Başkomutanı Dinlemeyen Asker

Farkında mısınız, Türkiye’de ne kadar da ‘keyfîlik’ varmış…

İktidarlarını kaybetmemek için ne kadar pervasız olabiliyorlar. İşte yargı, işte askeriye işte hukuk, işte basın vs. Eskiden YÖK de bunların arasındaydı… Hepsi CHP zihniyetinin, daha doğru söylemek gerekirse ‘zındıka komitesi’nin –çünkü CHP dahi onlara hizmet ediyordu- hadimleri idiler.

Herkes kendi bölgesinde bir ağalık kurmuş da yıllardır onu sürdürüp duruyormuş. Ağalık ve hükümranlık onlarda olduğu için, ne kimsenin aklına geliyordu ki, onları sorgulasınlar, ne de onlar, ‘milletin hayrına’ bir iş yapıyorlardı. Ta ki, referandum vasıtasıyla kimin gerçek ağa olduğu milletçe gösterinceye kadar.

‘Mümkün olsa mezardakileri dahi kaldırıp oy kullandırtmak lazım’ diyenin hak bir söz söylediği de daha iyi anlaşılıyor. Zira şimdilerde anlıyoruz ki millet, referandumda evet diyerek sadece üç beş anayasa maddesini değiştirmemiş, ‘mukaddir’lerin elindeki gücü de almış. Daha doğrusu, hükümranı ve ağayı değiştirmiş.

Öyle olmasaydı, Sayın Yalçınkaya’nın tüm partileri tehdit eden açıklamaları bu kadar tepkisiz kalır mıydı? Artık o tür tehditlerin bir hükmü kalmadı çünkü…

Söyledikleriyle kendisini ne kadar da zavallı duruma düşürdü. Oysa o sözler referandumdan önce söylenseydi, şu anda ülkenin gündemi hala o sözlerle çalkalanıyor olurdu. Demek ki, cidden bir şeyler değişmiş.

Malumdur ki, manen her bir zamanın bir hükmü ve hükümranı vardır. Yani zamanın makinesini çeviren bir gizli ağa vardır. Referandumdan önceki ağanın tarzı idaresi keyfi ve cebri idi. Biz onun acısını hissediyorduk ama şimdi cümle âlem görmeye başladı.

O dönemin manevi hakimi kuvvet idi. Kimin kılıcı keskin ve kalbi katı olsa yükseliyordu. O yüzden de aynı zamanda kendilerini memleketin sahibi bilen Laikçi Kemalistler ve onların gizli ortakları sayılan ulusalcı Ergenekoncuların borusu ötüyordu. En ufak bir itiraz hali görünse hemen caddelere tanklarını sürüyorlardı.

İktidar onlardı. Hükümetler mostralık seçilip iniyordu. Kimin dost kimin düşman sayılacağına onlar karar veriyordu. İstedikleri zaman istedikleri kimseleri ‘Meçhul’ beye öldürtebiliyorlardı. Halkın sevdiği isimler kazaya kurban edilip yok edilebiliyordu.

Halkın dinine bağlılığı tehlike addediliyordu. Öyle olmasa müslüman bir halkın milli güvenlik belgesinde İslam nasıl tehdit unsuru olarak girebilir ki! .

O düzene her kim itiraz edecek olsa, ya mürteci ya komünist ya faşist yaftasıyla derhal, bertaraf ediliyor etkisizleştiriliyordu.

Şimdi o dönemde yaptıkları, çarşaf çarşaf ortaya dökülüyor. Merak etmeyin daha neler çıkacak. Onların kirli çıkınları ortaya döküldükçe, ne kadar da keyfi davrandıkları görüldükçe halk nezdinde itibarlarını daha da kaybedecek ve hükümsüz olacaklar.

Siz aldırmayın orada burada yükselen menfi çıkışlar yapmalarına. Esip gürlemelerine. Bakın ne kadar da komik ne kadar da akıl dışı geliyor millete yaptıkları?

Çünkü hüküm değişti, dönemin ağası değişti. Artık ağa, kuvvet olmayacak. Çünkü millet artık ‘ağa benim’ dedi. Artık zamanın ruhu, zembereği, hâkimi ve ağası kuvvet değil, haktır; akıldır, kanundur, marifettir, efkar-ı ammedir! O yüzden de ‘kuvvet’e dayanan o dönemi savunmaları daha bir batıracak, daha bir kıymetsizleştirecek onları halkın nazarında. Ne kadar da küçük hesap adamı olduklarını görüp üzülecek, ‘bunlar mı bizi idare etmiş’ deyip kendimize kızacağız ama hakikat bu. Ne kadar da dar görüşlü ve dûn himmet imişler, diyeceğiz.

İşte bakın, her itirazları; eski suç ortaklarını kurtarmak için her yaptıkları, “şecaat arz eden merd-i Kıpti”nin haline benziyor. Kimse itibar etmiyor, mazeretleri kendi yandaşları tarafından dahi artık kabul görmüyor. Aba altından sopa göstermekle gülünç duruma düşüyorlar.

Başörtüsü şurada takılsın burada takılmasın diyenler ne kadar da güldürükçü oluyor. Güya hukuk ve hak namına hareket ettiklerini sandıklarımız ne kadar da keyfi ve menfaat düşkünü imişler.

Bırakın biraz daha keyif sürsünler. ’Fe mehhilil kafirine emhilhum ruveyda’ buyuruyor Kuran o tipler için. Siz de mühlet verin. Çünkü cemre havadan ve budan sonra toprağa da düştü. Artık bahardır. Baharın kanununa tabi olmakta güçlük çeken ağacın kuruyup gitmesi gibi, şu yeni şartlara uyum sağlayamayanlar da fi olup gidecekler. Diğerleri de Ebu Süfyan gibi milletin iradesi karşısında gerçek demokraside karar kılacaklar.

Cumhurbaşkanımız dün cumhuriyet bayramı münasebetiyle bir resepsiyon verdi. O resepsiyona katılmayanları bir kenara yazın. Sadece bir yıl sonra onların millet tarafından nasıl ayıklanıp kenara konduğuna şahit olacaksınız.

Varsın şimdilerde, o törene katılmamak için bahaneler uydurup dursunlar. Sonunda milletten utanacaklar ama özürleri onları kurtarmayacak.

Bakın şu genelkurmay başkanımıza. Hareketi hiç de askerce olmadı. Cumhurbaşkanı aynı zamanda başkomutandır. Hiç kimse gitmese Genelkurmay Başkanı o resepsiyona katılmak zorundaydı. Gitmemesi emre itaatsizliktir. Acaba yarın bir ordu komitanı da o genelkurmay başkanını dinlemese müstahak olmaz mı?

Bence şu resepsiyona katılmayan askere itaatsizlik cezası mutlaka verilmeli. Çünkü  Cumhurbaşkanlarının, devlet başkanlarının ve kralların davetlerine çağırılan askerin gitmemesi bir tür isyan sayılır. O tür davetlerin LCV yoktur. Çünkü o bir emirdir ve çağırılan mutlaka katılmak zorundadır.

Katılmayan sivillere ne gibi muamele edilir bilemem ama devlet erkânına uygun ceza vardır ve olmalıdır.

Siviller gibi askerin de düzenin değiştiğini ve ağlık hakkının millete geçtiğini, vesayet hakkının kaldırıldığını öğrenmesi gerekiyor. Bu tür keyfilikleri eskisi gibi cezasız kalırsa düzenin değiştiğini ve artık kendilerinin değil milletin AĞA olduğunu nasıl öğrenecekler?

Hala darbe yapılacağından mı korkuyorsunuz. Sizi anlıyorum. İnsan ürkmesi hayvan ürkmesine benzemez. İnsanlar kolay kolay korkularını yenemezler çünkü. Ama merak etmeyin, o kapı kapandı. Ama siz korkunuzu yenemezseniz, halk o kapının kapandığını bilemez ve eski korkularından kurtulamaz. O da Türkiye için zaten başlı başına bir beladır.

Cumhurbaşkanlığı makamı elbette icranın başı değildir. Amma milletin izzetini muhafaza etmekle mükellef en yüksek makamdır. Şahsen mütevazı olmaları kabul edilebilir. Fakat millet adına hareket edenler tevazu ve acz gösteremez. Hakkı da değildir!.

Bir şekilde o resepsiyona katılması gereken fakat katılmayan mülki ve askeri erkan mutlaka cezalandırılmalıdır. Bir bedel ödetilmelidir ki anlasınlar milletten büyük değiller.

Merak etmesinler, zaman değişti ve hüküm, artık kuvvette değil. Kuvve, artık kanunda, akılda ve efkar-ı ammededir!

Sayın cumhurbaşkanımızın her gün biraz daha itibarı artıyor, şu muannitlerin ise azalıyor. Çok az kaldı. Hiç kimse millete rağmen bir şey yapılamadığına inanacak ve o iradeye istese de istemese de boyun eğecek!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir