Ah Bir Bilseydiniz!

Uzun zamandır yazı yazmak gelmiyor içimden.

Sevgili genel yayın müdürümüz İbrahim Erdoğan, hakkımda hüsn-i niyet sahibi olmasaydı, sanırım yazı yazmadaki bu istikrarsızlığımdan dolayı bu sütunda sizlerle buluşamazdım. Bu demlerde o da bizleri idare ediyor sağ olsun. Ben de şu kabz halinden sahil-i selamete ermek için kendimi zorluyorum.

Allah (cc), âlemi ve hallerini, El-Bâsit ve El-Kâbid esmaları ile hallaç pamuğu gibi atıyor. Eğer El-Bâsit ismiyle mahlukuna lütufta bulunmasa her şey bir hal üzere rakîd kalırdı. Bela içinde olan hep belada, nimet içinde olan hep safada olurdu. Hâlbuki âlemde esas, ‘kemal’dir. O da halden hale geçmekle mümkün olur.

Ben dahi bir mahlûk olarak, el-Bâsitu ve’l-Kâbidu cenderesinde savruluyorum yine. Molla Cami’nin “Binger hâl-i mâ ki bark-i cihânest/ Gehi pinhân u diğer dem nihânest” (Şu halimize bak. Çakıp çakıp kaybolan şimşeklere benzeriz. Bazen görünür bazen kayboluruz.) beytinde tarif ettiği gibiyim şu sıralarda. Ama çoğu kere kayıp! Bir hal üzere kalmak ne zor bu günlerde… Ama bu da güzel. Ne diyor Mevlana “Her gün bir yerden göçmek ne iyi her gün bir yere konmak ne güzel. Bulanmadan donmadan akmak ne hoş!”  ve nefsi de buna razı kılmak ne güzel. Zira insan egoisttir; rahatını daha doğrusu bir şey yapmamayı, öylesine zamanın akıp gitmesini ölümüne sever.

Oysa hayatı ve rahatı devimindedir. Bilmez. Durgunluk, dinginlik ve atalet ademdir, adem halidir. Adem (Âdem ismiyle karıştırma) ise her haliyle şerdir, batıldır. Ama bazen insan, ademin adem olduğunu bile bile o hal içinde öylece kalır. Ya hadiselerin seyri karşısında hayranlık –akıl sır erdirememe hali- içini düşer veya şaşkına döner ve hiçbir şey yapmamak üzere teslim olur.

Ben şu anda bu haldeyim! Kaf dağına giden yolun “Hayranlık Vadisi’nde şaşkın şaşkın âlemi seyrediyorum. Âlem, daha doğrusu insanlık ve özellikle de atalet ve hayret uykusundan bir türlü kurtulamayan İslam âlemi,  “Ve-mekeru ve mekerallah” (âl-i İmran, 54) ayetinin teknesinde bir o yana bir bu yana savrulup duruyor. Türkiye merkezli şu coğrafya, Avesta’nın tasvir ettiği Ahuramazda –Ehrimen cenginin bire bir tekrarı. Şimdilik Ehrimen (İblis) galip görünüyor Ahuramazda (Rahman) karşısında. Ehrimen’in maydana sürdüğü dillere destan savaşçısı Fitne, önüne geleni deviriyor. Bir iki adım sonra Fitne haddini aşarak, -(malum, eski savaşlarda savaştan önce cengaverler birbirine meydan okurlar ve bire bir savaşlardı. Ama hiçbir askerin karşı tarafın komutanına meydan okuması olmazdı. Herkes haddini bilirdi)- doğrudan karşı tarafın başkumandanına meydan okuyacak. Çünkü fitne o kadar başarılı olmuştur ki her önüne geleni devirmede, artık doğrudan tanrının elçisi olan Ahuramazda’ya meydan okuma cesaretini bulur kendinde. Nitekim bugün İsrail, tüm dünyaya meydan okuyor. Hatta şu sıralarda artık ‘tanrıya da kafa tutacak’ hale geldiğini sanıyor. Düşünsenize birtakım insanlar “Tanrıyı Kıyamete Zorlama” planı yapabiliyor kendince…

Olur mu, olur. Zira âlemin düzeneklerini, insanın fıtratını bozdunuz mu, hadiseler de öyle gelişir ki akıbetinizi çarçabuk önünüze getirir. Hani denilmiş ya kıyamet vaktinden önce kopmazsa diye… kıyameti vaktinden önce koparmak istiyorlar…

Deccalizm, son demlerini yaşıyor. Ye teslim olacak gelmekte olan mehdi-mesih ittifakına. Ya da kendisi ile birlikte tüm insanlığı da yakacak! Batı hızla, değer ve insan kaybediyor. Materyalist düzen insanlığı daha fazla Allahsızlık cenderesinde tutamayacağını anladı. Avrupa’nın tüm ülkelerinde İslamiyete hızlı bir yöneliş var. “İza cae nasrullahi vel feth ve raaytennase yedhuluna fi dinillah…” ayeti tecelli etmeye başladı. İseviyyeti intac edecek haller oluşmaya başladı. Çoğu deccalın ve siyonizmin uşağı olan Batılı liderler bunun farkında. O yüzden de bunu durdurmak istiyorlar. İslama yönelişi durdurmak için de sürekli İslama saldırıyorlar. Herkes vazifesini yapıyor. Yarasalar neden karanlığı seviyorlar diyebilir misiniz? Seviyorlar işte. Fıtratları o! Yarasaların karanlığa itibar etmeleri, ‘Güneş’in doğmasına mani değil. Şu anda yarasalar çokça gözüküyor. Demekki ortam hala onlara uygun. Pek yakında güneş doğacak. Güneş tüm yıldızları örter. Ve yıldızları rehber edinen karanlıklar halkı güneşin doğmasıyla helak olur.

İşte şimdi yapılanlar, güneşin doğuşunu durdurmaya, ertelemeye yöneliktir. Elbette bunu yapamazlar. Ama insanlığı yok ederek sabahın doğmasına mani olabilirler. O yüzden de dünyanın dört bir tarafında fitneler çeviriyorlar ve tuhaftır bütün bu fitnelerin uçları getirilip getirilip Türkiye’ye bağlanıyor. Deccalin taşeronu Siyonizm, hedefe Türkiye’yi koymuş ve onu ayağa kalkamadan imha etmek istiyor. Bunu tek başına yapamadığı için de, -içimizdeki hainler dâhil- dünyadaki tüm dostlarını ve “oğullarını” bize karşı kullanıyor. Mallar zaten onların elinde. İsra suresinde belirtildiği gibi (“Ve emdadnakum bi emvalin ve benine…” İsra, 6). Afrika’da işlenen barbarlıklardan Paris’te işlenen cinayete kadar her bir şeyde, ucunu getirip Türkiye’ye bağlayacakları bir iz bırakıyorlar. Dertleri, Türkiye’yi, Irak, Libya, vs gibi dünya ittifakıyla cezalandırmak! Benim içimi acıtan, içimizde birtakım beyinsizlerin de gözlerini bürümüş siyasi intikam hırsıyla bu planlara çanak tutmalarıdır…

Ne istiyorlar? Türkiye eski uşak Türkiye kalsın. Öyle anlaşılıyor ki bütün dertleri Erdoğan. Ne yapıp edip onu bu bölgede rol sahibi olmaktan çıkarmak. Demek ki, Erdoğan iliklerine dokunacak işler yapmış veya yapıyor! Şimdi halka demeye getiriyorlar ki, bu başınızda kaldıkça size rahat yok. Bu onların “mekri”; tuzağı, stratejisi. Allah’ın da bir “mekri” var elbette.

Bu kavganın kimin lehine tecelli edeceğini sizin samimi dualarınız ve güzel amelleriniz belirleyecek. Emin olun, her gün (Gün izafidir malum. Yani dünya üzerinde sabit bir gün yoktur. Dünya her daim gece ve her daim gündüzdür zira) yapılan dualar gece alem-i misalde tartıya çekilir. Kimin zikri, fikri ve ameli halisane ise, samimi ise; kim cehdinin arkasına kalbini ve niyazını koyabilmiş ise yeryüzünde onun arzusu gerçekleştiriliyor.

Demek ki biz Müslümanlar ve özellikle de Türkiye Müslümanları amel ve ezkar cihetinden yeterince samimi ve halis olamıyoruz ki şu köprü durumu devam ediyor. Hani güreşte hasmını alıp üstünden öbür tarafa atarsın ya sırtını yere dokundurmadan. Buna köprü denir malum. İşte Türkiye üç yüz yıldır kendisini karanlığa mahkum etmeye çalışan hasmıyla bir güreşte. Rakibini bir köprü ile sağından soluna atmak istiyor. Murad-ı ilahi atması, onu yenmesi yönündedir. Ama rakip de boş durmuyor. Köprü esnasında bastırıp Türkiye’nin sırtını yere getirmeye tuş etmeye; devre dışı bırakmaya çalışıyor.

Ey millet şimdi güreşçinizin tezahürata ve desteği ihtiyacı var. Türkiye’nin şu süreci salimen geçmesi için çokça hatimlere, kelime-i tevhid tekrarına ve salavata ihtiyacı var.

Bilindiği gibi Fatih, İstanbul’u alınca, lalasına, “Ey lala bu fethimizin daim olması ve bu toprakların bir daha elimizden çıkmaması için ne etmek lazım” diye sorar. O da şu kadar kelime-i tevhid, şu kadar hatim, şu kadar salat ve selam bu şehrin ufkunden eksik edilmemeli der. Bu konu, Ayasofya vakfiyesinde de zikredilir.

Evet defalarca el değiştiren ve sonra Alparsan ceddinizin eliyle ebediyyen bizde kalmak üzere yurt kılanan şu güzel Anadolumuzun, bundan böyme de Allah’a ve onun dinine hizmet etmesini istiyorsak, dünyanın merkezi, doğunun ve batının nadide incisi, Sultan Fatihimizin bize armağanı, Rasulullah’ın (sav) beşareti olan İstanbul’un  elimizde kalması için dualarımızı, hatimlerimi, salavatlarımızı çoğaltalım. İnanın aklınız almasa da asıl savaş oralardadır.

Bizi kâfirler ve zalimler karşısında mağlup ettiren güçsüzlüğümüz değil, günahlarımızdır. Hatırlayın Hz. Ömer (ra) bir komutanına talimatlar verirken ona “Sakın sakın askerlerine günah işleme imkanı verme. Çünkü İslam ordularının galip gelmesinin hakiki sebebi, bizim askerlerimizin karşıdaki ordunun efradından daha günahsız olmalarındandır. Mağlubiyete sebep ise günahlarımızdır.” der…

Evet, aklınıza tam yatmasa da zikir, hatim, kelime-i tevhid ve salavat müminin en güçlü silahdır. Zafer veya mağlubiyeti sağlayan asıl güçler arka planda duran güçlerdir. Rahman’ın orduları olduğu gibi İblis’in de orduları vardır. Hatırlayın Bedir gününü. İblis savaş meydanına kadar müşriklerle birlikte geldi. Sonra o ashabın hemen üstünde saf tutmuş –tabii ashabın da farkında olmadığı- bin atlıyı görünce oradan sıvıştı. Onlara “Ben sizin görmediğiniz orduları da görüyorum…” demişti.

Manevi orduların gıdası istiğfar, dua ve zikirdir. Benim istiğfarımdan ne olacak, benim okuduğum hatimden ne olacak demeyin lütfen. Duayı çoğaltın, zikri çoğaltın, tevhidi ve hatimleri çoğaltın. Bakın âlemin rengi nasıl değişiyor. Cenab-ı Allah bize haber vermiyor mu “İmma yenzeğanneke nezğun mineşşeytani festaiz billah!” ayetiyle Şeytan’dan bana sığının diye… O zaman hareket ne kadar hak ve hakikat ise, sizin istiğfar ve dualarınızın ve hatimlerinizin sizin hayatınızı temizlediği ve beslediği de o kadar haktır ve gerektir.

Ah bir bilseydiniz!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir