Batı Hegemonyası ve Devlete Rağmen

Masonların Osmanlıda yaptıkları ilk operasyon Vaka-i Hayriye diye isimlendirilen, Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıdır.

Türk askerinin yönünü batıya ve dünyaya çevirmesi o hadise ile başlar. Kurulan yeni askeri yapının adı ise ilginçtir; Asâkir-i Mansure-i Muhammediye!

O tarihten sonra, ne askerimiz, bize ait oldu, ne de devletin temel gayesi İslam’a hizmet oldu.

Bunun kalın çizgili bir hüküm olduğunu tabii ki biliyorum. Tabii ki, Osmanlı genel anlamıyla bir İslam devletiydi ve ordusu da o amaca hizmet ediyordu. Fakat sonunda istikametini bozduğu için, kader-i ilahinin tokadını yedi ve sahneden çekildi. Ben bu hadisenin zahiri sebeplerinden söz ediyorum. Yeni Çeri Ocağının kaldırılması –ki artık hakikaten düzen tutmaz bir teşkilat olmuştu birçok yönüyle- yerine batı tipi bir ordunun kurulması ile birlikte, Osmanlı yönünü batıya ve dünyaya çevirdi. Ondan sonra da iflah olmadık. Çünkü sarayın içine kadar nüfuz eden masonlar bir daha Osmanlı’nın kendisi olmasına fırsat vermediler…

Askerin Batılılaştırılmasından kısa bir müddet sonra Osmanlı teşkilat yapısında değişikliklere gidildi. Tanzimat denilen ve Osmanlıyı sonunda yıkıma götüren olayların başlangıcı, 1839’dur. Yani Vak’ay-ı Hayriye yutturmacasından sadece 11 yıl sonra… Tuhaftır, Tanzimat’a da ‘hayırlı’ birr iş diye bakılmış ve adına Tanzimat-ı Hayriye denmiş.

Gırtlağına kadar batı uşaklığına bürünmüş mason Mustafa Reşid Paşa ve avenesinin devlet içine nüfuz etmeleriyle Sultan Abdülmecid –ki o da Avrupaidir- döneminde başlayan ve taa II. Abdülhamit’in tahta geçmesine kadar devam eden olaylara Tanzimat-ı Hayriye denmiş. Sözde Osmanlıyı kurtarmaya yönelik olarak başlatılan bu hadiseler, sonunda Osmanlıyı kendi içinden çöküşe götürmüş, daha doğrusu Osmanlı’nın Batılı güçlerin elinde oyuncak olmasına hizmet etmiştir.

Gülhane Hatt-ı Hümayunu adı altında padişah fermanı ile başlatılan bu ıslahatlar çerçevesinde her şey yeniden tanzim edilecek, yeni müesseseler kurulacak, Avrupa-vari terakki esasları her yerde öğretilecekti. Sonunda da Osmanlı Devleti ve İslam Âlemi ilerleyecekti (!)

Güya devletin ekonomik çöküşüne ve sanayi açısından geri kalmışlığına çareler üretilecekti. Ama bunlar için hiçbir şey yapılmadı. Fakat bunlar bahane edilerek Osmanlı ekonomisi ve maliyesi, hariciyesi ve saray tamamen batılıların kontrolüne girdi. Edebiyatımız ve basınımız tam manasıyla Osmanlı aleyhtarlığı üzerine yeniden bina edildi. Başta İslam olmak üzere Sarayın eski misyonundaki tüm manevi kıymetler kıymetsizleştirdi. Fikir hayatımız, edebi hayatımı, yazın hayatımız adeta zehirletildi. Ve sonunda, halkının değerlerine ihaneti çağdaşlık bilen, İslam’dan uzaklaşmayı moderniz sayan türediler ortalığı kuşattı.

II Abdülhamit, Tanzimat adı altında yürütülen çalışmaların gerçek niyetinin ne olduğunu anlayınca tedbirler almak istedi. Fakat o kadar sert tedbirler aldı ki bu kere de tersinden sıkıntılar başladı. Batı, ellerindeki basın ve edebiyat dünyası sayesinde onu diktatör ilan etti. Mamafih, II. Abdülhamid’in kurduğu istihbarat teşkilatı, sadece batılı uşakları değil, yerli fikir sahiplerini de sıkıntıya sokuyordu. Bu durum, içerde güçlü bir ikiliğin yaşanmasına sebep oldu.

Batı ve içimizdeki uzantıları bugün de aynı etkileri var edebiliyorlar. Kısacası, bu ülkede birilernin milleti hizmet edebilmesi devlete ve batı hegemonyasına rağmendir…

Gördünüz seçimde 14 partinin ve yedi düvelin Ak Parti’ye karşı ittifak etiler. Bunun sebebi, iktidarın yolsuzlukları veya hırsızlıkları değildi. Türkiye’nin batı çizgisinden uzaklaşması ve batı hegemonyasının giderek kırılmaya yüz tutması idi. Bu seçim ile Türkiye’ye Batı, bir kere daha ayar çekti. Millet bu “ayarı çekme” işini yutar mı bilmiyorum. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu millet, “batıya uşaklık etmek” şeklinde tecelli eden o makûs talihini yenmeye azmetmiş görünüyor. Batılı çıkarların önüne her gün biraz daha güçlü liderler çıkarıyor…

Menderesle Başlayan Süreç!

Cumhuriyet, Batı’nın bir projesi idi. Osmanlıyı dağıtan güçler, Osmanlı halklarının her birinin kendi millî devletlerini kurmalarını ön görürken amaçları, “Osmanlı’nın bir daha dirilmemesi” idi. Bu amaçla yapılan en güçlü hamle ise Türklere de kendi milli devletlerini kurma hakkı vermeleriydi. Türkiye Cumhuriyeti o niyeti bir meyvesi olarak kuruldu. Ve en temel vazife olarak da Osmanlı’yı hem tarihten, hem milletin hafızasından silmekti. Yapılan inkılapların en temel gayesi de oydu. Yoksa hiçbir akıllı –ve yerli- idareci, kendisine dünya çapında siyasi güç sağlayan Hilafeti mekanizmasını kaldırmazdı. Harf inkılabına girişmezdi, halkının giyim kuşamını değiştirmezdi…

Bin dokuz yüz ellili yıllara kadar gelen tüm cumhuriyet hükümetleri, batının bu amacına hizmet etmişlerdin bilerek bilmeyerek. Ve tam bir faşizan baskı ile Türk halkını sindirmişler, onları fasa fiso vatandaşlar derekesine indirgemeye çalışmışlardır…

Türk halı bu oyunu seziyor, görüyor ama bir şey yapamıyordu. Nihayet, Türkiye’yi idare edenler, dünyanın genel gidişatına ayak uydurarak çok partili bir siyasi hayata geçiş yapmak zorunda kalınca, halk için de bir fırsat doğdu. CHP’nin içinden çıkan ama her şeye rağmen halkın yanında yer alan Menderes, onlar için bir dayanak noktası oldu.

Kura’n-ı Kerimde “Biz bir memleketi (halkı) helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına, emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.” (İsra, 16) buyurulur.

Bu ayet, bunun tam tersinin de mümkün olabileceğini haber verir. Yani, Allah hayırda ısrar eden kavmin başına da onları o maksatlarına ulaştıracak, onların refah seviyesini yükseltecek “iyi idareciler”  verir. Nasıl ki fitneye meyleden topluma Allah firavunları baş ediyor, hayra meyleden toplumlara da adil ve onlara merhametli yöneticiler gönderiyor…

İşte Menderes, Türk milletinin ruhunda gerçekleşen “hayra yönelme” ısrarının ilk meyvesidir. Toplum kendisini düzelttikçe Allah daha iyisini verdi. Dolayısıyla Menderes o zamanın halkı için iyi bir liderdi. Ne zaman ki güç zehirlenmesi yaşayıp istikametini bozdu, o zaman da kaderin ağır tokadını yedi. Fakat milletin gönlündeki hayra hizmet ve istikamet devam ettiği için Cenab-ı Hak bu kere de Süleyman Demirel ile halka imdat etti. Demirel uzun süre istikametini muhafaza etti. Hep halkın yanında yer aldı. O yüzden de sayısız kere onu iktidardan indirmek için darbeler yapıldı ama o her seferinde halkın desteğiyle iktidar oldu. Demirel de istikametini kaybedip Masonlara tam teslim olunca Allah bu kere de Özal ile millete imdat etti.

Özal dünyayı tanımış, diğer milletlerin nereye doğru gittiğini görmüş ehli tarik bir zattı… Adeta millete yeni bir ufuk açtı. Anadolu insanın dünyaya açılmasının kapılarını araladı. Bu yüzden onu öldürmek istediler. Sonunda o da istikametini kaybetti. Çevresi ve ailesi halkın ruhundaki hayrı temsil etme kabiliyetini yitirdikleri için, kader-i ilahi onu da zehirlenme ile cezalandırdı. Ve yazık ki Allah onu, hakiki manada istikametini kaybetmiş olan Dermirel eliyle tokatladı.  Yani maalesef bir türlü kurtulamadığımız güç zehirlenmesi onu da alt etmişti. Sonunda hataları sevaplarını geçince kader onu da i’rabdan düşürdü.

Halkın hayrı talep etmesi, kendisini düzeltmesi çabası sürüyordu. Ancak kuvvetli bir dünyevileşme sürecine değirilmişti Özal döneminde… Çünkü Müslümanlar parayı tanımış, dünyayı görmüş ve maddi refahı tatmaya başlamışlardı. Cemaatler, tarikatlar, cemiyetler haldır haldır hayara hizmet etmeye çalışıyorlardı ama bir yandan da dünyevileşme hızla artıyordu. Allah milletin başına “28 Şubat belası”nı sardı. Bediuzzamanın, taa 50 yıl öncesinden haber verdiği; milleti bütün bütün sukut ettirmek, İslamiyet ile bağlarını kesmek ve bin yıllık tarihini lekelemek için gelen o dayatma ile Müslümanların elindeki sermaye dahi şaibeli hale geldi. Dünyevileşen Müslümanlar kuvvetli bir tokat yediler… Gerekçesi de yine Müslüman bir parti idi…

28 Şubat darbesi, Müslümanlarda ciddi bir ayılmaya sebebiyet verdi. Toplum kendini ıslah etme yoluna girdi. Müslümanlar, kendilerini din yoluyla aldatan insanlarına ciddi bir ders verdiler. Kendilerini de ıslah ettiler. Milletin ruhunda devam etmekte olan hayra yöneliş ve İslam’a bağlılık bu kere de Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya çıkmasına yol açtı. Erdoğan (Yani Ak Parti) istikametini sürdürdükçe millet de ona desteğini sürdürdü. Eğer Ak Parti, kaderin şu ikazını doğru okuyabilir ve kendini milletin ruhundaki temiz manaya adapte edebilirse yoluna devam eder. Yeter ki millet istikametini ve İslam’a bağlılığını sürdürsün. Çünkü Allah vaat etmiştir ki bir topum iyi halini değiştirmezse ben de onların halini değiştirmem. Kötüde ısrar edene onu helak edici liderler gönderir, hayırda ısrar edenlere de onları hayra sevk edecek ve hayırlı hizmetler sunacak idareciler gönderir. Bu adetulllahtandır.

O yüzden ben hala ümitliyim. Zira milletin ruhundaki istikamet devam ediyor. Ak Parti şimdilik bir tokat yedi. Eğer kendilerini ciddi mana da sorgularlarsa  bu şefkat tokadı olur. Çünkü artık milletin talihinin yükseliş zamanıdır.

Ama ben umut ediyorum ki Ak Parti, yaşananlardan ders almıştır. Her daim millete muhtaç olduğunu idrak etmiştir.

Koalisyonu Bekleyen Kritik Meseleler

Şimdi önünüzde bir koalisyon dönemi var. Ak Parti, MHP ile koalisyon yaparsa –ki toplumdaki beklenti o yönde- ne olur. Bence hayırlı olur. Zira üç eğilim ittifak etmiş olur. İslamcılar, Osmanlıcılar -tamamı olmasa da- ve Milliyetçiler.

Gönül isterdi ki bu ittifak halk seviyesinde gerçekleşsin de toplum güçlü ve istikrarlı hükümetler tarafından idare edilsin. Şu ittifak partiler seviyesinde olacağı için o kadar güçlü olmaya bilir. Bir takım yaraları yanında bazı sıkıntıları da beraberinde getirebilir!

Yararlarının en başında Ak Parti’nin, vatan millet meselesindeki gevşekliğine bir çeki düzen gelmesidir.

Mamafih, Kürt meselenin, bölgenin kalkınmışlığı, geri kalmışlığı ile ilgisi olmadığı açık seçik ortaya çıkmıştır. Birileri o bölgede nifak ve ayrılık peşinde…

Bu koalisyonun yaratacağı sıkıntılara gelince…

Bölgede nifak peşinde olanlar MHP’nin hükümet ortağı olmasını ciddi bahane edebilirler ve Kandili yeniden devreye sokabilir, Kürtleri sokağa dökebilir ve daha da kötüsü, toplumun belli bir kesimini, yakın bir zamanda ilan edileceği bilinen Kuzey Irak merkezli Bağımsız Kürt devletine yönlendirebilir. Yani şu Koalisyon ülkeyi parçalamanın gerekçesi yapılabilir. Hatırlayın, 28 Şubat sürecinin gerekçesi, Refah Partisi’nin iktidar olmasıydı. Onun iktidarını hazmedemeyen batılı odaklar, ülkeyi kaosa sürüklediler. Böyle bir ihtimali görmek gerekir! Çünkü Batı, ırkçı Kürt hareketinin yelkenine rüzgâr üflemeyi kendi çıkarlarına daha uygun buluyor.

NE Yapmalı?

Öncelikle, acil bir şekilde adaleti düzenleyen ve ferdin hukukunu önceleyen bir Anayasa yapılmalı.  Ülkenin selameti açısından tüm kesimlerin kendilerini ülkenin sahibi görebileceği bir yapılanma sağlanmalıdır. Dışlayan bir devlet anlayışı değil, herkesi eşit gören bir adalet anlayışı öncelenmelidir. Türk milliyetçiliği, -genel anlamda- ‘ırkçı’ karakterli olmadığı için, ülkenin selametini kendi çıkarlarından üstün tutabilir kanaatindeyim!

Esasında bu, ülkenin geleceği açısından da olmazsa olmaz bir şarttır bu. Kendi içimizdeki problemi, biz çözemezsek birileri gelip burada racon keser! Mademki biz batının gelip bize müdahalesinden gına getirmişiz, öyleyse evin içinde kardeşler arasında baş göstermiş niza ve problemlerin yine kardeşler tarafından çözülmesi gerekiyor. Bunun için de büyük kardeşin müsamahalı davranması ve küçük kardeşlerin her talebine öfkeyle karşılık vermemesi gerekiyor.

Evimizin içindeki huzursuzlukları kendi başımıza çözme kabiliyetimizi kaybettiğimiz için yaklaşık 250 yıldır birileri gelip bize akıl veriyor. Akıl vermekle de kalmıyor yaptırımlara girişiyor. Karşılığında da malımızı mülkümüzü alıyor. Artık Türk halkının ve onun adına hareket eden partilerin bu gerçeği görmeleri gerekir. Kimse kimseye zor kullanamaz ve kullanmamalı. Kimsenin sözü ötekinden üstün olmamalı. HDP’in ve CHP’nin makul taleplerine sanki onlar da iktidar ortağı imiş gibi değer verilmeli. Tabii temel amaç, ülkenin birliği ve selameti olmak kaydıyla… Yoksa TBMM, Meclis-i Mebusan olmaktan kendini kurtaramaz!

Dolayısıyla eğer AK Parti- MHP koalisyonu kurulacaksa şu meseleleri gözden uzak tutmamaları gerekir diye düşünüyorum!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir