Bir Kaç Mesele

Farkında mısınız bu coğrafyada zaman ne kadar hızlı akmaya başladı. Hadiseler ne kadar hızlı değişiyor ve adeta bir çiçeğin, hızlı bir versiyonda açılımını izliyoruz.

Evet, ciddi gelişmeler oluyor.

Asırlık kinler, nefretler sevgiye doğru eviriliyor. Yüzyıllık bir kanamalı yara sarılmaya çalışılıyor.

Bölgenin şımarık çocuğu artık istediğini istediği zaman yapabilme küstahlığını yitiriyor.

Bugüne kadar, bize plan dayatanlar, şimdi plan dışı kalmamak için iş birliği öneriyor.

Bizimkilerin kazaen üretip, önce Suriye ve Yunanistan’ın sonra da Amerika, İngiltere ve Rusya’nın büyütüp beslediği, İsrail’in sürekli lojistik destek verdiği PKK örgütü çözülme sürecine giriyor.

Ve tuhaftır bütün bunlar aynı anda yaşanıyor.

ERMENİSTAN MESELESİ

Ermenistan meselesi, Türkiye’nin elini kolunu bağlayan bir problem. Uluslararası arenada sürekli önümüze sunulan, bayat, mide bulandırıcı bir aş. Şimdi görüyoruz, Türkiye -velev ki başka insiyatifler de şin içinde bulunsun- şu murdar ve fasid daireden çıkmak istiyor. Ve tepkilerden, meselenin hal yoluna girdiği de anlaşılıyor.

Haddi zatında bizler ve Ermeniler, tarihi doğru okuyabilseler, görecekler ki, bütün tarihleri boyunca Türkler kadar onlara dostane davranmış bir millet daha yoktur. Bizans karşısında neden Selçuklu ve Osmanlıların yanında yer aldıklarını şimdiki kuşak bilmiyor olabilir ama tarihlerini doğru bakmayı öğrenseler, dindaşları olan Bizanslıların onlara Anadolu’da neler yaptığını görecekler.

Fatih, boşuna mı Ermeni patrikliğini İstanbul’a taşıdı. Mağdurun, zalim karşısındaki duruşunu güçlendirmek içini.

Ermenilerin tüm acıları ve tüm acılı zamanları, Batılılarla yaptıkları işbirliğinden kaynaklanmış. 600 yıl boyunca Osmanlı onlara bir fiske vurmadığı gibi onları öz tebaası bilmiş. Bugün göğüslerini gere gere bir mimariden, musikiden ve Ermeni edebiyatından söz edebiliyorlarsa bu Osmanlı’nın onları kendinden bilmesi sayesindedir.  Ermeniler ile iyi geçinmenin her iki kavmin de lehine olacağının en iyi tanığı tarihtir.

Ermeniler ile aramıza problem, şımarmış Avrupa’nın Doğu’nun imkânlarını sömürmek maksadıyla şu topraklara gelip Ermenileri ayartmasıyla girdi. Onlar da bizimle birlikte tarihin kaybeden tarafı olmak istemediler ve galiplerin yanında yer aldılar. Bu huy da her millette az buçuk vardır.

Şimdi Türkiye, yeni bir geleceği kurmakla meşgulken, her zeminde önüne çıkarılan manileri temizlemek istiyor. Ermeni meselesi de onlardan biridir ve çözülmelidir. Türk düşmanlarının her zeminde bize karşı kullandıkları şu manivelayı kırıp atmak istiyor. Ve hakkı da var ki kırsın. Büyüyen ve gelişen Türkiye için, 3 milyon ermeni nüfusu problem olmaz, olmamalı. (Tabii tarihten dersler aldığımızı varsayarak söylüyorum)

İmdi, Ermenilerle aramıza sokulmuş husumeti kaldırma plan kimin olursa olsun bizim açımızdan hayırlıdır. Çünkü İslam ‘silm’dir ve ‘silm’ barıştır. Barış ortamı ise gelişmenin, büyümenin yegâne madenidir. Biz 3 milyon Ermeni’nin önünü ve yolunu açarak, bir buçuk milyarlık İslam âleminin huzurunu ve saadetini alıyoruz. Değer.

AZERBAYCAN KÜÇÜK DÜŞÜNÜYOR

Şu meselede Azerbaycan’ın mızıklanması doğru değil. Eğer yaşanan bayrak vs krizlerinde devletin bir dahli varsa, Azerbaycan küçük düşünüyor demektir. Onlara birilerinin gidip büyük düşünmeyi öğretmesi lazım… Çünkü Türk-Ermeni meselesinin çözümünden en çok Azerbaycan kazançlı çıkacaktır. Bunu tarih gösterecektir.

Yok, eğer o meseleler Azerbaycan devletinin işleri değilse, demek ki birileri Azerbaycan’ı küçük düşürmek istiyor. Yahut da Azerbaycan Ergenekon’u, ortalığı bulandırmak istiyor.

Türk hükümetini artık burada sıkıştırabilme kabiliyetleri kalmadığı için dışardan destek bulmaya çalışıyorlar. Azeri dostlarımız uyanık olmalı. İlham Aliyev, babasının Türkiye destekli bir grup tarafından devrilmek istendiğini henüz unutmuş olamaz.

Yok, eğer Azerbaycan, kendisine bu kadar candan ve yürekten davranan Türkiye hakkında hala tereddütler taşıyorsa o zaman da bize yazık. Kendimizi anlatamamışız demektir.

EVE DÖNÜŞ, CHP, MHP VE DTP

Beyler, kabul etseniz de etmeseniz de PKK denilen örgüt tasfiye oluyor. Bu kadar zamandır, şu kadar cinayetler işlemiş bir örgütün, ölümü zamanında kuyruğunu dik tutmaya çalışması sizi rahatsız etmesin.

Bu bir tasfiye hareketidir. Eğer dağda kalma imkânları kalsaydı, emin olun onlar hala dağda kalmaya devam ederlerdi. Ama artık o dağlarda kalamayacaklarını biliyorlar. Kalsalar da marjinal kalacaklar. Alamut kalesine sığınan Hasasmn sabah gibi ‘büyük bir nefret içinde’ varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla ister ‘gelip teslim olduk’ desinler, ister, ‘liderimiz öyle istediği için geldik” desinler fark etmez. Silah bırakıp sizin kanunlarınıza uymayı kabul ediyorlar ya, melse bitmiştir.

Bu millet, kendisine yapılan haksızlık ve zulümlerden dolayı bir milletten nefret etmek veya intikam almak muradında ise bunlar İngilizler, Fransızlar ve Ruslar olmalı. Hatta Bulgarlar ve Yunanlılar olmalı. Bir düşünün 1800’lü yılların sonlarını ve 1900’lü yılların başlarını. İngiliz ve Fransız oyunlarıyla, koca bir imparatorluk kaybettik ve 13 milyon insanımız telef oldu. Buna rağmen, yerimizden kalkıp centilmence onlarla el sıkıştık. Tarih budur ve böyle büyük millet olunuyor.

Dolayısıyla şu PKK olayını da bu millet hazmeder; yaralarını sarar ve onları da tıpış tıpış yeniden sisteminin içine alır. Siz küçük intikam kaygılarıyla hareket ederek mi bu milletin büyüdüğüne ve bu günlere geldiğine inanıyorsunuz? Bu sizi komik duruma düşürür.

Mamafih komiklikler de yok değil. En çok komiğime giden de, bu işin ‘kimin planı?’ olup olmadığı tartışması. Kimin planı olursa olsun, benim inisiyatifim çerçevesinde gerçekleşiyorsa mesele bitmiştir. İster Amerika teslim ediyor olsun, İster Kuzey Irak yönetimi ikna ediyor olsun, isterse bizimkilerin dirayetiyle olsun fark etmez. Anladılar, artık dağda da onlara huzur yok, teslim oluyorlar. Bu yeter. Böylece kanayan yaramız kabuk bağlıyor ya!

Benim anlamakta zorluk çektiğim bir iki konu var.

Birincisi Bahçeli’nin tutumu. Bahçeli, kesinlikle, büyük devletler kurmuş bir milletin lider bir evladı gibi hareket etmiyor. Acaba, Çelebi Mehmet’in, dağılmaya yüz tutmuş Osmanlıyı toplamak için, Bizans imparatoru ile yaptığı anlaşmaları bilseydi ne yapardı?

Yani biraz tarih bilincine sahip olan her ehli insaf, şöyle azim bir meselenin çözümünün ne kadar sancılı olabileceğini bilirdi. Eminim, Osmanlı’nın Celali isyanlarında ‘sergerdeleri’ (yani dönemin Apo’larını),  zaman zaman ülkenin başka bir yerine ‘düzen sağlayıcı’ olarak istihdam ettiğinden de habersizdir.

Bahçeli ya etrafındaki ‘günübirlik siyasetçiler’in gazına geliyor ya da gerçekten tarih şuuru ve tecrübesinden yoksun.

Hadi diyelim bu hükümete ve sayın Başbakana itimatları yok. Acaba en az 2 bin yıllık geçmişi ve geleneği olan Türk ordusunu da mı basiretsiz sanıyorlar?

Eğer öyleyse tam da bu yüzden, MHP ve Bahçeli işin içinde olmalı. Kendisini kenara çekmek yerine müdahale etmeli. Ortada duran ve kanayan yaraya birileri pansuman yapmak istiyor. Siz de diyorsunuz ki ‘sen ehil değilsin!” Peki, o zaman ehil olarak sizin müdahil olmanız gerekmez mi. “Hayır, ne karışırım ne karıştırırım” diyor. Yara kanayıp dursun mu böyle?

***

İkincisi Ahmet Türk!

Ahmet Türk, hala bir aşiret reisi acemiliğiyle hareket ediyor. Eğer DTP ülkenin partisi olma iddiasında ise, bu ülkenin bir partisi gibi hareket etmeli, tasfiye sürecine girmiş PKK’nın borazanı olarak değil! Bu, o partinin geleceği açısından da önemli. Çünkü Türk, çok nadir yaşanacak bir sürece lider olarak tanıklık ediyor. Şu süreci aklıselim çerçevesinde kullansa tarihe geçecek. Hem Türk tarihine hem kendi halkına büyük hizmeti olacak.

Elbette birileri şu mağlubiyeti başarı gibi sunmak isteyecektir. Esasında, teröre bulaşmış her insanın kanında vardır; mağlubiyete zafer edası vermek! Orada o kodeste, ‘ben hala ayaktayım’ görüntüsü veriyor. Müsaade edelim onurlarıyla mağlup olsunlar. Mesele gerçekten böyle ise bu kabul edilebilir bir taşkınlıktır.

Yok, eğer birileri DTP’ye rağmen, bir şeyler yapıyorsa bu, cidden tehlikelidir ve en ağır şekilde tepki almalıdır. Onlara, Apo’yu o parmaklıkların arkasında tutan iradeyi hissettirmek lazım.

Benim kanaatim şu ki, DTP’nin içinde barış olmasını asla istemeyen yerli yabancı çok sayıda ‘çakma’ PKK’lı var. İhtimal ki, MOSSAD’dan CİA’ya ve hatta bu bölgelerle ilgili menfaatlerinden asla vazgeçmeyen MI5’in elemanlarına varıncaya kadar bir yığın ajan -ve tabii ki uyuşturucu tüccarlarının paralı adamları dahil- Türkiye’yi kararından vazgeçirmek için çabalıyorlardır. İşte DTP’nin de onlara fırsat vermemesi gerekir, eğer cidden şu yaranın kapanmasını istiyorsa.

Bu problem ama şöyle ama böyle Müslüman Türk halkının arzu etiği şekilde son bulacak. Ahmet Türk de bu süreçten ya lider olarak çıkacak veya terör örgütünün siyasetteki taşeronu olarak tarihe yazılacak.

Baykal’a gelince. Sayın Baykal kaybeden taraf maalesef. Kendisi o rolü seçti. O yüzden de dayatmacı bir zihniyetin, halka rağmen abat olamayacağına tanıklık etmiş son temsilcisi olarak defterini kapatacaktır.

Elbette her demokraside muhalefet olacaktır. Ve muhalefet demokrasiler açısından iktidarlardan daha elzemdir. Türkiye şu sürecin ardından gerçek muhalefetini de ortaya çıkaracaktır eminim!

AB

Esasında AB, artık, birliğini korumaktan bile aciz hale gelmiş bulunuyor. Kartondan bir güç! Birinin onu itmesini bekliyor.

Kur’an’ı Kerimde bir ayet var “Velen tarda anke’l- yahudu vele’n-nasara.” (Sen onların öz milletlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın kılavuzluğu, erdirici kılavuzluğun ta kendisidir.” İlimden sana ulaşan nasipten sonra bunların boş ve iğreti arzularına uyarsan, Allah katından ne bir Velî’n olur ne de bir yardımcın) (Bakar, 120) der.

Kuran bazı şeyleri o kadar aleni anlatıyor ki, bu aleniyet onu görmemizi zorlaştırıyor. Ayette geçen “millet” ifadesini, ‘kriterler’ diye algılayabilsek mesele çözülecek. Şu illet kavramı, bizde farklı anlaşıldığı için, onun ‘AB Kriterleri’ni kast ettiğini fark etmeyiz. Sürünüp dururuz o kapılarda. Kriterlerin de sonu gelmez.

Ha Türkiye kendi insanına çok mu iyi davranıyor? Hayır elbette. Bugün en hızlı Hıristiyanlık karşıtları bile farkındadırlar ki, Batılı yaşam tarzında insana verilen kıymet bizdeki ile kıyaslanmayacak kadar insanidir, erdemlidir.

Bu bir realite! Ama bir realite daha var ki, o da AB’ın, güvenilir ve güçlü bir örgütlenme olmadığıdır!

Onu da Kur’an bize şöyle haber verir:

“Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları bir ve beraber sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.”

İşte AB böyle bir topluluk. Bizim politikacılarımız şunun farkında olsalar ve birazcık da Sultan II Abdülhamid’in politikasından nasipdar olsalar mesele bitecek.

Mesela, her oturumda Türkiye’yenin önüne kota koyan Yunanistan ve Kıbrıs için, Türkiye’nin yapabileceği bir şey yok mu? Şu burnumuzun dibindeki adalarda insanların huzurla yaşıyor olmasının dahi bir bedeli olmalıydı oysa!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir