Anti Kapitalist Müslümanlar!

Müslüman’ın, kendisini tanımlamak için ‘İslam’ veya ‘Müslüman’ kelimesinin yanına başka bir sıfat daha koyması bana hep bir özenti, bir na-tamamlık gibi gelmiştir.

Çünkü ‘ Müslüman’ kelimesi zaten yeterince tanımlayıcıdır. Bir insanın, toplum içinde Müslümanlığının yanına ayrıca tanımlayıcı bir sıfat koymasını anlayamıyorum.

Bir Müslüman, neden kimliğini, ‘anti Kemalist’ , ‘anti emperyalist’ yahut ‘liberal’ veya ‘muhafazakar’ gibi tanımlar ve sıfatlarla tamamlamak ister? Müslüman olmak yetmiyor mu ki kendini ifade etmek için başka tanımlamalara da ihtiyaç duyuyor?

***

Bu soruyu ben kendi nefsime de yöneltmişimdir zaman zaman.

İtiraf edeyim ki kendim de bazen “Evet Müslümanım ama ben demokratım’ evet ‘Müslümanım ama ben diğer ümmetlere de toleranslıyım…” , “Evet Müslümanım ama ben cihadı böyle anlamıyorum” vs gibi eklentilerle farkı bir duruşa sahip olduğumu anlatmak istemişimdir.

Esasında bu soruyu kendi vicdanımıza yönelttiğimizde her birimizin Müslümanlığımızın yanına farklı bir şeyler eklediğimizi göreceğiz. Demek ki artık ‘müslüman’ kelimesi yetmiyor bir ‘müslüman’ın kendini tanımlaması için. Çünkü diğer tüm islamı kavramlar gibi ‘müslüman’ kelimesi de anlam kaybına uğramış, içi boşaltılmış, farklı manalar kazanmış.

Şöyle bir düşünün, iman, İslam, ihlas, mücâhid, muhsin,  mümin, ikram, terkim, tekbir, zemzem (…) kelimelerini! Her biri size başka şeyler çağrıştırmıyor mu? ,

 Çünkü biz onların hepsini yenilir, içilir, kullanılır, tüketilir, ‘başkasının vicdanını ele geçirmeye hizmet eder’ bir hale getirmişiz. Yoksa Müslüman müslümandır. O kadar!

Bir insan Müslümansa zulme karşıdır zaten.

Bir insan Müslümansa zaten emperyalizme taraf olamaz.

Bir insan Müslümansa zaten  kapitalist değildir.

Bir insan Müslümansa zaten ‘mühtekir’ değildir. Komşusu açken tok yatmaz. Hatta çarşıdan aldığı nimetleri görünebilir bir fileye bile koymaz. Onun malında, fakirlerin hakkı vardır. O iffetini korur, zenginliğini teşhir etmez ama her fırsatta tasadduk eder…

Murdara karşı toktur. Müslümanın neye nasıl tepki vereceği bellidir.

Çünkü o eşya karşısında kendi varlığını konuşlandırırken ‘La’ ile başlar, yani önce red eder!

Zülmü red eder, kibri red eder, tepeden bakmayı red eder, komşusu açken tok yatmayı red eder, malıyla övünmeyi red eder, haram yemeyi, halkın malına el uzatmayı, emanete ihanet etmeyi… red eder. Daha doğrusu insan, hayvan ve çevrenin varlığına kast eden, aykırı olan her türlü yapılanma ve yaklaşımı red ederek başlar. “La ilahe” (Hiçbir ilah yoktur) der, fakat hemen ardından ‘İllallah’ diyerek tavrını ve yerini net olarak ortaya koyar. Namaz kılar, zekat verir, oruç tutar, gücü yetse  hacca gider…

Elbette bir Müslüman da hata yapabilir, yanlış yapabilir, nefsine uyabilir, günah dediğimiz fiilleri işleyebilir ama bu geçicidir. Çünkü İslam’ın red ettiği bir hali sürekli tekrar etmek onu küfre götürür.

Dolayısıyla bir insanın ‘ben Müslümanım’ dedikten sonra ayrıca ‘Ben anti kemalistim’, ‘Ben Anti emperyalistim’, ‘ben anti komünistim” veya ‘anti kapitalistim’ diye kendisini tanımlaması abestir, kendi İslamiyet’ini itham altında bırakmaktır.

Peki, böyledir diye kendilerini ‘anti eperyalist’ olarak tanımlayan, gençlerin bir hakikati yok mudur?

Hangi sebeplerle o gençler Müslümanlıklarının yanına ayrıca ‘anti emperyalist’ ifadesini koyma ihtiyacı duyarlar?

Acaba gözlerini para hırsı bürümüş ve dünya nimetlerini elde etmek için dinlerini bile satmaya teşne bir takım ‘islamcı siyasetçilerle’ aynı karede görünmek istememeleri hakikatsiz bir gerekçe mi?

Ben sanmıyorum. O gençleri haklı buluyorum amma, Müslümanlığın bu hale gelmesinde de iman hakikatini yeterince kavramamış gençlerin farklı ideolojilere özenmelerinin etkisi olduğunu da biliyorum.

Hatırlarsanız, ‘Siyasal İslamcılık’ bizde 1980’li yıllardan itibaren alevlendi. (Araplarda 1950’li yıllarda başladı)

Ne sayesinde? Arap ülkelerinde güya Batı emperyalizmine başkaldırmak için batının bir diğer murdar yapılanması olan sosyalistlikte karar kılmaları sayesinde! ‘Arap Sosyalizmi’ diye kendini tanımlayan bu hareket maalesef ‘İslamcılık’ hareketini de derinden etkilemiş ve bir çok gençlerin İslam’a taraftarlık yapacağız diye sosyalist kavram ve söylemleri getirip İslamın içine sokmaları, uzun bir süre İslamın başını ağrıtmıştır.

Bu gençlerin de ne tür yeni bir anti İslamcı bir akımın etkisinde olduklarını veya bu hareketin zamanla nasıl bir şeye dönüşeceğini şimdiden kestirmek zor ama çıkışları, duruşları ve itirazları haklıdır. Hem de yerden göğe kadar!

Özellikle iktidar çevresinde kümelenmiş ve iktidarın gücünü nimete dönüştüren rantiyeci, ihaleci, götürücü bir takım insanların bir de kendilerini İslamcı olarak tanımlamaları karşısında birilerinin ‘İslam bu değildir’ demeye ihtiyacı da var hakkı da! Çünkü önceleri ‘mücahit’ olan kardeşlerimizin, sonra ‘sandık başında müşahit’, ardından ihale kapmak için ‘müteahhit’, nihayet her hale ‘müsait’duruma gelmeleri her Müslüman gibi benim de canını sıkıyor, izzetime dokunuyor.

Hatta zaman zaman, iktidarın güzel faaliyetlerini desteklemek babından yazdığım yazıların, aynı zamanda o tür insanların keselerini doldurmalarına da hizmet ettiğini düşündüğümde cidden canım sıkılıyor ve sinirlerime dokunuyor.

Elbette varlıklı olmak, varlık sahibi olmak Müslümanın da hakkıdır. Fakat Müslüman kendisini zengin diye tanımlamaz. ‘Gina’ azdırıcıdır, malı kendi zatının bir parçası bilmektir. ‘İnne’l- insana le-yetğâ en reâhu’s-tağnâ” (insan muhakkak sapıtır ginâyı (zenginliği) gördüğünde…) buyrulmuş. Çünkü öyledir… O hal, beraberinde haktan ve halktan kaçışı getirir…

Nitekim de öyle olmuştur hep. Bizimkiler de ilk defa 1979 yılında MSP- CHP koolisyonu sırasında Ticaret Bakanlığı’nın ele geçirilmesiyle başladı. İlk o zaman ‘teşvik’ adı altında insanı ‘zengin’ kılan parayı ‘gördü’ler.

Fakat asıl zenginlik 1994 yerel seçimlerinde bir çok belediyeyi kazanmakla başladı. İlk iki yıl o kadar hasbi ve Allah için çalıştılar ki, esasında hâlâ ‘o iki yılın nimetlerini’ yiyoruz diyebilirim…

Bizim kesimin iktidar ve para ile tanışması o dönemlerde başladı. Sonra maceramız başladı. Önce içinde ‘rahat yaşayabilecekleri’ bir site yaptılar. Çünkü onlar da tıpkı askerlerimiz gibi halktan ayrılıp ayrıcalıklı bir konum edinmeye göz dikmişlerdi artık.

Bu esasında, ‘zenginliğin’ genel tabiatıdır. İnsan zenginleştikçe kendisini farklı hisseder ve bu da onu halktan kopmaya ve zaman içinde de tamamen dışlanmaya neden olur.

Bizimkilerin kopuş macerası Elif Sitesi ile başladı. Sonra o site ortamı yetmedi, daha korunaklı, duvarları daha yüksek, içinde ne olup bittiğini dışarıya yansıtmayan Erzurum Sitesi inşa edildi. Herkes oraya yerleşmaya başladı.

Zamanla orada da bazı banallikler olduğunu anlayan ve kendisinin daha farklı olduğunu fark edenler gidip Hilal Konaklarına yerleştiler. Artık, iyice uzaklaşmışlar ve farklılaşmışlardı. Altlarında son model arabaları vardı. Sedece kendilerinin arabalı olması yetmiyordu çünkü çocukların ve eşlerinin de arabaya ihtiyacı olacaktı o kadar uzak mesafelerden şehre gelebilmek için.

Zaman içinde o da yetmedi ve Kiptaş eliyle yeni bir İrem şehri inşa edildi: Yeşil Vadi!

Şimdilerde moda Yeşil Vadi!

Süleymancısıyla, Nurcusuyla, dincisiyle siyasetçisiyle her cemaatin en önde gelenleri orada toplanmaya başladılar. Şimdilik, kimse kimseyi tanımadığı için üç beş sene idare eder. Sonra onlar arasından da farklılaşma başlar ve parası çoğalanlar, ayrılıp başka bir yerde kendilerine daha ayrıcalıklı bir cennet inşa ederler. Ve hakeza…

Oysa bunlar 10-15 yıl önce bizimle beraberdiler. Münübüse, otobüse biner, ay başını heyecanla bekler ve biri diğerini yolda görünce durup halini sorardı.

O zamanlar hep birlikte kışlalarına çekilip halktan kopuk yaşamaya başlayan, halka tepeden bakan askerleri kınardık. Halk ile beraber olmak istemiyorlar diye eleştirirdik. Tepeden bakmacı aydınlardan söz ederdik. Kibirden, elitist ayrılıkçılardan, Kemalistlerin dayatmacılından laflaşırdık. Aynı camide sabahları buluşurduk. Bilirdik kimin durumu nedir.

Şimdi artık onların bize ihtiyacı yok. Altlarında Ali Bulaç’ın dediği gibi ‘deccal atları’ uçup gittiler. Gidebildikleri yerlere biz gidemediğimiz için ne hallerdedirler bilemiyoruz. Geçen bir dostum söyledi ve gülerek ben de ‘Yeşil Vadiye’ yerleştim, dedi. “O zaman seni de yakında kaybederiz, dedim” güldü. Hâlâ kendisiyle ve yanlışlarıyla alay edebilen bir dost…

Haaa sakın ha, rahatı varlıklı olmayı, imkanlı olmayı sevmediğimi, Müslümanların zenginliğini kıskandığımı sanmayın. Ben de aynı süreçlerden geçtim. İsteseydim hakikaten de o imkanları edinirdim. Ama Hz. Ömer’in ‘Eskiden biz çok kazanırdık, Müslüman olunca ticaretimiz ondan bire düştü. Çünkü şüpheli olandan uzak durmaya başladık’ dediği gibi biz de şüpheli alandan uzak durmayı yeğledik. Ağrımaz başı tercih ettik.

Rabbim hak çizgi üzerinde kalmayı hepimize nasip etsin. Zengin olanları kınamıyorum ama o gençlere de hak veriyorum!

Belki bir gün meseleye başka bir cepheden de bakmak gerekir. Selam ile…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir