Bediüzzaman’ın Sayın Kuzu Okusun Diye Yazdığı Kitap

Üzerinize afiyet üç gündür yorgan döşek yatıyordum. Üşütmüşüm. Fena da olmadı. Vücut kış hazırlığı yapmış oldu. Malum, eskiler bu durumlarda ‘şifayı kaptık’ derlerdi. Biz de şifamızı kaptık sayılır.

Ve tabii o yüzden, referandum sonrasındaki tartışmaları izleme fırsatım da olmadı. Üzülenler, üzüntülerini nasıl giderdiler, kazananlar taşkınlıklarını nasıl yendiler bilemiyorum fakat galiba kimse de bardağı taşıracak icraatlar yapmadı. Demek ki demokrasi denilen hergele bizde de adam olmaya başlamış!

Bu arada uzun yazı okumasını sevmeyen dostlarımız, yine mızıklanmışlar. Doğrusu ben pek telaş etmiyorum. Herkes benim yazımı okusun diye bir derdim de yok. O yüzden daha bu safhada iken uyarayım. ‘Yazı yine uzun, iyisi mi vazgeçin okumaktan; nasıl olsa biri okur ve bir yorum yazar. Siz de o yorum üzerinden tartışırsınız.

***

Efendim, referandum sonrasında yazdığım (Calut Öldü başlıklı) yazımda değindiğim meselelerin İktidar tarafından da dikkate alınıp o amaçla kolları sıvadığını duyduğuma sevindim. Demek ki sahillerin ve Trakya’nın küslüğü giderilecek.

Tabii ‘anane-i milliye’ yahut ‘hamiyet-i milliye’ ile yetişmiş (Türk ve Kürt) olanlar için de bir çalışma yapılsa fevkalade olur.(*) O tip insanları –ki her toplumda yüzde 10-15 civarında vardır- bütün bütün ulusalcı/ırkçı çizgiye itmek veya yok saymak Türkiye’nin hayrına olmaz. Çünkü ‘derin’siz devletin de ‘ülkü’süz (hamiyetsiz) milletin de geleceği olmaz…

Bizim sıkıntılarımız, ‘derin devlet’imizin, millete ve onun manevi değerlerine hasım bir ‘derin çete’ye; milli hamiyetimizin de ulusalcı ırkçılığa dönüştürülmüş olmasından kaynaklanıyordu. Calut’un referandum silahı ile öldürülmesi (Bir önceki yazıyı bknz.) sonucu onlar da inşallah tarih oldular.

Biz geleceğe dair şarkımızı, bu toprakların birlik ve beraberliği üzerine söylüyoruz. Şu referandumun, bir takım aklı eveler tarafından birlik ve beraberliğimizi bozacak niyetlere dönüştürülmemesi için millet olarak azami uyanık olmamız gerektiği gibi, yeni yönetim tarzımızı da behemehal net ve sağlam bir sisteme bağlamak zorundayız.

Geleceği, bir takım insanların insafına ve becerisine bırakamayız. Yeni dönemde gerek anayasayı gerekse devletin yeni erkler düzenlemesini öyle bir sisteme oturtmalıyız ki, hiçbir keyfilik onu zedelemesin.

Yasalarda yahut saklı belgelerde herhangi bir kavmin yüceltilmesi veya alçaltılması gerekmiyor. Hükümleri ve kanunları akıl temeline oturtmak yeterlidir. Ama muhakkak ki devletin üzerine bina edileceği bir mefkûre veya halk lazımdır ki o devlet devam etsin.

Çünkü devlet, siyaseten yaşayan bir halktır. Mesela Amerika bir ‘cumhuriyetler’ birliği olmasına rağmen yine de bir derin aklın ve Anglosakson bir nüvenin üzerine oturtulmuştur.

‘Kitabî kavramlara dayanan bir toplum’ idealdir fakat en küçük badireler karşısında dağılmaya mahkûmdur. Birinin onu kendi derdi bilmesi lazım ki yaşasın. Dolayısıyla, devleti bütün bütün kaidesiz ve sahipsiz bırakmak yıkıcı problemleri beraberinde getirir.

Bir toplumun varlığını sürdürmesinde, -ortak ve canlı bir dil yarattığı için- gazete bile, kavramların hayat verdiği mefkûrelerden daha etkilidir. Kurumsal güçler –ordu, polis- bir devleti ayakta tutabilir ama bir milleti ayakta tutan yalnızca hamiyetli/zinde insanlarıdır. Demek ki sahipsiz bir devlet uzun yaşayamaz!

Öyleyse şimdi sorumu sorabilirim:

Şu anda hepimizi barındıran şu devlet kimin devleti? Onun sahiplenecek bir topluluk yoksa varlığını sürdürme azmi de kalmaz. O devlet, insanlarını hangi zamk ile yapıştıracak ve ne hakla o insanlardan vergi toplayacak? Çünkü devletler, bir kavmin veya halkın büyük fedakârlığı üzerinde kurulur ve yürür.

Devletin aidiyetini sarih bir şekilde belirlemek gerekir ki, yeni dönemde baş gösterecek taleplerin nereye kadar karşılanıp karşılanamayacağı belli olsun!

***

Şu sıralarda, Bask modeli, Katalan modeli tartışılıyor, Kürt problemini çözmek için.

Bence her iki model de yanlış. Tıpkı ‘Kürt açılımı’ ifadesi gibi o da aceleye getirilmiş bir söylem. İlla bir model aranacaksa bu bir parça Amerika olabilir. Esasında, Avrupa kıtasından alınacak hiçbir model, bizim için çözüm olmaz.(**)

Çünkü batılı devlet modeli -ki o da son üç yüz yüzyılın pozitivist düşüncesinin eseridir- ‘eşitliği’ esas alan bir devlet modelidir. Devleti oluşturan ‘kesimler’ eşittir. Fakat bu eşitlik adaletin var olduğu anlamına gelmez. Nitekim batılı bir devlet modeli olan Türkiye cumhuriyeti de Kürtleri, ‘eşit’ saymıştır ama uygulamada adil davranmadığı için bugün yaşanan acılarla karşı karşıya kalınmıştır.

Müslüman Türk devletlerinde ise eşitlikten çok adalet esastır. Yani devletin dayandığı kütle bellidir. Selçuklularda hükümdar Türk’tü. Ama halife Arap, vezir (başbakan) Fars’tı. Üç unsur da İslam ortak paydasında bir ve beraber sayılıyorlardı ama Selçuklu bir Türk devletiydi. Zımmiler (Müslüman olmayanlar) Müslümanlarla ‘eşit’ değillerdi fakat bir haksızlığa da uğramazlardı.(***) Bu durum Osmanlılar için de geçerlidir. Osmanlı tebaasına adil davranmıştır ama devletin Türk devleti olduğu bilinir. Osmanlı, ne zaman ki, halkları arasında ‘adalet’i değil de eşitliği esas almak zorunda bırakıldı, yıkıldı. Çünkü adaletsizlik baş gösterdi.

Batılılar, güya sağlıklı bir yönetim için bize sürekli halkların ‘eşitliği’ni telkin ettiler, geçen yüz yıllarda. Tazimat’ın da, daha sonraki batılı telkinlerden beslenen diğer ıslahatların da ana hedefi eşitlikti; yani ‘hürriyet, uhuvvet ve müsavat’.

Hâlbuki bizim uzun ve adaleti temin etmek bakımından takdir görmüş bir geçmişimiz var. Zaten, doğulu toplumlarda eşitlik, doğaları gereği mümkün değildir. Doğuda hangi iki ‘eşit’ halkı kendi rızaları ile uzun süre bir arada tutabildik ki, bugün de tutabilelim. Hâlbuki adaletle yönetme bunu yapmıştır. İşte Abbasi, işte Selçuklu, Harizmşahlar ve Osmanlı…

Bugün yine ihtiyacımız birlik ve beraberlik olduğuna göre, yine adalete ihtiyacımız var demektir. T.C:’nin umdeleri, devlet ediş şekli, eşitlik ilkesine değil de adalet ilkesine dayanıyor olsaydı, ne şu acıları yaşayacaktık, ne de bugün yapmak zorunda kaldığımız değişikliklere ihtiyaç kalacaktı. Eğer rejimi yeterince insanileştirebilsek, yani kendisini farklı hissedenlere kültürel zenginliklerini yaşayıp sürdürebilecek fırsatı verebilsek –ki bu da ancak, ‘adalette eşitlik’le mümkündür- meselenin en ağır kısmını çözmüş oluruz.

Dolayısıyla, herkesin birleşip daha büyük ve etkili birliktelikler oluşturduğu bir zamanda, bizim, devlet duvarında ciddi gedikler açmamız, ne Türklerin işine gelir ne Kürtlerin lehinde olur! Mademki şu noktaya gelmemizde, ulusalcı ırkçı yaklaşımlar büyük rol oynadı, şimdi tersinden bir ırkçılığa pirim vererek, onların arzusu istikametinde düzenlemelere gitmek, yeni acılara kapı aralamaktır. Öyleyse, yeni bir anayasanın gündeme geldiği şu dönemde, yeni ayrılıklara zemin hazırlayacak fitnelere fırsat vermemek gerekir.

Biz millet olarak ‘aynı çatı altında kalalım, gücümüzü çoğaltalım, birliğimizi güçlendirelim’ diye açılım, tadilat ve yeni düzenleme yapalım derken, ayrılmanın bir ön kademesi olan Katalan veya Bask modellerini çare diye önermek yeni fitneler yaratır.

Doğu asla Batıya benzemez. Batıda bir fikir yıllarca fikir halinde kalabilir ama Doğu’da asla. O yüzden de Batılı toplumlar için geçerli olabilecek birçok öneri bizim için acı sonuçlar doğurabilir. Ülkeyi rahata, düze çıkaralım derken bir de bakarsınız ki, ülke tevaif-i mülük’e dönmüş, param parça olmuşuz!

Düzenlemeler ve açılımlar, ülkenin birlik ve beraberliğini korumak içindir; şurasını burasını ona buna peşkeş çekmek için değil. Hiçbir açılım, saçılım, en ciddi ihtiyacımız olan ‘beraberliğimize’ zarar veremez, vermemeli…

Şu iki modeli de öneren PKK’dır. Elbette PKK’nın da bir fikri vardır ve olacaktır. Ama unutmamak lazım ki PKK, bizim ulusalcılarımızın hatalarından doğmuş bir örgüttür. Bir ulusalcının yanlışlarını öteki ulusalcının teklifiyle nasıl tadil edebiliriz. Ulusalcı ırkçıların birbirinden ne farkı olabilir? Hele,  Kürtlerin İslamiyet’le şereflenmiş olmasını ‘Kürtler için köleliğin başlangıcı’ sayan bir zihniyetin yaklaşımları bizi ancak Zürdüştane bir ateşe sürükler. Allah muhafaza. Bir ırkçı yaklaşımdan kurtulalım derken, bir başka ırkçılığa prim vermek akıl karı olmaz.

Elbet şu meselelerin konuşulabilir olmasında PKK’nın payı vardır. Dolayısıyla muhatap alınmaya da hakkı vardır. Devlet bunu nasıl yapar bilemem ama yapacaktır, yapmalıdır.

İşte otuz yıl geçti. Onu muhatap almadık da ne oldu. Kendi aramızda çözebileceğimiz bir meseleyi uluslar arası bir probleme dönüştürdük, o kadar! Birilerinin ‘biz yakarız, biz yıkarız, biz güçlüyüz’ martavalları, 35 – 40 bin insanımızın canına mal oldu. Çözebildik mi? Hayır! Daha ne kadar insanımız ölürse çözülür, belli mi? Hayır! Demek ki oturup konuşacağız!

Tabii ki PKK ile de! PKK’nın işin içinde olmadığı bir Kürt çözümü artık hayal! İşi bu noktaya getirmeyecektiniz. Mademki geldi. İki yol var: Ya bu kan akmaya devam edecek. Ya da oturup huzur ve sükûnu birlikte oluşturacağız.

İşlerin bu noktaya gelmesi elbette ne Kürt halkının işidir ne Türk milletinin… Türk milleti adına hareket ettiği varsayılan ırkçı bir rejim ile yine Kürtler adına hareket ettiğini söyleyen çok katılımlı –başlangıçta Suriye, İsrail, Yunanistan, Ermenistan, Özellikle Almanya ve İngiltere vardı şimdi tüm dünya. Özellikle de tüm AB ülkeleri ve nihayet Amerika, bu örgüte mal can ve strateji desteği vermişlerdir-  bir terör örgütü…

Sonunda millet, kim haklı kim haksızı bir yana bırakıp şu meselenin kökten çözümlenmesi için değişimden yana oy kullandı mı?

Evet. Millet, riski göze alarak, üniter milli devlet yapısından çoğulcu bir devlet fikrine doğru ışık yaktı. Bu da Bediuzaman’ın rüyası idi.

Bahaeddin Sağlam beyin –ki iyi bir müfessir olması yanında aynı zamanda bir bilge kişi- de ifadesiyle Bediuzzaman’ın iki düşmanı vardı:  Biri dinsizlik, diğeri de istibdat (yani cuntacılık!)

Dinsizliği ortadan kaldırmak için Muhâkemât (sonra o açıldı ve Risale-i Nur oldu) adlı eserini yazdı: İstibdadı islam toplumundan kaldırmak için de Münâzarât’ı yazdı.

Onun iki de gayesi vardı:

Biri; Kur’a’nın layıkıyla anlaşılmasını sağlamak,

Diğeri de Osmanlı (bugün Türkiye Cumhuriyeti denilebilir) veya Âlem-i İslam içinde kalmaları şartıyla, Kürtlerin cehaletten, sefaletten ve adavetten kurtulmalarını sağlamaktı…

Yine birinci gaye için Muhâkemât’ı yazdı. İkinci gaye için Münâzarât’ı!

Öyleyse şu meselede, hükümet yeni dönemin reçetesini hazırlarken behemehal o eserlere dikkat etmesi gerekiyor. Özellikle MÜNÂZARÂT’a.

Münâzarât, tam bir asır önce, şu yaraların açılmaması için önerilmiş tedbirdi. Biz onu dinlemedik ve şu kadar badire açıldı başımıza. Şimdi onu bir reçete yapmalıyız ki, bir an önce şu yaralar kapansın!

Sayın Başbakanımız, Referandum sonrasında yaptığı Balkon konuşmasında Sayın Burhan Kuzu’ya yeni dönem için yepyeni bir sivil anayasa hazırlanması talimat verdi. Biz de ona binaen Sayın Kuzu’dan rica ediyoruz ki, Münâzarât’ı bir hukukçu olarak behemehal okusun. Zira artık iltihap tutmaya başlamış şu ayrılık yarasını tedavi edecek en iyi reçete orada öyle duruyor.

Hem o eserin bir gün ‘çare olacağını’ da haber vermiştir. Bakın, ‘Azametli, bahtsız bir kıtanın; şanlı, ali’siz bir devletin; değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi’ dediği Munazaratı’ndan istifade edileceğini nasıl haber veriyor:

 “Ey benden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş sessizce nurun sözünü dinleyen ve gaybî bir nazarla bizi temaşa eden (……)ler. Sizlere hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız.. “sadakte-doğru söyledin” deyiniz, böyle demek sizlere borç olsun. Şu muassırlarım varsın beni dinlemesinler, tarih denen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgraf ile sizin için konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır. Biz hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz; mazi kıtasına geçmek için geldiğiniz vakit mezarımıza uğrayınız, o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız, kapıcıya tembih edeceğiz, bizi çağırınız, mezarımızdan “henien leküm-helal olsun size” diye seslendiğimizi işiteceksiniz…”

Sayın Kuzu, o talimattan sonra artık inanıyorum ki,  Bediuzzaman’ın ‘sizlere borç olsun’ dediği insanlardan biri de sizsiniz. İstikbal ile bu günümüzü bağlayacak; bizi o yüksek asra uçuracak yasaların zembereği sizlerin elinizde. Bizi cennetasa o bahara erdirmekle siz mükellefsiniz.

Karşılığında da, o mübarek zatın sizi mezarından selamladığına şahit olacaksınız inşallah! Öyle bir zatın alkışını almak ne güzel!


(*) Herkesin milletini sevme hakkı vardır ve meşrudur. Meşru olmayan ırkçılıktır, Kendi milleti için başkasının varlığını yok saymaktır.

(**) Batılı modellerin neden bize örnek olamayacağını iyi anlamak için Mustafa Soykut’un, Bilgi Üniversitesi yayınları arasında çıkan Papalık ve Venedik Belgelerinde Avrupa’nın Birliği ve Osmanlı Devleti, adlı eserini okumak gerekir. Tamamen belgelerle konuşan harika bir inceleme…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir