye, önünde sonunda uyanacaktı ve Batı ile rövanş için imkânları zorlayacaktı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ta temelden itibaren bir Batı projesi olduğu için, Türk halkını memnun etmesi veya onun uzak ve gerçek hedeflerine hizmet etmesi beklenemezdi. Zira, çoğu kere yeni bir medeniyet, mevcut medeniyetin ‘inkişaından’ (yani artık insanlığa verecek bir şeyinin kalmamasından) doğar. Batı, kendisini tüm imkân ve amaçlarıyla tüketti. Bu medeniyetin insanlığa verdiği sadece kuru bir hırs, insanı firavunlaştıran bir bilgi, savaşlar, gözyaşları ve acılar oldu. Onun yerine geçecek medeniyetin en temel argümanı, adalet olacaktır o yüzden. Adaletle hükmeden geleceği kuracaktır.

Türk milleti ta geçen asrın ilk çeyreğinde mağluplar safına geçerek sonraki medeniyetin inşasında “iyi” tarafta ve ‘kurucu aktör’ olmayı hak etti. Onlara (Batıya) müşevveş, karışık bir geçmiş, bize parlak bir gelecek düştü o paylaşımda. Şimdi artık bizim vaktimiz geliyor.

Türkiye’nin Rusya ile ve Doğulu güçlerle (belki de soydaşlarımız demek lazım) yeni bir arayışa girmesi bu yüzdendir. Batıyı asıl endişelendiren budur. Türkiye’nin yeniden ve daha doğru biçimde Türk halklarını tanıması gerekiyordu zaten!

Rusya da görünürde Batının cephesinde sayılabilir. Zira geçmişte Osmanlı’yı elbirliği ile yıktılar. Ama bugün mesele tam da öyle değil. Batı Rusya’yı Asya tarafına itti, bilerek bilmeyerek. Yani o artık Batı karşıtı. Mamafih kadim bazı rivayetlerde Rusya’nın Müslümanlar safında Batılı münkirlere karşı savaşacağı haberleri verilmiş. Ben şimdilik o rivayetin kaynaklarına ulaşamadım. Okurlarımız içinde o rivayetten haberdar olanlar var ve bildirirlerse hayra geçer!

Türk halkının, kendisini aşağılayan Batıdan yüzünü çevirmesi tarihi bir misyondu; olacaktı ve olmalıydı. Türkiye bu tavrında haklıdır ve haklılığını da bilmelidir. Ancak hala her arzu ettiğini yapabilecek kudrette olmadığını da bilmesi gerekir. İşler, “Ben ettim oldu”, ile olmuyor. Çünkü bu coğrafyada, hala, istedikleri an üzerimize köpeklerini seğirtmeyi başarabilen güçler, Türkiye’yi bu yeni yönelimleri yüzünden de cezalandırmak isteyeceklerdir. Yani başımıza iş açmak -ekonomimizi çökertmek, bizi bir maceraya sürmek, ayrılıkçı amaçları gündeme getirmek vb- isteyeceklerdir.

Ben mevcut hükümetimizi bu noktada biraz ihtiyatsız buluyorum. Düşüncelerini hemen söylüyorlar, hareketlerinde gizlilik sırrına riayet etmiyorlar. Hamasete kapılıp olmayacak hayali –hadi öyle demeyelim de ilerde yapmak istediğimiz şeyi diyelim- vakitsiz dile getiriyorlar.

Evet, artık bu millet Batının sultasından çıkarılmalı. Türkiye bir yandan bu coğrafyada elini maddi – manevi anlamda –bilim olmadan da bu olmaz ya- güçlendirirken, ikinci ve derin planda da behemehâl ve mutlaka, Siyonizm’den canı yanmış Hıristiyan ruhaniler ile bir iş birliğine yönelmelidir. ‘İseviyet’in Kur’an’a ihtida edeceği rivayetine zemin hazırlamak bakımından…

Türkiye’nin birinci gayesi/arayışı –yani maddi manevi elini güçlendirme arayışı- Mehdiyet manasına destek vermeye yönelik olmalı, ikincisi; yani Hıristiyan ruhaniler ile ilişkileri güçlendirmesi –bu diyanet üzerinden olabilir-  ise İseviyet manasına güç vermek açısından elzemdir.

Mehdinin geleceği fikrine inanın veya inanmayın, bu milletin o manayı üstlenmesini istemiyor musunuz? O zaman maddeten güçlenmelisiniz. Zira Mehdiyet, Deccalizmin Müslümanlar içinde var ettiği tahribatı tamir etmek anlamını ifade eder. Hz. İsa’nın (as) gelmesi demek ise İncil’in kendisini Kur’an hakikatleriyle tashih etmesi demektir. Bizim hükümetimiz bu iki manaya da hayat üfleyebilir ve hem de üflemelidir.

Rusya ile yakınlaşma bu açıdan da önemli. Ama unutmamak gerekir ki bu yakınlaşmayı Amerika hem bize, hem de Rusya’ya ağır ödetmek isteyecektir. Bu bilinir ve adımlar buna göre atılırsa ve Müslümanlar açısından işlerin “sırran tenevveret” esasıyla yürütülmesinin zorunluluk olduğu öngörülerek hareket edilirse biz bu süreci az zararla geçiştiririz. Aksi takdirde, Amerika Avrupa’yı da yanına alarak –Fransa’daki saldırı bu açıdan çok kritiktir ve zamanlaması da çok manidardır-  Türkiye’ye önümüzdeki birkaç yıl içinde ağır bedeller ödetileceğine dair bende kaygılar oluştu.

HÜKÜMET MASUM OLMAZ AMA…

Hiçbir hükümet tüm aza ve unsurlarıyla tam anlamıyla masum olamaz.  Öyleyse bir hükümet sadece efradının masum veya günahkârlığı üzerinden değerlendirilemez. Hükümetler, günah ve sevaplarının kıyaslanmasıyla değerlendirilir. Eğer sevap hanesine yazılacak işleri, günah hanesine yazılacak işlerinden ziyade ise o hükümet iyi sayılır. Yoksa bütün üyeleri tertemiz bir hükümet hayali, makul değildir. Öyle bir şeyi istemek muhali istemektir. Zaten de olmamış. Teorik olarak olabileceğini varsayabileceğimiz hulefa-i raşidin zamanında bile bu tam gerçekleşmemiştir. Hz. Ömer (ra) onca adaletiyle bile birçok valisini, askerini görevden alma ihtiyacı duymuştur.

Mademki hükümetlerin malzemesi insandır ve mademki insan nefsine yenilebilir bir varlıktır ve madem bu dünya bir dar-ı imtihandır illa da çalan, çırpan, siyaseti kendi şahsi çıkarları için kullanan çıkacaktır, olacaktır ve olmuştur.  Bediuzzaman’ın ifadesiyle  “zerrâtı günahkârlardan mürekkep bir hükûmet” nasıl tamamıyla masum olabilir ki?  Demek ki bir hükümet, efradının hırsızlığı – dürüstlüğünden ziyade, hasenatının, seyyiatından ziyade olup olmadığıyla tartılır. “Yoksa, seyyiesiz (günahsız ve içinde hırsız bulunmayan)  hükûmet muhal-i âdidir. Ben öyle adamlara anarşist nazarıyla bakıyorum. Zira onlardan birisi-Allah etmesin-bin sene yaşayacak olsa, âdeta mümkün hükûmet(ler)in hangi suretini görse, hülya ile yine razı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan meylü’t-tahrip ile, o sureti bozmaya çalışacak.” (Munazarat)

İşte bugünkü hükümetin muhatap olduğu hal böyle bir şey! Mamafih muhalefetin, bu hiçbir haseneyi, iyiliği görmeyen ve her icraatı -mademki bu hükümet yapmıştır- fena sayan muhalefet anlayışı, aynı zamanda vicdan sahibi halkların hükümeti sahiplenmesine sebep oluyor.

Böyle olunca muhalefet, esasında bu hükümetin hakiki manada eleştirilmesine, günahlarının önlerine konmasına fırsat vermiyor. Mesela şu yüce Divan Olayı! Eğer mesele, hükümete karşı bir garaza dönüştürülmesiydi, büyük ihtimalle hükümetin kendi içindeki çürük malzemeleri temizlemesine yardım ve hizmet edebilirdi. Ama olmadı. Kimse de düzgün bir eleştiri getiremedi.

Bir zamanlar, işi gücü ‘AKP’yi eleştirmek olan bir gazeteciye, “Arkadaş, sen ve senin gibiler AK Parti iktidarının sürmesinin teminatısınız. Siz bu üslubu sürdürdükçe bu halk bu hükümeti yalnız bırakmaz” demiştim. Çünkü şöyle diyordu hep; “AKP böyle yaptı, AKP şöyle yaptı, zaten tüm Müslümanlar hırsızdır”.

Böylece güya hükümeti eleştirirken, maksadının İslama düşmanlık olduğunu izhar ediyordu. Hal böyle olunca millet hükümetin kusuruna bakmaya gerek görmüyor. Zira ona yöneltilen her eleştirinin doğrudan onun ve kendinin dindarlığına yönelik olduğunu farz ediyor, seziyor. Böyle olurca da, -benim Deniz Fener’i meselesinde yaptığım gibi- halk,  “Benim hırsızıma karşıma kardeşim” der ve kenara çıkar.

Muhalefet maalesef sürekli muhal-i adiyi talep ederek, hem hükümete yaptıkları haklı eleştirilerini anlamsız kılıyorlar hem de milletin bazı yanlışları görmelerine mani oluyorlar!

Şu memlekette insana hakiki manada yapıcı bir eleştiri yapabilme hakkı bile çok görülüyor. Ne diyelim!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir