Barış Kapıda

Türk – Kürt kardeşliği, yeryüzünde benzeri olmayan bir birlikteliktir.

BARIŞ MUHAKAK SAĞLANACAK AMA…

Asırlardır türlü türlü felaketlere birlikte göğüs gererek bu çağa gelen iki kavmin arasına, biri geçen asrın başında diğeri sonunda olmak üzere iki kere fit sokmak istediler. Fakat şükür ki başaramadılar.

PKK, son umutlarıydı, Türk ile Kürt arasında etnisiteye dayalı bir kavga yaratmak için. Tutmadı ve inşallah hiçbir zaman tutmayacağı da ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Elbette Kürtlerin, zaman zaman, yönetimlere başkaldırdıkları olmuştur. Hatta bunların bazılarına ‘bağımsızlık süsü’ verilmek istenmiştir ama değillerdir. Ya bir eşkıyanın taraftar bulması veya bir yerel idarecinin hatalı tutumlar sergilemesi yüzünden mahalli ayaklanmalar yaşanmıştır. Fakat bunların hiç biri, ‘kavmiyetçi asabiyenin eseri’ değildir.

Her ki tarafta da bu isyanları, kavmiyetçi bir başkaldırı gibi göstermek isteyenler çıkmıştır. Ama değildir. Ne Bedirhan’ın isyanı ne Şeyh Said isyanı bir ayrılma hareketidir. Olsa olsa adalet arayışıdır… Biraz daha adalet ve biraz daha medeniyetten nasip alma talebi!

Esasında Anadolu’da kader birliği yapmış hiçbir halkın, ötekisi ile derdi olmamıştır. Ermeni ve Rumların dahi!

Anadolu hala, dış güçlerin kışkırtmasıyla tehcire ve mübadeleye zorlanan halkların eksikliğini duymaktadır. Daha bu topraklar, Ermeni ve Rumların eksikliğini telafi edememişken, yeni ayrılıklar oluşturmak, ‘medeniyet kurucusu’ olan ‘Türk halkı’nın bu özelliğine vurulacak yeni bir balta olur.

Bilindiği gibi hiçbir medeniyet, tek bir kavmin eseri değildir. Bahattin Sağlam’ın da “Türk Kardeşlerimle Hasbihal” yazısında temas ettiği gibi, dünya üzerinde bilinen temel 12 dil, din ve medeniyet havzaları ve yönetim merkezleri vardır. “Bu medeniyetleri temsil eden milletlerin hiçbiri saf bir ırktan oluşmuyor. En az 5-6 ırktan bir araya geliyorlar. İşte Araplar 6 ırktan, işte Hint 10 ırktan, işte Çin 7 ırktan, işte İran 5 ırktan, işte Türkler 6 ırktan…” oluşuyor.

Kadim dünyanın bu medeniyet kurucusu milletleri, maalesef, son iki üç asırdır, Batı Medeniyetinin, kendi dışında kalan tüm medeniyet havzalarını köreltmek için yaptığı küstah baskılar, talanlar ve tahripler yüzünden sönmeye yüz tutmuşlardır.

Özellikle, Batıyı en çok etkileyen ve en yakın tehdit olarak görülen İslam Medeniyetinin son temsilcisi olan Türk milletine karşı çok ciddi ayrıştırıcı ve çökertici bir strateji takip edilmiştir. Bu stratejilerin en başında da o medeniyet havzasında var olan ve medeniyeti birlikte inşa eden dinlerin, dillerin ve devlet tecrübesinin yok edilmesi gelmektedir. Toplumları dinleri, dilleri ve devlet tecrübelerinden mahrum bırakarak, dış etkilere açık hale getirdiler. Rumların ve Ermenilerin Anadolu’dan çıkarılmasına bile o yüzden göz yumdular. Tüm Balkanların, Bat Trakya’nın ve Kafkasların mübadele yoluyla boşaltılması, halklarının Anadolu’ya taşınması maalesef lehimize olmamıştır, çünkü b durum Anadolu’yu mamen savunmasız bırakmıştır.

Selanik, Sofya, Tiflis, daha geçen asrın başında birer İslam şehri idi. Oraları tamamen bizden koparmaları için Anadolu’daki Ermenileri, Rumları harcattılar. Oysa bizim Ermenilerimiz, Rumlarımız yerli idi ve bu topraklardaki her güzelliğin hamurunda terleri vardı. Kendi dindaşları olan Despot Bizans’a karşı, ‘Adil Türk’ ile birlikte hareket ettiler ve Selçuklulara kucak açtılar.

Birinci Cihan Savaşı sadece Osmanlı’nın tasfiyesi değildi, Anadolu’nun da tasfiyesi idi. Cumhuriyet döneminde içimize sokulan  “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” sözü dahi o tasfiyenin bir devamı idi.

Bu tamamen uydurma bir sözdür. Ermeniler ve Rumlar asırlarca hiçbir problem çıkarmadan bizimle dost dost yaşadılar. Kürtler öyle, Çerkezler öyle, Çeçenler öyle. Bunun sayısız kanıtları var. Düşünün ki İran halkı kadar tutucu ve kendini beğenmiş çok az kavim vardır. Orada bile sayısız Türk devletleri kurulmuş ve birlikte yaşamışlardır. Yeter ki siz adil olun. Evet, başta İran olmak üzere Hindistan, Çin ve Ortadoğu’da kurulan tüm Türk devletleri ve onların iktidarı altında keyifle yaşayan halklar bunun kanıtıdır. Siz adam gibi idare etmesini bilirseniz, kimsenin sizinle derdi olmaz. Siz adil olduğunuzda, sizi dost kabul edecek ve iktidarınıza razı olacak kavimler vardır ve olmuştur. Ve olacaktır…

İşte Kürt, o iktidardan hiç yüksünmemiş, hep Türk çatısı altında kalmaktan gocunmamış kadim bir dosttur ve kardeştir…

Avrupa geçen asrın başında bu dostluğu ebediyen bozmak için çare aradı ama buna o dönemin Kürt aydınlar fırsat vermedi. Sonra, Şeyh Said’in çıkışı bu amaç için kullanılmak istendi. Oysa Şeyh Said ne ayrılıkçılığın peşindeydi, ne ırkçılığın. O, rejimin aşırı din karşıtlığına direnç gösterdi ‘belki durdurabilirim’ diye. Türkler arasında da onun gibi hareket etmeyi düşünen bir yığın âlim vardı.

Nihayette Şeyh Said isyanı da Trük ile Kürdü birbirinden ayırmaya yetmedi çünkü İslam milleti fikri hem bu yakada hem o yakada hala zinde ve güçlü idi.

PKK EN TEHLİKELİ OYUNDU…

PKK örgütlenmesi, bu iki kadim halkı birbirinden ayırabilecek her türlü fitne ve vasıtaya sahipti. Bir kere, rejim, tüm İslamî kaynakları kuruttuğu ve Türk Kürt kardeşliğini ayakta tutan ocakları kapattığı için zemin uygundu.

İkincisi, Kürt unsurunda ciddi bir dini yılgınlık ve erozyon oluşmuştu. Medreseler kapatılmış yerine birlikteliği sağlayacak bir usul de ikame edilememişti. Yani PKK, zaten ‘müheyya bir zemin’de var edilmişti. PKK’nın oluşturulmasında kullanılan malzeme evet, Kürt ve bir kısım saklı Ermenilerdi ama o örgütün mimarları ve sonrasında sevk ve idare edicileri asla Kürt olmadı. Mesela en basitinden BDP’nin başında bulunan zatı düşünün. Şu işlerde ne kadar etkisi var? Hiç biri gerçek başkan olarak bile anılmıyor. Kendilerine ‘eş başkan’ diyorlar.

Eğer Öcalan’dan dolayı kendilerini  ‘eş başkan’ diye nitelendiriyorlarsa, bilsinler ki APO da başkan falan değildir. Zaten kendisi de baş olmadığını “Beni Türkiye’ye teslim edenler…” ifadesi ile itiraf ediyor…

Dolayısıyla, Kürt ve Türk halkını birbirinden ayırmak için en ciddi gerekçe, vasıta ve imkânlara sahip olmasına rağmen ve 33 yıldır, sinir uçlarına dokunacak katliamlar gerçekleştirmesine rağmen, elhamdülillah ne Türk milletini Kürt halkına karşı topyekûn bir öfkeye sevk edebildiler, ne de hakiki Kürtlerin kalbini Türk halkından soğutmayı başarabildiler.

BU İSLAMIN GÜCÜDÜR

Benim kanaatim bu, İslam’ın ve onun adına Risale-i Nur’un bir başarısıdır. Esasında Öcalan’ın rejime ve hatta Ak Partiye bile şirin görünmeye çalışırken, Risale-i Nur hareketine karşı kışkırtıcı bir dil kullanması bundandır. Neyin fitneye mani olduğunu iyi biliyor. O yüzden de Nur haraketline ve onun öncülerine karşı beslediği düşmanlık hissini gizleyemiyor. Veya kendince hedef gösteriyor.

Esasında tüm Kürtçü ayrılıkçılar Nur’lardan nefret ederler. Çünkü Nurların Türk ve Kürt halkı üzerinde itkisini ve manevi gücünü biliyorlar ve ayrılıkçı fitne ateşini söndüren asıl hakikatin bu manevi güç olduğunun farkındalar. Hatta diyebilirim ki bu coğrafya üzerinde yıkıcı planları ve gizli emelleri olan herkes en ciddi hasım olarak Risale-i Nurları ve cemaatini biliyorlar. Bu cemaatin yapıcı ve birleştirici zamkını çözemiyorlar. Nur cemaatlerini olayların içine de çekemiyorlar ki tasfiye edebilsinler -(çünkü onun yayılma tarzı sırran tenevverettir)-. Onun var ettiği manevi sütreyi (FairWall’u) aşamıyorlar ki özüne müdahale edip onu halk nezdinde itibarsızlaştırsınlar.

Risale-i Nur, bu topraklarda yaşayan İslam Milliyeti fikrini en güçlü şekilde besleyen ve onu en etkili şekilde savunan rahmani bir şemsiyedir. Bir yandan, İslam kalesinin bedenlerinde oluşmuş delikleri ve yaraları tamir ederken, bir yandan da İslam kardeşliği çerçevesinde toplumsal vicdanı onardığı için onunla baş edemiyorlar, edemediler ve edemeyecekler.

Artık ellerinde, Kürt ve Türk’ü birbirinden ayırmak için kullanabilecekleri bir vasıta kalmadı. Bu iki halk, İslam kardeşliğinden asla vaz geçmeyeceğini cümle âleme ilan etmiş oldu.

Nitekim PKK ve yandaşları da tıpkı eski rejim yanlıları gibi yapacak bir şey kalmadığını görerek, barıştan yana tavır koymaya başladılar. Eğer barışı kendileri tesis etmezlerse tasfiye olacaklar. Bunu görmeye başladılar. Bu millet, problemin çözülmesine en büyük mani gibi görünen 80 yılık rejim bile tasfiye edildiğine göre PKK’nın tasfiye edilmesi işten bile değildir. O yüzden uzatılan eli tutmaya mecburdur.

Bugüne kadar Türk devleti adına hareket edenlerin ipleri, başka ellerde olduğu ve İslam kardeşliğini kullanmaktan çekindikleri için, hep yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Ama bu iktidar -velev ki zorla bu noktaya gelmiş olsun- İslam kardeşliğinden başak çözüm ve çare olmadığını gördü ve itiraf etti. Elbette rejim yanlıları için bu çok ağır bir itibar kaybıdır ama buna kendileri sebep oldular. Kendi düşen ağlamaz.

Evet, barışın önündeki her duvar yıkılacaktır. Hürriyetlerin önünde set olmaya çalışan her baş kopacaktır, Bizi, yeniden Asya Medeniyetini inşa etmeye zorlayan İslam kardeşliğinin önünde duran her fikir, her anlayış, her parti, her örgüt tasfiye olacaktır.  “İzâ câel hakku ve zahakal batıl” Kur’anî bir esastır ki, şimdi her batılı, müstahak olduğu derekeye indiriyor…

Çok yakındır bu kardeşliğin önündeki maniler kalkacak ve bitecek.

BİR BAŞKA TEHLİKE BAŞ GÖSTERİYOR

Fakat bu bitiyor derken sanmayın ki İslam yurtları hemen huzur ve sükûna kavuşacak. Dehşetli bir fitne burnunu göstermeye başladı. Benim bir telaşım var ki söylemeye bile korkuyorum. Acaba bu ümmet hala mı fatura ödemeyi tamamlayamadı diye! Çünkü bu yolda harici ve dâhili çabalar olduğunu, hissediyorum.

O fitne eğer durdurulmazsa -ki inşallah itidal hakim olur- korkarım ki İslam Birliği açısından PKK’dan bile daha yıkıcı ve acı olur… 1400 yıldır çözemediğimiz Şii -Sünni zıtlaşması zebella bir azmana dönüştürülmek üzere… Giderek, dini köklerinden de kopan Şii gençlik, maalesef yeterli fay enerjisi biriktirmiş durumdadır. Nasıl Ali’siz Alevilik icat ederek, dindar Alevileri de ateizmin kucağına atmak istemişlerse, şimdi de elbirliği ile Şii gençleri öfke ve intikam ateşi ile örgütleyip İslam ittihadının karşısına koyacaklar gibi görünüyor. İnşallah içlerindeki basiretli alimler bunu görürler de yeni bir Siyonist oyuna düşmeyiz!

Öyle hissediyorum ki İslam yurtlarında birlik ve beraberlik istemeyen yerli ve yabancı güçler bu kere de Caferi Kardeşlerimizi kışkırtarak, onlar üzerinden yeni bir mağdur yaratmak ve bir kere daha İslam Dünyasını kendi içinden vurmayı deneyecekler!

İnşallah yanılıyorumdur…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir