Bir Ayasofya Kaç ‘One Minute’ Eder?

Aklımda ‘hadis’ diye kalmış bir cümle var.

 “Allah bir kavme gadab edince, kışını yaza, yazını kışa tebdile eder”  diye.

Son yıllarda bunu çok yaşıyoruz. Kış kışa benzemiyor, yaz da bir türlü gelmiyor.  Demek ki başımızda bir gadab var. Öyle olmasa, her bir şey toplumun huzurunu daha da bozacak bir hal ile tezahür eder miydi? Baksanıza yağmur gibi her bir yönü rahmet olan bir hadise milletin kâbusu oluyor.

Toplum bunu sorgulamıyor. Neden bu ‘tabiat’ zıvanadan çıktı, neden insanlığın hizmetine sunulmuş unsurlar ve mekanizmalar insana karşı öfkeli hareket ediyor diye sorgulamıyor. Esasında bugünümüz insanı -inançlısıyla inançsızıyla- nefsinin hevasını tatmin etmekle meşgul. Hiçbir meseleye ciddi eğilmiyor. Oysa biliyoruz ki ancak kul azınca, zıvanadan çıkınca tabiatın unsurları ona öfkeli davranır.

Pozitivist seküler düşünce, her şeyi camid, ruhsuz ve manasız bir derekeye düşündüğü için, eşyanın da bir ruhu ve bilinci olabileceğini; onun da bir emir tahtında hareket ettiğini aklına getirmiyor. Unsurları ve hadiseleri başıboş, başına buyruk zannediyor… Her şeyi tesadüfe veriyor.   O yüzden de ibret almasını bilmiyor… Üzerinde barındığı dünyanın da içinde yaşadığı mevsimlerin de birer mahlûk olduğunu, kendi hareketlerinden etkilenip farklı tepkiler verebileceğini akıl edemiyor! “Çevresel felaket” deyip geçiyor.

Her daim usul usul hareket eden ve mevsiminde gelen yağmurun, neden bir cinnet mustatiline dönüşüp başımıza ağdığının; sanki arkasından koşturan varmış gibi bir beldeye bir ay yetecek miktarı getirip bir anda bir semtin üzerine boca ettiğinin gerekçesini sorgulamıyor. “İklim bozuldu” diyor ama bundaki kusurunu görmüyor. Sadece gazların tuzların kullanılmış olmasını gerekçe gösteriyor. Küfrünün, nankörlüğünün, ahmaklığının, tanrı tanımazlığının, edep, haya, iffet bilmezliğinin bir etkisi olabileceğini düşünmüyor.

Şu topluma bir bakın. Cinnetsiz, cinayetsiz, fitnesiz, fesadsız, kavgasız bir günü kaldı mı?

Kimse ötekini ne dediğini duymuyor duymak istemiyor. Toplum kesim kesim, kısım kısım bölünmüş. Diğer toplumlarda demokrasinin ve insani erdemlerin varlığına delil sayılacak haller bizde bozgunculuğun ve nizaın gerekçesi yapılıyor. Bir kısmı Nuh diyor ötekisi peygamber. Ama asla ikisi bir araya getirilmiyor! (Sünni’si bir telden, Alevi’si başka telden çalıyor. Kürdü bir telden çalıyor Gürcü’sü[1] bir telden… Oysa memleketi bu ikisi idare ediyor!)

İki insan bile birbiri ile insanca konuşamıyor. İş hemen gelip paralelci/ iktidarcı kavgasına yahut yolsuzluk/hıyanet tartışmasına dönüşüyor…

İktidar her problemini pararlicilik yaftasıyla çözüyor. Muhalefet her problemin kaynağında Sayın Erdoğan’ı görüyor. Firavun ve taraftarları da bir zamanlar her felaketi Musa’nın uğursuzluğuna bağlıyorlardı. O dönemde de tıpkı bugünün Türkiye’si gibi gökler felaket yağdırıyor yerler bela ve musibet fışkırıyordu… Kan gibi kırmızı sular, çamurlar yağıyor, gökten çekirge sürüleri iniyor, nehirler taşıyor vs vs… Firavun ve avenesi, bu sıkıntıların Hz. Musa yüzünden başlarına geldiğini halka anlatıyorlardı, tıpkı bugün tarafların, her kusuru muhaliflerine atmaları gibi…

Toplumun aklına gelmiyordu ki, desin, “Ben zalim bir toplum olmuşum da bunları o yüzden başıma geliyor!” zaten diyebilselerdi o hale de düşmezlerdi ya, ne ise… Bela ve musibetlerden ders çıkaran bir Tek Yunus Bin Metta’nın halkı oldu tarih içinde. Diğerlerinin hepsi kendi gayz ve öfkeleri içinde helak oldular. Korkarım, güllük gülistanlık bir geleceği olan şu memleketin de başı bu ahmak ve ibret almasını bilmeyen kitleler yüzünden derde girecek!

 Yazık ki tarih bize göstermiş ki Cenab-ı Hak bir kavmi helak etmeyi murat ettiğinde böyle; biri ötekini dinlemeyen idarecileri onlara musallat ediyor. Toplum onların kavgasına taraf olarak katılıyor ve sonunda bedel ödeyecek olanın yine kendisi olabileceğini aklına bile getirmiyor. Ve yazık ki müstahak bir toplumu kimse Allah’ın Kudret elinden alamıyor. Güle oynaya hışmın içine dalıyor! Asıl kendisini toplaması ve düzeltmesi gerekenin kendisi olduğunu akıl etmiyor. Her birisi ötekinin peşine takılmış, onu mutlak doğru, öbürünü musibetlerin sebebi sayarak devam ediyor.

Böyle bir toplumu Allah ıslah etmez. Islah etmediği gibi tabiatın bütün unsurlarını da ona musallat eder. Nitekim Firavun kavmine de tabiat bütün unsurlarıyla musallat olmuştu… Bu gelenek, âlemin mizacında var nitekim.

Abdülkadir Geylani Hazretleri de Futûh el- Gaybı’nda bunu dile getirir. Kul azınca, hadlerini aşınca, yeryüzündekiler birbirine merhamet etmeyi bırakınca Azze ve Celle, hizmetine sunduğu mahlûkatı insana musallat eder.

İşte görüyorsunuz memleketin kavgasız bir günü yok. Fitnesiz, fesatsız bir demimiz kalmadı. Taraf taraf olup birbirimize musallat olmuşuz. Herkes ötekinin kutsalına saldırıyor. Kendi kutsalıyla ötekinin kutsalını yok etmeye çalışıyor. Ve sonunda tüm kutsallar -yapay ve gerçek tüm kutsallar- bundan zarar görüyor. İnanç sistemi ve din; Allah, Kur’an, din, İslam ve ahlak, ortalama insan nezdinde değer kaybediyor.

Biz yıllarca dindar insanlar iktidar olsun istedik. Dindar insanın kitaplardaki tanımlarıyla yönetilmek adına… Şimdi ortaya çıkan halden illallah edenler de var!  Şu on iki yıllık dönemde Müslümanlar adına elbette bir takım kazanımlar oldu fakat samimi itiraf etmeliyiz ki bazı meselelerde öyle değer erozyonları yaşandı ki insanın “keşke Müslümanlar iktidar olmasaydı” diyesi geliyor.

Ne oldu, nasıl bu hale geldik? Bu kadar mı tırlık ipliğiyle birbirimize bağlıyız. Başımıza yaz günü kar yağacak nerdeyse. Yağmurların acelesi var sanki.

Hz. Nuh, kendi kavmine, Rabbin ikramlarını hatırlatırken “O size yağmuru ‘midrarren’ yani tane tane, bir ölçüyle, toprağın ve çevrenin istifadesine yarayacak şekilde indiriyor” diyerek ibret almalarını istiyor. Onlar bunun ne büyük nimet olduğunu, göklerin ve yerlerin sularını bir anda nankör toplumun başına boca edince anladılar! O tufan dehşetinde gark olup gittiler.

Kuran “Matara Sevin” ifadesiyle yağmurun nasıl bir bela olabileceğini bize haber verir Furkan Suresi 40. ayette.

Böyle zamanlar bilenler için tevbe ve istiğfar zamanıdır. Samimiyet ve ihlas ile tazarru zamanıdır. İstiğfar hak edilmiş belayı savar insandan ve toplumdan. Zira Bela hak edilmeden gelmez. Allah bir toplumu bir insan yüzünden helak etmez elbet. Ama bir toplum zulmüne rıza gösterdiği bir zalim eliyle helak edilebilir. Yahut her fitne ve belanın sebebini bir şahsa yüklemekle kendini belaya müstahak kılar. Çünkü o zaman zulüm müşterek olur ve helak mukadder olur!

Biz bu halktan ve memleketten insanlık adanı ümitvarız. Beşer bir kere daha soluklanacaksa bunda bi milletin de payı olacak diye inanıyoruz. Ama bu gidişat hiç de hayra alamet değil.

Varsayalım ve umalım ki bu toplumsal çürüme ve tefessüh, filiz sürme sancısı içindeki danenin çürümesi gibi olsun. Çünkü çekirdek kendi varlığından geçmeden, kabukları ve kazuratı çürüyüp toprağa karılmadan çikirdekin içindeki rüşeym filize durmaz…

Bendeniz fakır, 214 -2018 yıllarının gevşek zeminli olabileceğini, yazmıştım birkaç kez. 2016’ya kadar bu memleketi parçalatmayın, 2015’i, 1915’e benzetmeyin diye de yazmıştım kendimce… İnşallah ibret alırız.

Çünkü ancak o zaman 1014 tüm hakikatleriyle tezahür eder. 2014, ümit ediyoruz ki “L-yüzhirahu aleddini kullih” ayetinin tecelli edeceği dönemin başlangıcı olsun. Zira bu ayetin matematik değeri 1435 (2014). Bu tür çıkarsamalar, bir tür teşviktir. Toplum da ona inanıp uygun adımlar atsa o da gerçekleşir. Yan gelinip yatılarak veya var olan kutsalları da tezyif ederek bu tür umutlar yeşertilemez…

Çünkü sağlam bir istikamet ve o yönde gösterilecek gayret, en büyük mukadderattan daha kıymetlidir! Mukadder olan, mukaddemeleri gerçekleşmezse olmaz. Ama toplum istikamet üzere gayret gösterse, kaderinde yoksa bile Allah halk edebilir ve eder!

SULTANAHMET’İ DOLDURMAK!

Başbakanımız Sayın Erdoğan bir caminin açılışında “Ayasofya ibadete açılsın!” diye bağıran kalabalığa yine “Siz önce Sultan Ahmet’i doldurun!” dedi.

Bu doğru bir yaklaşım değildir. Zira Ayasofya’nın açılması meselesi camiye olan ihtiyaçtan değildir. Bir kere o bir vakıftır ve vakfiyesinin tarsiyle muamele görüyor. İkincisi o bir sultanın sembolüdür. Batı hegemonyasının Müslümanlar üzerinde sürmekte olduğunun remzidir. Siz, Ruhban Okulu’nu açmak için çare arayacaksınız –ki bence açılmalı- ama intisabıyla övündüğünüz ceddinizin –Atanız demedim- size yadigâr bıraktığı Fethin sembolü Camiyi mazlum ve mağdur bırakacaksınız!  Hiç de büyümüş  bir Türkiye’ye yakışmıyor!

Hani One Münite, Mavi Marmara gibi şeylerle tefâhür ediliyor ya. İnanın bin tane one minüte bir Ayasofya etmez!

Türkiye’nin büyüdüğü güçlendiği falan söyleniyor ya. Buna delil getirmeye gerek yok. Açarsınız Ayasofya’yı göstermiş olursunuz aleme Türkiye’nin nereden nereye geldiğini! Zira Türkiye’nin bağımsızlığının ve kalkınmışlığının turnusulu Ayasofya’dır. Ayasofya orada öyle mazlum dururken Türkiye’nin bağımsızlığından söz edilemez! Biz bunu zaten kabullenmişiz. Açamayacaksanız, bari bizi heveslendirmeyin de başımıza yeni işler açmayalım!

Ben ummuştum ki Sayın Erdoğan onu ibadete açar ve mukadderatını değiştirir. Anlaşılıyor ki yapmayacak.

Cami’ye ihtiyaç yok demeye getiriyor ama kendileri Çamlıca’nın tepesine hiç de ihtiyaç bulunmayan yere en büyük camiyi diktirme işini aklına sığdırıyor.

Rahmetli Menderes’e de ısrar edilmişti “Ayasofya’yı aç!” diye. “Konjüktür müsait değl” demişti. Sonra da o konjöktür tarafından ortadan kaldırılmıştı. Talut – Calut kıssası kendi mecrasında akacak gibi görünüyor anlaşılan.

Rabbim bu milletin akıbetini hayr etsin! Amin!


[1]) Türk demiyorum. Çünkü ortada Türk diye bir varlık yok. Memleketin adının Türkiye olması burada hala Türklerin yaşadığını göstermiyor. 1910 salnamesinde Erbil’in yüzde 80’i Türkmen’di, 1913 salnamesine göre de Diyarbakır’ın yüzde 60’ından ziyadesi Türkmen’di!  Şimdi Erbil Kuzey Irak bölgesinin Kürt başkenti Diyarbakır da Kürdistan’ın(!) başkenti. Ortada bir devlet yokmuş gibi rahat hareket e diyorlar ama bir Türk devleti varmış da zulmediyormuş gibi de yakınıyorlar! Gerisini siz düşünün.

Evet, ortalıkta bir Türk kelimesi dönüp dolaşıyor. O da şunun için; geçmişin tüm kusurlarını ve her türlü kötülüğü ona yıkmak için! Kürde zulmeden biri lazım, Ermeniyi doğramış biri lazım, herkes iyi olduğuna bu kötülükleri yapan biri lazım. İşte Türk öyle bir gulyabani!. Öyle bir habis ruh ki(!) bu Türk, her pislik onun başının altından çıkıyor… Derdim kavmiyetçilik değil. İnanın. Ama herkesin her pisliği yapıp sonra kusurun, Türk milletine, Türk devletine atılması içime dokunuyor.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir