Bir ‘Ömer Bin Abdülaziz Reformu’na İhtiyaç Var

Şu dönemlerde, aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık; karşıya tükürsem yel getirip yüzüme yapıştıracak diye mendilimin içine tükürüyorum. Tükürmesem midem kalkıyor dayanamıyorum.

Ne yapacağımı bilemiyorum. Çoğu yazılarım, zülf-i yâre dokunmaktan zülüflü baltacılara azık oluyor.

Ben de, zaman zaman eski yazılarımdan “siğadan geçmiş” olanları, içine yeni tatlar katarak bir kere daha önünüze koymaya karar verdim. İşte onlardan biri!

Bu yazı 13 Haziran 2011’de yazılmış. O zaman “İktidarı bekleyen kritik görevler…” adıyla yayınlanmış. Bu sefer ona bir iki küçük müdahale ile “Bir Ömer Bin Abdülaziz Reformuna ihtiyaç Var” adını verdim. Suya sabuna dokunmuyor. Merak etmeyin…

Demişim ki o zaman “demoralize olmuş ordumuzun morali derhâl ve acilen düzeltilmeli!” Şimdi bu vazife, farzı da aştı. Çünkü İslam dünyası, bu coğrafyada kimin söz sahibi olacağıyla ilgili bir kapışmaya doğru hızla sürükleniyor. Bu kargaşanın temel gayesi –hiç görünmüyor olsa bile- ya Anadolu’daki Türk iktidarına son verdirmek yahut da Türkleri bu coğrafyadan silmektir. Çünkü Büyük İsrail devletini gerçekleştirme planının önündeki tek mani, Nuh’un Çocukları diye anılan Türklerdir. Anadolu’da oturan Türkler, Tevrat’ın işaret ettiği, “kuzeydeki kavim kıran kavimdir”. O yok edilmeli… Yapılmak istenen budur. Haberiniz olsun.

Bazen, aklımla çözemediğim meselelerde, hayır olan neticeye varmak için Kuran’a müracaat ederim. Kalbimi şüpheden arındırır, Kur’anın bana yol göstermesini isterim. Elhamdülillah bugüne kadar kalbimi yatıştıracak bir yol hep göstermiştir.

Seçim sabahı yine öyle yaptım. Tabii ki kararımı vermiştim ama yine de ‘Kuran bana ne diyecek’ diye merak edip ona yöneldim. Gerekli ön hazırlıktan sonra rasgele açtım. Gözümü açtım, baktım ki parmağım Enbiya suresinin ilk ayeti üzerinde durmuş:

“Va’ktaraba  li’n-nasi hisabuhum…”[1] (İnsanlar için hasep vakti yaklaştı (fakat) onlar hala farkında değiller oyalanıp duruyorlar). İlginç. Tam benim seçimlere baktığım perspektifti bu.

O zamanlar referandum seçimleri vardı. Şimdi ise, İslamın mukadderatı duruyor önümüzde. Referandum bir dönemi bitirip yen ibir dönem başlatmıştı. İslam coğrafyasında yaşanan şu kavgalar da yeni bir dönemin hazırlığı gibi. Bir dönemin kapanıp ötekinin açılması, insanların gerçek anlamda kıyamet çağına girmesi olarak algılıyorum.

Esasında insanlık Hz. Peygamberin gelmesiyle birlikte kıyamet çağına girdi. O ne demişti, mübarek şehadet parmağı ile orta parmağını yan yana getirip, ‘kıyametle benim aram bu kadardır!’

Üzerinden 1432 yıl geçti. Ve yine ‘istikametle gittiği takdirde’ ümmetinin hâkim döneminin 1500 yıl olacağını haber vermiş. Kur’an ise Cenab-ı Hakk’ın ‘nurunu mutlaka tamamlayacağını’ (Saf, 8) bize bildiriyor. Sonra bir başka ayette “Ve eşrakatil ardu bi nuri rabbiha…” (Zümer, 69) diyerek Allah, yeryüzünün tamamının Rabbimizin nuru ile aydınlanacağını haber veriyor.

Birinci vaat belki bir parça İslam’ın yeryüzüne yayılmasıyla gerçekleşmiştir ama yeryüzünün tamamının Allah’ın nuru ile aydınlanması gerçekleşmemiştir. Bu da demektir ki önümüzdeki dönemde inananlar için – kısa da olsa- muhteşem bir dönem olacak.

Evet, hem de olacak! Hem Peygamberimiz haber vermiş, hem kalbi huşyar evliyullah hem de çağımızın maneviyat erleri… Haber vermişler ki kıyamet kopmadan önce imanın ve İslam’ın parlak bir dönemi yaşanacak.

İşte ben son dönemdeki siyasi ve sosyal olaylara (ve tabii şu anda İslam dünyasında yaşanan kargaşalara) o perspektiften bakıyorum.

Batı’nın Sevr Muahedesi’ni Osmanlıya dayatmasıyla başlayan ve bir tür İslam’ın sahneden çekilmesiyle sonuçlanan karanlık çağ, bu yüzyılın (21. yy) başından itibaren aydınlanmaya başladı. Tam da haber verildiği gibi…

Bilimin, Tanrıdan uzaklaşmak amacıyla kullanıldığı 18. yüzyıldan başlayan ve sonra komünistlik ve kapitalistlik diye iki tarzı hayat halini alan Deccal anlayışı (pozitivist modernizm), ilk darbesini Komünizmin yıkılması ve Darwinizmin temelsiz bir iddia olduğunun ortaya çıkmasıyla aldı. Büyük Deccalin güç kaybı 1980’li yılların sonunda başladı. Artık dünyadaki itibarı (kapitalizmin de komünizmin de, bilimin tanrı tanımazlığı da) her gün biraz daha azalıyor.

Deccalin İslamlar içindeki temsilcisine ise eskiler ‘Sufyan’ demişler. İslam dünyası Süfyanın soluğunu 1293 (hicri)’ten itibaren ensesinde hissetmeye başladı. Sevr dayatması ile mücessem bir tehdit halini aldı. Ve sonra bağımsızlığımızın kabul edilmesine karşılık biz de ona (Süfyana/modernizme) kucak açtık.

Bizi diğer İslam yurtları takip etti. Sonunda tüm İslam yurtları da Deccalizmin etkisi altına girdi. Ataları dindar olan bir yığın Müslüman, ‘kahrolsun şeriat’ diye gösteri yapar oldular. İslam irtica, Müslüman mürteci, din gericilik oldu. Her kavim, İslam’ın şeref levhalarına yazılmış dönemlerinin hatıralarından kendini kurtarma derdine düştü. Türkiye’de birileri Kur’an’ı (haşa) 14 asır önce uydurulmuş hurafe diye lanse etti…

Sonunda o Süfyan da hükmünü icra etti ve tıpkı Büyük Deccal gibi yok olma sürecine girdi. Her iki deccalın da, her biri bir dönem anlamına dört günü oldu. Birinci dönemlerinde üç yüz yılda yapılamayacak işleri yaptılar. İkinci dönemlerinde 30 yılda yapılamayacak işleri bir gecede gerçekleştirdiler. Üçüncü devrelerinde bir yıl, dördüncü devrelerinde bir haftada yapılamayacak işleri bir gecede gerçekleştirdiler.

Ve sonra o devirler de geldi geçti. Tam da haber verildiği gibi 80’inci yaşında diz çöktü. Adileşti. Bir günü bir gün dönemine girildi. İplerin hala kendisinin elinde olduğunu göstermek için bir takım darbe marbe teşebbüslerinde bulunuldu ama bir şey yapamayacaklarını anladılar…

2003, İslam deccalizminin (Süfyan’ın) aczini itiraf edeceği zaman olarak bildirilmişti ve tam da öyle oldu. Artık, zaman ve şartlar İslam’ın lehine çalışacaktı.

Nasıl ki geride bıraktığımız üç yüz yıl içinde her yenilik ve her güzellik Hıristiyanlığın hanesine yazıldı, bundan böyle iyilik ve hayır İslam defterine yazılacaktır inşallah. Bu söylediklerimin hak olduğunu yaşı 35’in altında olanlar yaşayacaklardır. Gidişat o yönde. Siz şimdi yaşanan kavga ve karışıklıkları kışın sert ve şimşekli yağmurlu, fırtınalı zamanlarına benzetir. Çünkü o kargaşa baharın hazırlığıdır!

Bizim iklimimize bahar geldi (, geliyor). Bağı, bostanı görmenin, varsa duvarlarının yıkık dökük yanlarını tamir etmenin zamanıdır. Devleti yeniden kurmanın, müesseseleri yeniden gözden geçirmenin zamanı…

Bu da demektir ki önümüzdeki dönem iktidarına çok işler düşüyor.

Bir kere acilen, demoralize olmuş ordumuzun hemen ve derhal moralinin düzeltilmesi için girişimlerde bulunulmalı. Ve bütün levazımatının yerli yapım olacak şekilde yeniden oluşturulması gerekiyor. İleride yaşanma ihtimali bulunan büyük badireleri – ki ucunu göstermeye başladı-, bu milletin sağ salim atlatabilmesi için güçlü bir orduya ihtiyaç var. Elbette ki bu orduya yeni bir yüz, yeni bir misyon ve hedef belirlemek de şart. Bunun yolu da acilen, askeri müfredatın yeniden yapılandırılmasıyla mümkündür.

Türk ordusu, bin yıldır Kur’an’ın ve hakkın bayraktarlığını yaptı. O zamanlar, dünyanın dört kıtasında onun nal sesleri duyuluyordu. Sonra deccal çağı geldi. Ona denildi ki ‘senin vazifen onun düzenini korumaktır’. O da vazifesini yaptı. Hem de kendisinden beklenenin de üstünde bir gayretle…

Esasında Türk ordusu budur. Yeter ki bir şeyi gaye edinmesin. Onu en iyi şekilde yapar. Ona ‘modernizmi koruma görevi’ verildiği için 80 yıldır onu yapıyordu. Şimdi yeni bir gaye ve hedef verilmeli. Bu gaye ve hedef, Türk milletinin sedasını, istikbalin en gür sedası olacak İslam’ın sedasıyla birleştirmek olmalı…

Bilindiği gibi, Deccal düzeninin yıkacak olan ‘İsa’dır. Fakat o gelmeden önce ‘Mehdi’ onun adına bir takım ön çalışmalar yapacak ve bir program hazırlayacak. Onun hazırladığı programı hayata sokacak olan İsa aleyhisselam, Deccali yok edecek… Bu, meselenin sembolik anlatımıdır. Tabii bu isimlerin ismen ve cismen de temsilcileri olacak. Fakat hayat pratiği olarak bizim bundan anlamamız gereken şudur:

Tanrı tanımaz bilim, sonunda Yaratıcı ile buluşacak ve bilimin, inançsızlığa hizmet ettirilmesi sona erecektir. Bilim yeniden inanç ile, insanlık da yeniden Rabbi ile buluşacaktır. Genel anlam denilebilir ki vahyin hakikatine teslim olmuş bilim sayesinde insanlık, imanın gücünü de yanına alarak, yeni ve son derece adilane bir dönem yaşayacak…

Elbette bir milletin böyle bir şeyi gerçekleştirebilmesi içini, arka planda. Ona destek verecek yüksek kabiliyetli bir orduya ihtiyacı var.

Nitekim, tıpkı din ve siyaset âleminde olduğu gibi, askeri âlemde de bir mehdi çıkacağı haber verilmiş. Askerî âlemde çıkacak mehdinin vazifesi, ‘hakkın ve İslam’ın ordusu’ iken ‘paganist bir modernizemin savunucusu’ haline getirilen orduyu yeniden asli vazifesi ile buluşturmaktır. Bu da yukarıda temas ettiğimiz gibi ancak, müfredatın yeniden tanzim edilmesiyle olur ki bu dahi gerçekleşecek inşallah. Çünkü rivayetlerde haber verilmiş ki, “ordu dizginin onun elinden alacak, hatasını anlayacak ve yapılan tahribatı tamir edecek…”

***

İktidarı bekleyen ikinci ve daha mühim bir vazife de sağlıklı gıda temini konusudur. İnsanlık büyük bir kavgaya doğru sürükleniyor. Bugün mevcut bütün devletler baş döndürücü bir hızla nüfuslarını besleyecek gıda temini için plan ve proje üretiyorlar. Afrika’nın arazilerin büyük bir kısmı şimdiden kiralanmış durumda. Önümüzdeki dönem sömürgeciliği, gidip işgal etmek şeklinde değil, arazilerinin kiralanmasa şeklinde olacak. Birileri gelip sizin toprağınızdan ve sularınızdan yararlanarak kendi halkları için gıda üretecekler. Siz de onlara karın tokluğuna hizmet edeceksiniz…

İşte insanlığın önündeki en ciddi meselelerden biri de bu!

Türkiye de hiç ama hiç vakit kaybetmeden, 2040 civarında 93 milyon olacak nüfusunu kaliteli besleyebilmek için şimdiden tarım ve hayvancılık açısından kendi topraklarını yeniden planlamalıdır.

Ve tabii su! İnsanlığın en çetin savaşları, Mülk Suresi’nin de -son iki ayet- işaretiyle su üzerine olacak!

Bu mülkün, yani dünyanın en son iki problemi, asayişi temin etmek ve temiz su bulmak üzerine olacaktır ki ikisi de imkânsız bir hal alacaktır. Onun için işin farkında olanlar şimdiden temiz suları kiralamaya başladılar. Ben size bir tek örnek vereyim, gerisini siz düşünün. Bugün yeryüzünde içilebilir suların yüzde 25’ini İsrail kiralamış durumda… Türkiye’nin ise içilebilir sularının büyük bir kısmı yabancıların elinde…

İktidarı bekleyen bir diğer temel mesele ise kalplerin telifidir…

Siyaset ve tarafgirlikle millet efradının kalpleri arasına ekilmiş nefret ve düşmanlıkların temizlenmesi ve yüreklerin barış ve huzur ile yeniden buluşturulması şart. (Bu yazı kaleme alındığında (2011) kalpler arasındaki nefret daha bugünkü kadar da derinleşmemişti. Ve paralelcilik falan da henüz yoktu. Şimdi kalplerdeki nefretten dolayı nerede ise ülkenin üzerine karabasanlar inecek. Şu mesele çok acil bir şekilde çözülmeli ve yaralar sarılmalı…)

Türkiye’nin acilen bir ‘Ömer bin Abdülaziz reformu’na ihtiyacı var. Bilindiği gibi Ömer bin Abdülaziz’e gelinceye kadar, Emeviler, minberlerde Ehl-i Beyti  ‘isyancılar’ olarak lanse edip küfürler yağdırıyordu. Onların hâkim olmadığı yerlerde ise her Cuma hutbesinde Emevilere lanet okunuyordu. Bu melun geleneğe son verdiren Emevi Halifesi Ömer  bin Abdülaziz’dir ki hutbelerde Hz. Ali’ye ve ehli beyte hakaret edilmesini yasaklamış, kendisi de ehli beyte ciddi muhabbet etmiştir..

Maalesef şu son dönem seçim süreci -liderlerin seviyesiz tartışmaları yüzünden- (hele de şu paralelcilik), Türk toplumunu birbirine karşı nefret duyan bir yığını haline getirdi. İşte iktidarın ne pahasına olursa olsun başarması gereken bir diğer görevi de birbirinden nefret eden bu ‘kalplerin telif edilmesi’ olmalı. Her ne kadar bu saydıklarım içinde en hafifi gibi görünse de en zoru ve en gerekli olanı budur. Eğer biz milli kalbi tamir edemezsek, ne güçlü bir ordu bu milletin birlik ve beraberliğini koruyabilir ne güçlü bir ekonomi… (Zaten bugünlerde ekonominin da hali hal değil) Dolayısıyla iktidarı bekleyen en kritik ve en can alıcı vazife budur! Yani kalplerin yeniden telifi!

Mevlana’nın “hem dılî ez hem zebânî bihterest” dediği gibi “kalplerin birlikteliği, gönül birliği dil birliğinden daha güçlü bir bağdır’ toplumun bekası açısından.

İslam dünyasının hızla bir kargaşaya doğru sürüklendiği şu günlerde sizinle bu hissiyatımı paylaşmak istedim…

Selam ve dua ile…


[1]) O zaman seçimdi yaklaşmakta olan, şimdi de İslam aleminin herc ü merci!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir