AK Parti’de Kerahet Vakti Yaklaşıyor mu?

1923’ten bu yana yaklaşık 140 parti kurulmuş. Bir açıdan, övünülesi bir durum. Tıpkı 16’sı  büyük irili ufaklı 162 devlet kurmuş olmakla övündüğümüz gibi.

Bir başka açıdan da bu kötü!  Çünkü bu, en az 15 iri devleti batırdığımız anlamına gelir.

Esasında biz millet olarak, ‘düzen’ kavramı etrafında gelenek oluşturamayan bir milletiz. Aşırı akışkan, edilgen, çabuk gaza gelen bir toplum olduğumuz için, bazen basit gerekçelerle koca birlikteliklere son verebilmişiz, veriyoruz.

Osmanlı gibi büyük bir geçmişi olan bir devlet bakiyesinin ardından baktığımızda Osmanlıdan tevarüs ettiğim bir tıbbiyemiz var bir de askeriyemiz. Buna Hacıbekir lokumunu (marka olarak) katabiliriz.

Bence bu konu cidden sosyologları  harekete geçirmeli. Sebepleri ortaya konmalı. Neden uzun soluklu şirketler, kolay kolay dağılmayacak örgütlenmeler korumadığımız irdelenmeli.

Evet, sözü partilere getireceğim. Ve tabii ‘aşınma’ sathı mailine girmiş Ak Parti’ye.

Türk partiler tarihi cumhuriyetten önceye dayanır. Yanlış hatırlamıyorsam Türk siyasi tarihinde kurulmuş parti sayısı 180 civarında. Bunların 138’i cumhuriyet dönemine ait… (Ha bire yeni partiler kuruduğuna göre, bu sayı da artık eksikli kalmış olabilir)

Oturmuş demokrasilerde Parti sayısı üçü beşi geçmez. Çünkü o toplumlar oturmuş toplumlar.

Türk toplumu ise sürekli bir devinim içinde. Batı karşısında yenilgimizin iyice açığa  çıktığı 1800’lü yılların başından itibaren Osmanlı, en azından bir denklik yakalayabilmek için çok çabaladı. Ama sonunda havluya atıp batıya teslim oldu ve yıkıldı. Batının bileğimizi bükebildiğinin fark edildiği tarihlerden itibaren toplum da kendini sorgulamaya başladı. Bu mağlubiyetin gerekçeleri ve yeniden atağa nasıl geçilebileceği konusunda sayısız fikirler, düşünceler ve düşünce kulüpleri ortaya çıktı.

Hıristiyanlaşmayı önerenler oldu, hiçbir ön şart olmadan batıya katılmayı isteyenler oldu, milliyetçiliğe dönmek gerektiğini savununlar oldu, İslam’ı yeniden keşfetmek gerektiğini savununlar oldu ve hatta bu yıkıma dinin sebep olduğunu ileri sürüp dini tamamen bertaraf etmek gerektiğini savunanlar oldu.

Bu hay huylar içinde Osmanlı  yıkıldı ve ardandan zor şartlarda Cumhuriyet kuruldu. Cumhuriyeti kuran ekip de bu tartışmaların içinden gelen bir ekipti ve herhalde inandıkları tezi uygulayacaktı. Cumhuriyeti kuranların tezi, temelde iki ayak üzerine oturuyordu. Milliyetçilik ve Batıcılık! Yeni düzende, kıble batı olacak, toplumu oluşturan halkları birbirine bağlayıp yapıştıracak zamk da ‘din’ değil bir tür ‘milliyetçilik’ olan dil ve coğrafya birliği olacaktı.

Bu tezi hayata geçirme kararlığında olan kurucu ekip, CHP’yi kurdu. (Cumhuriyet Halk Fırkası) Uzun süre başka fırkaların çıkışına müsaade edilmedi.

Fakat Osmanlı’nın son dönemlerinde taraftar bulmuş olan tüm görüşler, bir şekilde kendi varlıklarını sürdürdüler. Milliyetçilik de İslamcılık da batıcılık da bir şekilde varlığını sürdürdü.

1960’lara geldiğimizde, toplumda karşıtı bulunan dört siyasi eğilim belirginleşmeye başlamıştı. Bunlardan birisi CHP tarafından temsil edilen kitle, diğeri milliyetçilik, diğeri bugün liberal demokrat diyebileceğimiz kesim ve dini önceleyen kesim.

Bugünkü partiler üzerinden ifade edersek, CHP kurucu parti ve sistemin devamında çıkarı  bulunan bürokratlar ve memurların beslediği parti. MHP (ve tabi DTP) her toplumda var olan ve menhus bir lezzet içeren milliyetçilik, bugün temsilcisi kalmadığı için Ak Parti’de karar kılmış demokratlar (merkez sağ)  ve esasında Saadet Partisi’nin temsil ettiği fakat iktidar olma şansını kaybettiği için yine Ak Parti tarafından temsil edilen dindar taban.

Görülüyor ki, Ak Parti, iki temel eğilim üzerine oturmuş bulunuyor. Bunlardan biri dindar muhafazakâr eğilim, diğeri merkez liberal demokrat eğilim… Toplumun ekseriyetini temsil eden bu liberal demokrat eğilimdir.

DP (Demokrat Parti), AP ve ANAP bu eğilimi temsil ederek iş başına gelmişler, ancak ya yolsuzluklara bulaşmak ve/veya liderlerin, kendilerinden sonra partiyi ayakta tutacak liderler yetişmesine fırsat vermemelerinden dolayı en fazla üçüncü devrelerinde erimeye ve çözülmeye başlamışlardır.

Şimdi Ak Parti de maalesef aynı marazın pençesine düşmüş görülüyor. Ak Parti, ya yeni bir güçlü lider çıkararak siyasi hayatını sürdürecek veya tarihte gelmiş ve bir liderin etrafında büyüyüp serpilmiş ve sonra çocukları tarafından parçalanıp yok edilmiş sayısız Türk devletleri gibi Ak Parti iktidarı da tarihe karışacak.

Bizde ‘ağalık’ çok eski bir hükümranlık şekli olduğu ve bir tür krallık olduğu için, siyasetçilerimiz bu vartaya düşmekten kendilerini alamıyorlar. Hadi Demokrat partiyi saymayalım, ne Özal, ne de Demirel yerine geçebilecek birilerinin yetişmesine müsaade ettiler. Ve tabii Erbakan da. Erbakan siyasetten men edildiği için, birilerinin partinin başına geçmesine gönlü razı oldu. Nitekim Ak Parti’yi kuranlar bir tür ‘ihanet’ ettiler de partiyi kurabildiler.

Şimdi Ak parti lideri sayın Erdoğan da aynı açmazla karşı karşıya. Bugüne kadar, parti içinde herhangi bir sebeple ihtiyaç olduğunda yerine geçip partiyi dağılmaktan kurtaracak bir adam yetiştiremedi. Kim ne derse desin, bugün Ak Parti’de, değil yerini doldurmak, Tayyib Erdoğan’ın partideki misyonunu yüzde yirmi beş oranında üstlenecek biri olsa, yine de Ak Parti, geleneği oturmuş bir parti olabilirdi. Ama yok.

Önümüzdeki dönem, parti tüzüğü bakımından sayın Erdoğan’ın seçilebileceği sön dönem. Bugüne kadar, Türkiye’de birçok ilke imza attı. Şimdi onu çok daha mühim bir görev daha bekliyor. O da merkez sağ ile dindar muhafazakâr kesimin aynı çatı altında birleşmesini sağlamak ve bunu geleneksel bir yapıya dönüştürmek.

Bu iki eğilim başlangıçta DP şemsiyesi altında bir arada idiler. Fakat DP içindeki masonların ayak oyunları ile dindar milletvekilleri dışlanınca, onlar da (üç milletvekili) İslamcı siyasetin nüvesini oluşturdular. Sonra aynı engelleme AP’de baş gösterdi. Erbakan’ı listelere almak istemediler o da, bana göre sonradan ciddi zararları da görülmüş olan ‘dinci siyaset’ geleneğini başlattı.

Bu iki kanat, Ak Parti şemsiyesi altında bir kere daha bir araya gelmiş bulunuyor. Bu istikrarlı bir Türkiye için büyük bir fırsat ve imkân. Eğer Türkiye’de güçlü bir iktidar olmasaydı, son iki yıldır gerçekleşen hangi açılımları yapabilirdik. Dolayısıyla sayın Erdoğan’a milletin bekası açısından şimdi büyük bir rol daha düşüyor; o da partinin merkez- demokrat geleneğin, oturmuş, istikrarlı bir temsilcisi haline getirilmesi çabasını artırmak ve bunu kişiye bağımlı olmaktan kurtarıp kurumsal hale getirmek. Amerika’daki gibi geleneği oturmuş partilere ihtiyaç var çünkü büyük devlet geleneğini yürütebilmek için.

Bugün 40 yaşını geçmiş sadece iki partimiz var: CHP ve MHP. Ak Parti, eğer 40 yıl sonra da varlığını sürdüren parti olmak niyetinde ise, acilen var olan siyaset okulunu daha kurumsal hale getirerek kendi içinden yeni liderler çıkarmalıdır.

Şu anda, partide Tayyib beyin yerini dolduracak bir ismin olmaması Tayyib beyin gücünü gösterdiği kadar partinin zaafını da göstermektedir. Demek ki parti hala aile şirketlerinin en büyük derdinden muzdarip. İdareyi ele alacak biri yetişmemiş veya müsaade edilmemiş. Tayyib bey, neden yeni liderlerin yetişmediğini iyi değerlendirmeli ve bir an önce bunu gündemine almalıdır.  Acaba parti disiplinini sağlarken, beklide düşünülmeden böyle bir kötü yan etkimi oluştu?  Sebebi her ne ise bulunmalı ve çaresi ortaya konmalıdır,  böyle devam etmesi milletin siyasi bekası açısından bu doğru değildir. Bugün kendisi artık son devreye gelmiş bulunuyor. Önümüzdeki seçimlerde bir kere daha milletvekili olabilir. Sonrası parti tüzüğüne aykırı.

Kendisi olmadığı zaman bu partinin ayakta kalamayacağı da ortada. Hele son yerel seçimlerde yapılan tercih hatalarının teşkilatta açtığı yaralardan sonra. Dolayısıyla bu dönemde sayın Başbakan, biraz da partiyi kurumsal bir parti yapısına kavuşturmak için mesai harcamalıdır. Bu görev Türkiye’nin önünü açmanın bir başka şeklidir.

Bana göre, sayın Başbakan da bu söylediklerimin farkında. Çünkü; kendisi Büyükşehir belediye başkan adayı olunca yerine İstanbul il Başkanlığına getirttiği Ekrem Erdem’i, bu sefer de Ak Parti’de teşkilattan sorumla Genel Başkan yardımcılığına getirdi. Demek ki problemin farkında.

Bunu durdurmalı. Durdurmakla da kalmamalı, partiyi merkezin tam ortasına oturtmalı ki, kendisi ile birlikte parti de göçüp gitmesin; bizim de gerçek nitelikli, ‘insan ve aklı önceleyen’ kalıcı demokrat bir partimiz olsun.

Şu haliyle, yukarıdaki problemlerin varlığı açıkça ortada. Belki kızacaklar ama sizin ‘ben şuyum ben buyum’ deminiz yetmez. Sizin öyle algılanmanız gerekir.

Ak parti iktidarı bu dönemde çok daha kalıcı ve önemli hizmetlere imza atarken, bir taraftan da parti dipten kan kaybediyor. Böyle bir organizasyonun kan kaybetmemesi ve çürük elmaları ayıklayabilmesi veya çürümeye mani olabilmesi için kurumsal ve kalıcı hale gelmek şarttır. Bu, ne kadar iyi ve etkin olursa olsun, hiçbir liderin kurumsal ve iyi işleyen bir yapı olmadan sağlayamayacağı bir şeydir. Bunu önlemenin yegâne şartı da, umut olmaya devam etmek ve toplumun yeni katmanları için de yeniden umut olmayı başarmaktır. Dost, acı da olsa gerçeği söyler. Erken ötüyorum diye başımı keserseniz, uyandığınızda kerahet vakti girmiş olabilir.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir