Amerika da Müslümanların Nebukadnezar’ı Galiba

Bir önceki yazımda, “İşte yeniden fitne ateşini getirip kapınızın önüne bıraktılar. İran, Irak, Suriye kaynıyor. Aynı ateşin bugün yarın sana sıçratılmayacağını garanti edebilir misin?” demiştim…

Garantisinin olmadığının bu kadar kısa sürede görülmesi beni de şaşırttı. Eğer Türkiye’yi yönetenler, eskiden olduğu gibi, heveslerine ve dışarıdan yapılan teşviklere yenilselerdi, Suriye ile şu anda savaşıyor olurduk! Suriye’nin Türk uçağını düşürmesi benzine ateşle gitmekten başka bir şey değildir çünkü. Esasında şu hal dahi gösteriyor ki Suriye de bir zamanların Türkiye’si gibi -hâlâ da tamamen kendi iradesiyle hareket ediyor denemez-, kendi iradesiyle hareket etmiyor. Birileri onun adına birtakım oldubittiler var ediyor o da mecburen bedel ödüyor. (Yoksa Esed’in tam da şu saatte bir Türk uçağını düşürmesi akıl kârı değildir.)

Hatırlayın, Osmanlı’nın Birinci Dünya Harbi’ne sokulması seremonisini! Osmanlı, Avrupa’da başlatılan kavganın nihai maksadının kendisi olduğunu biliyordu. O yüzden de savaşa girme taraftarı değildi. Ama Almanlar’ın niyeti başka idi. ‘Der Nahe Ousten/Eastern Question’, yani Şark Meselesi/Sorunu, yani Osmanlı’nın tasfiye edilmesi meselesi birinci amaçları idi.

Buldular birkaç ahmak idareci, akıllarına girdiler ve bir oldubitti ile Osmanlı’yı savaşa soktular.

Güya İngilizlerden kaçan iki Alman savaş gemisi, Türk sularına girer girmez Osmanlı bayrağı çekip Osmanlı ordusuna dâhil olduklarını duyurdular. Suriyeli pilotun, uçağı ile gidip Ürdün’e sığınması gibi onlar da gelip Osmanlı’ya sığındılar. Böyle olunca da takibattan kurtuldular güya. Oysa o tam bir Alman tezgâhı idi. Bugün çok daha net görebiliyoruz.

Sonra ne oldu?

Padişahın haberi bile olmadan bu iki gemi gidip, Rusların Sivastopol kentini bombaladı. Zaten bahane arayan Rusya da Osmanlı’ya savaş açtı: Amaç da oydu zaten. İki ahmak yüzünden koca imparatorluk, Avrupa’nın hırs ve ihtiras masalarında haraç mezat meze edildi! Bugün dahi bunun faturasını ödüyoruz.

Bizi paramparça eden ve yeniden dizayn edenler, Suriye’yi ve Suriye halkını da kendi başına bırakmadılar tabii ki… Maalesef bu coğrafyada uzun zamandan beridir, olaylar bölge halklarının iradesi ile gelişmiyor… Bir avuç kıtada bir düzine Arap devleti bulunması size ilginç gelmiyor mu mesela?

Son 50-60 yıldır Türkiye’de yaşanan kitlesel olayları düşünün! Hangisi Türk halkının rızasıyla yapıldı? Çorum olayları mı, Maraş olayları mı, Sivas olayları mı, Taksim felaketi mi? Her on yılda bir dayatılan darbeler mi? Hangisi? Bugün hangisini irdeliyorsak altından yabancılara hizmet etmeyi amaç edinmiş derin çeteler çıkıyor. Bugün anlaşılıyor ki birileri onları güya halk namına tezgâhlamışlar. Nitekim Kürt meselesi de Kürtlere rağmen tezgâhlanıyor. Şuradan belli ki bu işin öncülerinin nihayet varmak istedikleri nokta; İslamiyetten uzaklaştırılmış bir Kürt toplumudur. Hâlbuki Kürt, bugün dahi, İslam ümmetinin en sadık mensubudur. Hatta kimliğinin korunmasını dahi İslama bağlığına borçludur.

İslam, bu coğrafyanın turnusol kâğıdıdır. Cenabı-ı Hak, bu coğrafyada yaşayan halkları İslam nimetiyle şereflendirdi. Kim ona sadakatsizlik gösterse, kim ona sırtını dönse hadiseleri, belaları onlara musallat etti. Esasında bu tür ahmaklıklar için illa da Allah’ın bela vermesi de gerekmiyor. Bela bizim hatalarımızın fıtri karşılığıdır.

İşte Türkiye! Devlet kurumları uzun süre İslama ve İslamın şeairine karşı, keskin bir tavır içinde oldular! Ne kazandık?

 Yıllarca devam eden terör, enflasyon, yeryüzünün en pahalı yaşamı ve nihayet son olarak da parçalanma tehlikesi… Hem millet hem ülke olarak!

Acaba,  Türk unsurunda ortaya çıkan laikçi Kemalistler ve dindarlar ayrışması hangi beladan daha küçüktür? Eskiden en küçük bir dış meselede bu milletin tüm unsurları birleşirdi. Şimdi bakıyorum, herkes başka bir ‘elhan’da. Yani yabancı bir halk gelip Türkiye’yi işgal etse, sırf AK Parti iktidarı da zarar görecek diye onlara zevkle hizmet sunacak bir yığın kitle bulunur!

Kılıçdaroğlu’nun tavrını gördünüz. Güya “ Tayyip Bey”i tutarsızlıkla suçluyor ama kendisi, Türk siyasetinde görülmedik bir tutarsızlık örneği sergilediğinin farkında değil. Türk devletinin, ‘hasım’ olduğunu açık etmiş bir ülkeye karşı aldığı tedbir kararını ‘blöf’ olarak niteliyor! Bu mu kurucu parti tavrı?  Bu nasıl bir siyaset ve nasıl bir anlayış! Ama ben onun zorunu anlıyorum…

Yazık ki bu tür şeylerle sık karşılaşacağız artık. Eskiden, “Türk sporcular hakemi de yenmeliler başarmak için” derdik. Şimdi, aynı şey, milli meseleler için de geçerli olacak. Türkiye, dış hasımlarını yenmek için, içerdeki yıkıcı muhalefeti de mağlup etmek zorunda kalacak! İşte bütün bu yaşananlar, esasında bu milletin, cumhuriyet ilkeleri icabı(!) dinine sırt dönmesinin ceremeleridir!

Bunun böyle olduğunu biliyordum ama son üç gündür Suriye etrafında yaptığım okumalarla da kesin bir kanaate ulaştım ki, Müslüman halklar ne zaman İslamiyeti ihmal etmişlerse, mütegallibe güçlerin ayakları altına düşmeye müstahak olmuşlardır.

Daha önce, Moğol İstilası arefesindeki dönemle ilgili okumalar yapmıştım. Moğolların gelmesinin hemen öncesinde İslam dünyasında yaşanmakta olan iktidar mücadeleleri (Özellikle de Sultan Alaeddin Tekiş ile annesi Terken Hatun arasındaki iktidar mücadelesi- ve o çerçevede yapılan tezvirat ve entrikalara şahit olduğumda, içimden, sadece ‘İnsan zulmeder amma, kader hakikaten adalet edermiş!’ demiştim.

Esasında, Moğol felaketi -o günü yaşayanlar açısından felaket diyorum- bir açıdan da külli bir rahmet oldu. Zira İslamın özünün kaybolmasına zemin hazırlayan tüm batıl fırka ve düşünceler o ağır silindir altında kalarak imha oldular ve sırat-ı mustakim İslam inancı ancak ondan sonra yeniden kaynağa uygun bir şekilde kendini tamir edebildi.

Başta 150 yıldır devam etmekte olan Haşhaşiler terörü olmak üzere Karmatî, İsmailî ve Dürzi gibi tüm heterodoks batıl inanış grupları sahneden çekildiler… İslam akidesinin selameti açısından Moğol istilası -kim ne derse desin- hayır olmuştur.

Neden böyle düşünüyorum?

Alın İslam tarihini inceleyin. Birazcık kronoloji takip ederek okuyun, göreceksiniz ki önce itikatlar zayıflamış; itikatlar zayıflayınca da kerametleri kendilerinden menkul batınî fırkalar revaç bulmaya başlamış ve ardından külli istilalar gelmiş.

Ben Haçlı Seferleri’nin ‘hikmet boyutu’nu hiç anlamamıştım. Şu üç dört gündür, Suriye tarihine odaklanıp okumalar yapınca, onu da anladım diyebilirim. Maalesef, onların gelmesini hazırlayan gerçek sebepler; itikadî kargaşa ve iktidar kavgaları ise; bölgede 200 yıl kalmalarını sağlayan da Cebelibahre’de kümelenmiş Nuseyriler (Esed’in mensup olduğu heterodoks grup), Cebelisümmak’ı mekan tutmuş Dürziler ve Batı ve Güney Suriye’de yerleşik bulunan İsmaililer’dir. Bu üç grup, Sünnî merkez iktidarlarına karşı Haçlılara her türlü hizmeti sunmuşlardır. Emevi döneminden sonra ilk defa Suriye’de sükûneti sağlayan Nureddin Zengi bile işe şu grupları hizaya sokmakla başlamıştır. Tabii ki Haçlılar da onların korunması için her şeyi yapmışlardır. Nitekim yüzde 85’i Sünni olan Suriye’nin yönetiminin bu Nuseyri kalıntılarına teslim edilmesini sağlayan da bir başka Haçlı Seferi olan Birinci Dünya Savaşı sırasında buraya gelen Fransızlardır…

Evet biliyoruz ki, “Yıldırım düşmek için bir muallâ tak arar/ Herkese gelmez bela, erbâb-ı istihkak arar” denilmiş: Kul azmayınca bela gelmiyor. Bela geliyorsa kul azmıştır. Çünkü belayı İnsan çağırır.

Suriye konusu korkarım hiç kimsenin tahmin etmeyeceği boyutlara varacak. Ve asıl ceremeyi, belayı sıkıntıyı Suriye halkı ve Türkiye halkı görecek. O yüzden de bu bölgedeki halkların orijin ve inançlarını merak ettim.

Bugün esasında Suriye halkının tam olarak hangi orijinden geldiğini söylemek zor! Suriye’nin fethi Hz. Ebubekir zamanında başladı ve Hz. Ömer devrinde tamamlandı. Miladi 639’da Suriye’nin kuzey bölgeleri de dâhil birçok yer İslam toprakları haline gelmişti.

İslam orduları buraya girdiğinde kadim Nebatlılar ve bir kısım Hıristiyanlaşmış Araplar ve çok az Rum vardı.  Hz. Ömer, bulundukları yerde İslam için ciddi problem olmayı sürdüren Yemenli kabileleri, Suriye ve Irak bölgesine yerleşmeye teşvik etti. O kabilelerin çoğu ‘Ridde Olayı’na katılmış ve Hz. Ebubekir’in sert tutumuyla tedip edilmiş ve onurları kırılmış kabilelerdi.

Faik Bulut’un Ebumüslim Horasani eserinde de ifade ettiği gibi,  esasında çoğu, bir Kureyşli olan Hz. Muhammed’in (asv) peygamberliğini hazmedememiş, zor karşısında ‘teslim’ olmuş kabilelerdi. Nitekim Hz. Peygamber (asv) vefat eder etmez çoğu yalancı peygamber Müseylemetül Kezzab’ın safında yer almış ve Hz. Muhammad’in (asv) peygamberliğini reddetmişlerdi. İşte Hz. Ömer, o insanları genişleyen İslam coğrafyasına dağıtarak hem onların savaşçılığından yararlanmak istedi hem de merkez üzerindeki baskıyı azaltmaya çalıştı.

Kabilelerin büyük bir kısmı Irak’a, bir kısmı da Suriye’ye yerleşti. Bunlar hakikaten gözü pek, cesur kabilelerdi. Irak’a gidenler Bacile, Tamim, Tayy, Dabbi, Kındi, Kinani, Ezd ve Bekr kabileleri idi. Bunların büyük bir kısmı zaman içinde Sünni inanç içinde eriyip gittiler ama köklerini ve kökenlerini unutmayanlar da vardı. Ve tuhaftır ki İslam tarihi boyunca Irak’ta yaşanan tüm ihtilalcı hareketlerin içinde/etrafında/merkezinde hep bu kabileler bulunmuştur.

Aynı şey Suriye için de geçerli. Orada da Benu Kays -Kaysiler İslamiyetten önce Suriye’ye yerleşmiş büyük bir ailedir- hariç tamamı sonradan gelip oraya yerleşen Yemenli kabilelerdir. Ve maalesef Mekke/Medine orijinli kabilelere ve iktidarlara karşı asla öfkelerini yenememişler, onların kurdukları devletlere karşı sürekli mazarrat çıkarmışlardır. Daha önce, Mekke/Medine orijinli kabilelerin kurduğu devletlere yönelik olun bu öfke, heterodoks düşüncelerin Suriye ve Irak topraklarında yayılmaya başladığı miladi 850 ve sonrasında itibaren, -Şii düşünceye taraftarlık adı altında-, doğrudan Sünni itikada yönelmiştir. Hep Sünni geleneğin karşısında yer almışlar veya onların karşısına dikilenlere yardım etmişlerdir.

Nitekim Muaviye de Hz. Ali’ye karşı elini güçlendirmek ve Suriye’nin yerli halkını Medine yönetimine karşı yanına çekmek için Benu Kays’tan bir kadınla evlenmiştir. Beni Kelb ve Kaysiler Suriye’nin en büyük iki kabilesi idi. Bunları yanına alınca, elini güçlendirdi ve ordusunu büyüttü.

Nasıl ki, Osmanlı da Türkmenleri gücendirdiği için onları Şah İsmail’in kucağına -yani heterodoks düşünce iklimine- itmişse, bazı yönetimlerde bu kabilelerin serkeşliklerine gösterilen aşırı tepki, onların her daim, genel konseptin dışında hareket etmelerine sebep olmuştur. Esasında bugün de Suriye’de devam etmekte olan çatışma Sünni Kürt, Türkmen ve Arap asıllı Suriyeliler ile Yemen asıllı kabileler arasında devam etmektedir. Esed kabilesi de Yemen orijinlidir.

Suriye özelinde baktığımızda bu gruplar maalesef bölgeye gelen her mütegallibeye hizmet sunmuşlardır. Bu Haçlı istilaları sırasında da böyledir, Moğol istilası sırasında da böyledir, Birinci Dünya Savaşı sırasında da… Hatta Timur bölgeye indiğinde de yerli iktidara karşı aynı hizmeti bu kere ona sunmuşlardı…

Şimdi ise o kabilelerin kendisi iktidar, tabii ki Fransızlar sayesinde! Her fırsatta Sünni kesimden intikam alıyorlar. Hâlâ Müseyleme’nin derdindeler. Nasıl ki, İran milliyetçiliği, Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir’e karşı öfkesini yatıştıramıyor, bu heterodoks kabileler de ehli sünnete karşı öfkelerini yatıştıramıyorlar.

Bu iş nereye varacak mı diyorsunuz?

Sizi temin ederim bu iş, Suriye’deki despot rejimin imha edilmesiyle son bulacaktır. Tarihin kronolojisi de artık onların sahneden çekilmesi zamanının geldiğini gösteriyor.

Bu hadise şu açıdan da iyi olmuştur: Evet, biliyoruz İsrail’in elindeki nükleer bombalar İslam dünyasına yöneliktir. Ama İran’ın elindeki bombaların kime yöneleceği belli değil. Biz İslam ittihadı çerçevesinde çırpındıkça birileri merkez açısını daha bir genişletmekle meşgul!

Türk uçağının düşürülmesi böyle bir maksada yönelik… İran, sulh peşinde değil. İran birlik ve dirlik peşinde değil. Yezid’in intikamı peşinde! Fakat Yezid’in tahtında kendi yandaşlarının oturduğunun bile farkında değil!

Şunu gördüm ki İslam dünyası, 1400 yıllık macerası boyunca maalesef çoğu kere kendi zalimini te’dip etmeyi başaramadığı için, uzaklardan zalimlerin gelmesine zemin hazırlamıştır. Moğollar öyle gelmiş, Haçlılar öle gelmiş ve Avrupa öyle gelmiş!  Bu adetullahtır. Sen zulme rıza gösterirsen veya yandaşlarının zulüm işlemelerine göz yumarsan, Allah senin hışmını senden çok daha zalim olanla giderir… Hatırlayın, kendilerini ‘Allah’ın halkı’ sanan zalim İsrailoğullarının üzerine de pagan/ putperes Nebukadnezar’ı musallat etmişti. Biz Müslümanların bu çağdaki Nebukadnezarı, Amerika! Bir bahane bulup bulup geliyor. Her seferinde de bahaneyi bize hazırlatıyor…

Suriye’deki durum da budur işte. Suriye’nin hem de uluslararası karasularında bir Türk uçağını vurup düşürmesi akıl kârı değildir. Barışa ise hiç hizmet etmez.

Bir parça, Beşer Esed’in yandaşları nezdinde yalancı bir güven duygusu yaratmasına hizmet eder. Sonrası acı hüsran.

Yahut da şöyle düşünmüş olabilir: “İsrail, açık denizlerde Türkiye’nin Mavi Marmara gemisine baskın düzenledi, 9 Türk vatandaşını öldürdü. Türkiye, bir iki kuru sıkı savurmaktan öteye gidemedi. Bana da bir halt edemez. Böylece muhaliflere tam bir gözdağı vermiş olurum!”

Ama unutmamalı ki o, İsrail değil. Ve dünya için, daha doğrusu Batılılar ve İsrail için Saddam kadar bile kıymeti yoktur. Rusya’nın, Çin’in desteği ve İsrail’in el altından yaptığı teşviklere güveniyorsa kendisine yazık ediyor.

Bakalım o nasıl bir kuburda yakalanacak. Fakat yazık ki olan yine Müslümanlara olacak!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir