Ateşin Düştüğü Yer

Birikmiş bir yığın konu var. Ama yetişemiyorum.

Mesela geçen senenin son günlerinde aziz dostum, kadirşinas kardeşim Ali Murat Güven’in, İsmail Güneş’in 25. Sanat yılı münasebetiyle düzenlediği bir etkinlik vardı. Hakikaten anılmaya değerdi.

Ben, bizim kesimde, yaşayan değerlerimize kıymet verildiğine şahit olmamıştım bugüne kadar. Ölmeden anılma Eskiden öyle durumlarda ‘bu işi solcular ne iyi yapıyor’ der hayıflanırdık.

Ali Murat kardeşim, meğerse fırsat buldukça bunu yapıyormuş ve daha önce de birkaç yaşayan sanatçımıza projektörlerin çevrilmesini sağlamış.

İsmail Güneş, nerde ise ‘çocukluğundan beri tanıdığım bir dostum’ diyeceğim bir yönetmen. Sayısız filmleri var. Hepsi birbirinden kıymetli!

Son filmi, ‘Ateş’in Düştüğü Yer’. Senaryo safhasından son anına kadar takip ettiğim son derece güzel, manidar ve hakikaten insanın içini acıtan muhteşem bir film. Her karesi kartpostal olacak kadar da sanatsal!

İsmail Güneş yüreği ile yaşayan bir adam! Onun şahsi ve ailevî hayatını da bilirim. Zaman zaman iç dünyasını da benimle paylaşmıştır. O kadar düzgün bir duruşu var ki insanın acıyası gelir. Yeşilçam dünyasında olup da bu kadar ilkeli, düz, samimi ve tok bir ahlaka sahip çok az insan gördüm. Hiçbir zaman eğilmedi evet.

Herkes onun kamera arkasındaki ustalığından söz etti. Ben ise onun kamera onundaki halini de biliyorum. O kendi hayatının başrol oyuncusu olarak da mükemmeldir. İnsanlara saygılı olduğu kadar çevreye ve Yaratıcısına karşı da bilinçli bir duruşu ve edebi olan bir insandır çünkü…

Bu hurdacılar çarşısında kıymetinin bilinmemiş olması zaten tek başına onun antika kıymetinde bir adam olduğunun ve ilkeli duruşunun kanıtıdır. Ali Murat Güven, onun tevazuundan dolayı fark edemediğimiz yüksek kametini bize gösterdiği ve hakikaten, bizim kesimin tanımadığı bir kadirbilirlikle dikkatleri ona çekmesi beni umutlandırdı. İsmail’in delikanlılığı,  Ali Murat Güven kardeşimin vefası ve her işinde yanında ve önünde koşturan harika eşi Aysun kardeşin fedakarlığı…  Hepsi de minnetle ve saygıyla anılmaya değerdi…

BERKAY DİTİP CAMİİ’NDE ALMANYANIN GELECEĞİNİ YAŞAMAK

Temas etmek istediğim bir diğer konu Almanya’da yaşadığım bir coşku. Almanya’nın Disburg kentinde Türk yayıncıların her yıl yılbaşı tatiline denk getirerek düzenledikleri kitap fuarına katıldım bu yıl. İkinci gün, Berkay DİTİB Camii’nde bir konferans verip vermeyeceğimi sordular. Hayhay dedim.

Gittik. Salonu hınca hınç doldurmuşlardı. Yüzleri aydınlık, hayata umutla sarılmış bir yığın genç, yaşlı, kadın erkek… Onların coşkusu, o toprakları kendilerinin bilerek ihya etmeye çalışmaları hakikaten görülmeye değerdi. Almanya’nın İslam ile şerefleneceği rivayetinden haberdarım. Gördüklerim bu hayalin pek de hayalde kalmayacağının göstergesiydi adeta.

Heyecanlı, gayretli Ateşe kardeşimiz Zekeriya Bülbül, son derece heyecanlı ve gayretli. Onu heyecanından ve gayretlerinden dolayı tebrik ettim. Çünkü bizim dış temsilciliklerimizde görevli misyon elmanlar, kendi halkının dertleriyle dertlenmeyi zül bilirdi eskiden. Demek bu aşılmış. Çünkü söylediğine göre o heyecanı konsolostan alıyorlarmış.

Bu arada Cemi imamı İmran kardeşi de hayırla anmalıyım ki, can havlıyla İslam’a ve oradaki insanlara hizmet ediyor.

Gerek fuarda yaşadıklarım ve gördüklerim, gerekse o camide yaşananlar benim umudumu pekiştirdi: “Evet, bir gün gelecek bahtiyar Alman halkı İslamiyet ile şereflenecek”. Düşünün ki bugünkü Endonezya, birkaç dürüst ve ahlaklı tüccarın arkasında bıraktığı temiz nüve üzerinde oluşmuş bir devlettir.

BAŞBUĞ’UN TUTUKLANMASI

İlker Başbug, Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genelkurmay başkanı. Bu makama gelmiş bir insanın terör örgütü kurmakla suçlanması doğrusu hayli tuhaf.  Acaba kasten mi böyle bir suçlama yapıldı? İnandırıcı olmasın diye.

Pekâlâ, ‘Kurulu düzeni değiştirmek yahut hükümeti yıkmaya teşebbüs’le  suçlansaydı belki daha isabetli olurdu. Zira görevde olduğu dönemde, Andıç ve Balyoz davasıyla ilgili takındığı tavırlarıyla, kendisinin de o işlerle alakadar olduğunun işaretlerini vermişti adeta…

Elbette savcıların elinde de bir gerekçe var ki tutuklamasını istediler ve hâkimler de tutukladılar. Ama bu ülkede yaşanan bir çok şey gibi suçlamalar ve yargılamalar da insana sahici gelmiyor. Meçhul, meçhul gibi görünmüyor, fail, fail gibi durmuyor. Hadiseler insanı çıldırtacak kadar kurmaca görünüyor.

Sayın Başbuğ’un itibarı ve iddiaları da bu kurmaca içinde boğulup gidiyor. Sayın Dalan’ın arazisinden çıkarılan ve Ergenekon örgütüne ait olduğu söylenen lav silahları ile ilgili konuşurken  ‘Bu borularla mı darbe yapılacak’ derken ne kadar sahibinin sesi idiyse ‘Andıç’ tutanağı altındaki ıslak imzayı küçümserken de adeta milletin zekasıyla dalga geçmişti. Şimdi ise tutuklanmasını milletin irfanına havale ediyor. Biraz geç kalmadı mı milleti ve irfanını hatırlamakta?

Ne ise o da diğer sanıklarla birlikte bir müddet hapishanede kalır ve sonra sanırım herkes gibi o da salıverilir. Bu ülkede kimseye bir şey olacağı yok. Bizim yargı, talimatla başbakan asmış bir yargıdır gerçi. Ama sanırım bir çare bulurlar salmak için. Hatırlayın Sayın Başbakanımızın elinden muhtar olma şansı bile alınmıştı. Sonra birden bire karar değişti ve Sayın Erdoğan başbakanımız oldu.

Elhamdülillah ki oldu. Çünkü onun sayesindedir ki artık siyasetimiz askeri vesayetten yakasını kurtarıyor. Bu iyi bir gelişme.  Yani artık, siyaset üzerindeki askeri vesayetten söz edemeyiz her halde. İşte koca bir genelkurmay başkanını da içeri alabildi savcılarımız. Sivil otoritenin tesisi açısından fevkalade önemli! Bir de bu olup bitenlerin arkasındaki iradenin hakikaten bize –yani milleti- ait olduğunu bilsek çok daha moralimiz düzelecek.

ASIL VASİ KİM?

Bir milletin siyasi iradesinin üzerinde hakikaten de herhangi bir vesayet bulunması züldür. Hiçbir onurlu millet bunu kabul edemez. Bir yazımda ‘Klikler Savaşı’ndan söz etmiştim. Elbette demokrasiler, STK’ların saltanatıdır. Örgütlenmiş guruplar, cemaatler, cemiyetler daima iktidarı etkilerler. Örgüt gücünün ne olduğunu şike olayında az çok gördük.

Demek ki demokrasi için vesayet tehlikesi bir tek askerden gelmiyor. İnanın, bugün Türkiye’nin önünde duran bir diğer tehlike de devlet yönetiminde hâkim olması gereken ‘selim aklı’  etkileyecek manevi vesayetlerdir. Yani nasıl ki yakın geçmişte Atatürkçü dernekler veya en azından kendilerini çağdaş bilen bir takım grupların sözcüleri, kendilerini  ‘siyaset üstü’  konuşlandırıp iktidarı veya yargıyı etkileyebiliyorlardı… Yarın da bir takım cemiyet ve cemaatler çıkıp o konuma yükselsin istemiyorsak Anayasa’yı ona göre tanzim etmemiz gerekiyor.

Demek ki siyaseti gölgeleyecek, iktidarı kendi iradesi dışında davranmaya sevk edecek, devlet içinde devlet, İktidar içinde iktidar olmaya heveslenecek kitleler veya güçler,  askeriyenin de dışında olabilir… Buna da dikkat etmek gerektiği kanaatindeyim.

Milletin iradesi hakikaten esas olmalı. Çünkü çok zor günlere doğru gidiyoruz. Ben ısrarla 2016’ya kadar ülkenin parçalatılmaması üzerinde duruyorum. Zira sadece tarihi okumalarla bile bakıldığında birtakım tekerrürlerin bizi beklemekte olduğunu görüyorum ve ürküyorum.

TÜRKİYE İÇİN PLANLANANLAR

Neden derseniz, çünkü BM ve NATO gibi yaptırım kabiliyeti olan kurumları ellerinde tutan güçler, hakikaten Türkiye’ye dair tehlikeli niyetler besliyorlar. Bu niyetin, ‘Türkleri Balkanlar’dan ve Anadolu’dan atmak olduğunu herkes bilir. Bunu ilk açık eden Lord Gladiston’dur! Kendisini Avrupa’nın hamisi zanneden herkesin yüreğinde de bu niyet hala mevcut. Esasında Endülüs örneği umutlanmalarına yetiyor. 800 yıl sürmüş, Avrupaya üstatlık yapmış bir medeniyetten bugün sadece elimizde El-Hamra sarayı kalmıştır.

Keza daha 1920’lere kadar bizim olan Balkanlarda bugün elde kalan eser sayısı yüzde bir bile değildir! Yani nasıl ki Türkleri Balkanlar’dan atmak bir parça gerçekleşmiş ise aynı Şekilde, Türkleri Anadolu’dan atma umutları ve niyetleri de tap taze duruyor. Zaten bunun için de start verildi sanırım. 1990’ların başında İngiliz Dışişlari Bakanı Douglas Hurd, Balkanlardaki Müslümanları temizlemek için düğmeye basıldığında yaklaşık olarak şöyle demişti:  “Bugün Yugoslavya parçalandığı gibi bundan on yıl bilemedin 20 yıl sonra da Türkler ve İslam Anadolu’dan atılacaktır’

Elbette İngilizlerin bu niyeti hep vardı. Hatta yıllar önce bir arkadaşım anlatmıştı. İngiliz Genelkurmay Başkanı bir Türk subayının da bulunduğu bir ortamda, gerçek niyetlerinin, Türkleri ve İslam’ı Anadolu’dan da temizlemek olduğunu söylemiş. Biraz sonra önüne gelen bir notta, salonda bir Türk subayı olduğu hatırlatılınca, “Zararı yok” demiştir “Çünkü bu, İngiltere’nin açık amacıdır”

İngiltere’nin açık amacı budur. (Bu görevi gerçekleştirmeyi, 1945’lerden sonra Amerika’ya devretti.) 1993 yılının üzerinden 19 yıl geçti ve 2013 onların nihai amaçlarına varmak için bir tarih.

İş nereye varacak Allah bilir tabii ki ama insan da tedbirini almalı. Onların derin stratejilerine karşı Rabbimin de tuzakları vardır elbet. Firavun, sonunda çaresiz kalıp İsrailoğlularına yurdu terk etme hakkı verdiğinde planı onları Kızıl Deniz kenarında yok etmekti. Ama üçüncü faktör yani Murad-ı İlahi devreye girdi ve kendileri Kızıldeniz’de yok oldular.

Bugüne kadar planları az çok işledi. Şimdilik Amerika ve İsrail onların siyasetine hizmet ettiği için fazla ortalıkta görünmüyorlar ama Doğu Meselesi denilen şey bir İngiliz ve Alman politikasıdır. Her ikisi de hırslarına kurban olacaklar sonunda eminim!

Fakat yazık ki Türk politikacılar ve stratejisiler(özellikle de aydınlar)  hakikat-i hali tam göremiyorlar. Türkiye’nin üzerindeki gerçek vesayetin İngilizlere ait olduğunu görmüyorlar. Osmanlı yıkılırken, aydınlar Amerikan mandacılığını konuştular ama İngiliz vesayeti hiçbir zaman gündeme gelmedi. Böyle bir belge de ortaya çıkmadı. Bir tek Mustafa Armağan beyin bir eserinde okumuştum, -12 Eylül 1919’da galiba- Osmanlıların, vesayeti kabul ettiklerini gösterir bir belgeyi İngilizlere verdiğini… Acaba Armağan kardeşim, o alıntının belgelerini de yayınlayabilir mi?

Çünkü kabul edilmese de Türkiye gerçek anlamda hala İngiliz vesayeti altında. Onların müsaadesi olmadan, Anayasa bile yapamıyoruz. Dikkat edin, Amerika’ya her siyasetçimiz zırt pırt gider. Ama İngiltere’ye gidildiğinde mutlaka mühim bir iş arifesinde olduğumuz konuşulur. Benim duyduğum bir İngiliz geleneği varmış. İngiliz kraliçeleri, asla kendi vesayetleri altında olmayan bir ülkeye bir kereden fazla gitmezlermiş. Türkiye’ye sayın kraliçenin kaç kere geldiğini bilen var mı?

Bana göre, şu vesayetten kurtulmadıkça Türkiye yerinde saymaya devam eder. Siz askerlerinizi alaşağı edebilirsiniz, vesayeti kaldırdık diye. Ama asıl vesayet, asıl hegemonya, milletin mukadderatına konulmuş şu ipotektir. O ipoteğin, lehimli mührü de Ayasofya’nın şu vaziyetidir. O, müze kaldıkça, Batının hegemonyası sürüyor demektir. Biz de burada birbirimizi yiyerek iktidarcılık oynarız.

O yüzden de bendeniz, tam da, askeri vesayetten kurtuluyoruz diye belli kesimlerin göbek attığı şu zamanda ısrarla ordunun güçlendirilmesi ve moralinin yükseltilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Evet, bu milletin geleceği parlak. Bizi Kızıl Deniz’e dökmek isteyenlerin kendileri orada gömülecekler inşallah ama bizim de milletlerin gel git yolu üzerinde duran bu coğrafyada varlığımızı sürdürmemiz gerekiyor. Bunun da ilk vasıtalarından biri güçlü bir ordudur.

Bu coğrafyada hem Türk hem Müslüman kalabilmek için maalesef hala laik bir görüntü verme zorunluluğu devam ediyor. Ordu, bugüne kadar bu ‘görüntü verme’  işini çok ciddiye aldı abarttı. Artık milletinin değerlerini kuşanması ve kendini yeniden konuşlandırması zamanıdır.

Eminim, Genelkurmay’da sadece andıçlar ve balyozlar planlanmıyordur. Milletin bekasıyla ilgili de ciddi çalışmalar ve stratejiler geliştiriliyordur. Artık onları hayata geçirmenin zamanı gelmiştir. Aksi takdirde, 1913 tarihlerinde başlayan ve büyük bir tehcir ve bir imparatorluğun küçülüp 750 bin kilometre karelik bir alana büzüşmesiyle sonuçlanan olaylar bir kere daha tekrarlanırsa bu kere bizi kuşatacak bir arazi parçası da bulamayız!

Evet, hem maddi hem manevi sebeplerimiz var, geleceğe umutla bakmak için. Ama haber verilen o güzel zamanların gelmesi için onların mukaddemlerinin de gerçekleşmesi gerekiyor. O yüzden de Türkiye şu sıralarda çok dikkatli adımlar atmalı.

Maalesef İslam dünyası bir Şii Sünni çatışmasına zorlanıyor. Ve maalesef her iki tarafta da rol üstlenenler buluyorlar. Irak Başbakanı Maliki, daha şimdiden yeni Saddam rolünü üstlenmeye başladı. İnşallah Mollalar, oynanan oyunları görürler de meydana gelen feci katliamları Sünnilerin üzerine atma kolaylığına düşmezler.  Onlar yüreğimize ateş düşürmek istiyorlar. Allah onların ateşini söndürmeye muktedirdir!

Zira Rabbim doğrulara yardır. Yeter ki niyetimizde ve fiillerimizde rıza-yı ilahiyi esas alalım. Allah onların tuzaklarını başlarına geçirir inşallah!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir