Böyle Giderse Ne Olacağını Bilmem ki Nasıl Söylesem?

Bazı şeyleri anlamakta zorlanıyorum. Anlamamama yardımcı olursanız sevinirim.

Mesela;

1-Yargıtay başına buyruk kararlar veriyor. Herkes de biliyor ki bu kararlar ideolojik

Peki, öyleyse neden Yürütme buna uyuyor?

Yargıtay, kanuna uymak ve kanunun üstünlüğünü tanımak zorunda değilse, onun keyfi kararlarına neden millet uysun, yürütme uysun?

2- HSYK, görevinin tanımını ‘anayasa’dan alıyor. Ama sonra dönüyor Anayasa’yı hiçe sayan işler yapıyor.

Mensupları hakkında son derece keyfi muamele yapabiliyor, adliye ve yargıya tamamen ideolojik müdahaleler yapabiliyor ve pervası da yok?

Peki, hükümet (icra) neden ona uyuyor.

Yürütme ile Yargı denk kuvvetler ise neden ‘yürütme’‘Yargı’yı hem de Anayasaya açık açık aykırı olduğu halde dinlemek zorunda. Yürütmenin ‘anayasa’ya aykırı bir hareketi olduğunda Yargı bunu ters yüz edebiliyor da, neden yürütme, yargının ‘adil olmayan, tamamen ideolojik ve keyfi muamelelerine’ hayır diyemiyor!

Tamamen keyfi muamelelerle hâkim ve savcıların kaderiyle oynadığı, dilediğini haksız bir şekilde meslekten bile men edebildiği, kanıta ihtiyaç bırakmayacak kadar açık ve net bir şekilde ‘taraf tuttuğu’ ortaya çıktığı halde, icra, neden yine de onların keyfi tasarruflarına boyun eğiyor?

Yoksa Kırmızı kitap, ‘kanun, onu icra edenlere uygulanmaz’ diye bir kural da mı içeriyor?

3- Ergenekon soruşturması kapsamında bir yığın insan içire alındı. Yolunu bulanlar, çıkmayı başardı. Sahipsiz garibanlar da içerde kaldı.

Hiçbir askerin yargılanamadığı, bir kısmının hakim önün bile çıkarılamadığı, tesadüfen içeriye alınan bir kısmının ise bin bir özür ile dışarıya salıverildiğini gören diğer Ergenekon sanıkları neden isyan etmezler?

Bu kadar çifte standartlı bir adalet sistemi tarafından alı konulmak ve yargılanmak nasıl mümkün olabiliyor? İnsan vicdanı nasıl buna tahammül edebiliyor?

Mesela Veli Küçük veya Doğu Perinçek yahut Tuncay Özkan, Çetin Doğan’dan veya serbest bırakılan Seyfi Oktay’dan yahut mahkemeye bile getirilemeyen malum bir takım askerlerden daha ağır ne yapmış olabilirler, merak ediyorum?

Değilse, bu keyfi ve küfrî yargı sistemine alıp insanları teslim eden polisler nasıl hesap verecek?

Milletin canına, dinine, vicdanına kast eden, mülkü atalarının çiftliği gibi talan edenlere bir şey yapılamazken, cadde, sokakta kapkaç yapanlara neden müdahale edilir?

Öfkesine mağlup olup bir cinayet işleyen bir adamın ruhu, camideki insanları bomba ile yok etmeyi tasarlayabilecek kadar halkına kin ve nefret besleyen bir askerden daha mı sapık ki birine müebbet veriyorsunuz, diğerini salıveriyorsunuz?

5- Sayın Ümit Boyner, “ben çocuğumu güneydoğuya göndermek istemiyorum” demiş haklı olarak.

Neden?

Çünkü güneydoğu’da yaşanmakta olan kanlı mücadelenin, ne “bir vatan savunması” ne de bir “ayrılıkçı isyanı bastırma hareketi”olduğu, aksine, belli bir kesimin, Türkiye’de kurdukları saklı tiranlıklarını sürdürmek için uyguladıkları pis bir oyun olduğu görülmeye başlandı.

En son olarak, APO’nın eski sağ kolu ve kriptosu olan bir zat, PKK’nın, Ergenekon çetesinin bir uzantısı olduğu –ben, bölgede uzun süre emniyet genel müdürlüğü yapmış rahmetli eski kayınpederimden duyduğum hatıralardan biliyordum, yazıyordum- ve İmralı üzerinden kontrol edildiğini iddia etti. Kimse de yalanlamadı.

Hatta dedi ki o zat, “Eğer Apo’nun eski sevgilisi Kesire Öcalan konuşursa Türkiye’de yer yerinden oynar.”

Şimdi soruyorum

a) Neden kimse merak etmez Kesire hanımın kutusunda sakladığı sırları

b) Peki diyelim, bir gün, bütün bu yaşanan kanlı mücadelenin bir oyun olduğu, içinde ‘vatan millet, Sakarya’ namına hiçbir hakikat bulunmadığı ortaya çıksa, yavrusunu kaybetmiş anaların önüne, kim çıkacak hesap vermek için?

c) Bu insanların ne gazi ne şehit olduğu, birilerinin satranç oyununda piyon gibi kullanıldığı anlaşılırsa bu şehitlerin durumu ne olacak?

Bunlar hakiki şehit mi sayılacak, yoksa ne? Bu yavrularımızın hesabını, İlker Başbuğ’dan mı, Çetin Doğan’dan mı, Büyükanıt’tan mı, Demirel, Ecevit, Özal, Erbakan ve Baykal ve Erdoğan’dan mı soracağız?

Kim hesap verecek? Merak ediyorum, bir gün, bugün ve dün yaşanan acıların kitabı açıldığında bu millet kimden hesap soracak?

6- Bülent Ersoy “çocuğum olsa askere göndermem” dediği için sürüm sürüm süründürüldü. Perihan Mağden, ‘askere gitmemek için ‘vicdani red’ hakkımı kullanırdım’ dedi diye Sistemin Tanrısının (Firavun-/Nemrut) hışmına uğradı. Ama şimdi o tanrının bir nevi hizmetkârı mesabesinde olan ‘Müsesses Sermaye’nin başındaki insan (yani Kurun) ‘ben çocuğumu asker olarak güneydoğuya göndermek istemiyorum’ diyor.

-Peki vatandaş neden hala çocuğunu kınalı kuzular gibi allayıp pullayıp düğüne gönderir gibi asker ediyor?

Anlayamıyorum. Anlayamıyorum ama yine de tıpış tıpış uyuyorum. Ne tuhaf bir hal?

Bazen zihnimin sorgulamaları karşısında insan olmaktan utandığımı hissediyorum. Aczim beni ağlatıyor. Hz. İbrahim “Hasbunallah ve ni’mel vekil’ cümlesini keşfetmeseydi ne yapardık bilmem, zalimlere karşı?

Zalim olmaktan Allaha sığındım hep ama mazlum olmak da dayanılır gibi değil.

Kuran, ‘Allah hiçbir zalimi iflah etmez’ buyuruyor.

Bizim de başımız millet olarak dertten kurtulmadığına göre demek ki ciltler dolusu zulmümüz var ve ha bire de yenilerini yazıyoruz yahut yazılmasına seyirci kalıyoruz. Ya işleyerek, ya iştirak ederek, ya seyirci kalarak zulme ortak oluyoruz.

Ceremesini de hep birlikte çekiyoruz. Bugün yaşadıklarımız dünün bedelleri. Bugün işlenen zulümleri kim bilir nasıl ödeyeceğiz?

BİR KISSA

Bizim köylerde bir kıssa anlatılır. İhtiyar adamın biri Yassı Pınar’ın başında oturmuş istirahat ediyormuş. Atını da kenara bağlamış.

Birden sazlıkların arasından bir genç çıkıvermiş ve atı çözüp yularından tutmuş. Demiş ki:

-İhtiyar ben senin bu atını alacağım. Bunun ceremesini en geç ne zaman öderim.

İhtiyar “en geç kırk yıl içinde ödersin” demiş.

Genç kırk yıl çok uzun zaman, ben atını alıyorum, deyip bir sıçrayışta ata binip mahmuzlamış.

İhtiyar çaresiz, kalkıp köye (Kerküt köyüne) doğru yürümüş. İncirli Pınar’ın oraya geldiğinde –iki pınarın arası normal yürüyüşle 20 -25 dakikadır- bakmış ki atı oralarda yayılıyor. ‘Allah Allah ne oldu ki delikanlıya, niye bıraktı atı acaba’ derken bakmış bir inilti.

Varmış bakmış o delikanlı hendeğin içinde kan revan içinde inliyor. At onu üzerinden atmış tekmeleyip bırakmış…

İhtiyar,  “ne oldu evladım” deyince delikanlı ”İhtiyar, bilmem neyimi ne yaptın ihtiyar. Hani 40 yıl sonra çıkacaktı ceremesi!” deyince ihtiyar:

Oğlum ben senin yaptığın için söyledim. Babanın ne halt ettiğini nereden bilirdim ki? demiş.

Evet dedelerin işlediklerini çocuklar öder, torunlar öder. Biz  1930’larda, 40’larda, 60’larda işlenenlerin cezasını böyle ödüyoruz. Bizden sonrakiler ne yapar bilmiyorum.

Bugün yapılanlara millet dur demezse, ‘adaletsizliği ortadan kaldırmaya çalışanlar’la ‘ona mani olanları’ aynı kefeye koyarsa, gelecek nesillere, bugün yaşanmakta olanlardan daha ağır faturalar bırakmış olur.

Benden söylemesi. Söylemek kolay, yapmak zor… Ama unutmayın. Allah, alınması gereken intikamı almadıkça hiçbir kavmi salıvermez.

Hak etmedikçe de huzur vermez!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir