Bu Askeri Kim ve Nasıl Eğitiyor?

Geçtiğimiz Perşembe günkü geç kaldığım bir randevuma ulaşmak için apar topar evden çıkarken kapıdaki gazetelere bir göz attım. Zaman’da bir fotoğraf dikkatimi çekti.

Birinci sayfada göbekten verilmiş:

Cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı ve genelkurmay başkanı yan yana oturmuşlar. Dördü de kahkaha ile gülüyordu.

Heyecandan elim ayağım dolaştı.  Haberleri izleyemediğim şu birkaç gün içinde bir mucize mi olmuştu? Bu bir rüya mı idi yoksa?

Kendimi çimdikledim. Hayır! Dördü de öylece, sevimli, mütebessim, kendinden emin ve aynı şeye bakıp gülüyorlardı.

Sevinçten ağlayacaktım! Böyle bir tabloyu yaşamayalı yıllar mı yoksa asırlar mı oldu desem?

Umutları, heyecanları  ve sevinçleri birleşebilmiş liderler! Ne kadar özlemişim böyle bir tabloyu!

Asık suratlar, birbiriyle selamlaşmayan liderler, sivile tepeden bakan askerleri göre göre bu güzellikleri unutmuşuz.

Heyecanla resim altını  okudum. Meğerse uzun bir hizmetin ardından mesleğine veda eden Deniz Kuvvetleri Komutanımızın esprileri imiş onları öyle güldüren!

Anlattıklarını okuyunca, ben de tebessüm ettim ister istemez. Ve aynı anda dilimden şu kelime döküldü:

– Sen eli öpülecek bir adammışsın sevgili Metin Amiralim! Kendini alaya alarak da olsa şu insanlara insan olduklarını hatırlattın ya! Bize uzun zamandır hasret kaldığımız bir fotoğraf karesi armağan ettin ya! Bu milletin sana verdikleri, ananın ak sütü gibi helal olsun!

***

Gazeteyi katlayıp kenara bıraktım. Başka haberlere bakıp güne keyifle başlamama vesile olan şu fotoğraf karesini bulandırmak istemedim.

Kendisi ile buluşmaya gittiğim arkadaşın makamında, sportif, iri yapılı, düzgün konuşan ve salaş giyimli biri ile tanıştırıldım. Mete komutan diye tanıtıldı. Konuşuyordu. Dinledim. Belli ki, kavganın tam içinden çıkıp gelmiş. Tanık olduğu olayları anlatırken, kendimi Fatih’in fedaisi Kara Murat’ın serüvenini dinliyormuşum gibi hissetim.

Atmıyordu. Çünkü kendisi ile röportaj yapıyorlardı. Adıyla sanıyla başından geçenleri anlatıyordu.

***

Saat 12.30’da girdiğim stüdyodan saat 17.00’de çıkabildim. Kendimi eve attım.

İftar hazırlığı şu bu derken, iftar sofrasına oturduk. Kayınbiraderim “Ya duydun mu enişte manyak bir komutan askerini bombayla parçalamış!” dedi. Onun askerde çektiklerini bildiğim için, söylediklerini o abartılı anlatılardan biri sandım. Aldırmadım. Daha doğrusu intikal edemedim, ‘ne alaka?’ deyip geçtim.

Sonra nasıl olduysa kanalın birinde olayın anlatıldığını görünce şok oldum.

“Nasıl yani”, dedim, “Bir teğmen, askerini el bombası ile öldürmüş öyle mi?”

Bir teğmen, ceza olsun diye askerinin eline pimi çekilmiş bombayı veriyor ve ölümüne sebep oluyor. Sabaha kadar uyuyamadım.

Sabah olayı daha iyi anlamak için gazetelere daldım. Taşgetiren’in yazısını  okuyunca:

“Manyak herif! Allah belanı versin!” demek geldi içimden ama onun eğitimli bir asker olduğunu düşününce vazgeçtim. Çünkü o bir askerdi ve disiplin üzerine eğitim almıştı.

Daha küçücük bir çocuk. Geçtiğimiz Haziran’da mezun olmuş bir teğmen! Güya nöbette uyuyanlara ders vermek istemişmiş!

Bir anda çocuğa kızmak yerine onu o hale getiren eğitimi sorgulamak geldi içimden. Kendisine emanet edilen bir ere böyle insafsız davranacak merhametsiz bir askere kim evladını teslim etmek ister ki!

Aman ya Rabbi! Bir düşünün  şöyle bir kendinizi. Komutanınız elinize pimi çekilmiş bir bomba vermiş ve hayatınız parmaklarınızın gücüne havale edilmiş!

Kazıklı Voyvoda da öyle yapardı. Ceza verdiklerini kazığın üstüne oturtur, yukarıdan da bir ipe tutundururdu. Sonunda kollarının gücü kalmadığında kazık adamın makatından girer ve gırtlağından çıkardı.

***

Bu nasıl bir insan?” demek abesti. O bir askerdi ve özel yetiştirilmiş olması beklenirdi. Başkasına disiplin dersi verirken kendisi de gerçek bir disiplin sahibi olmalıydı. Nasıl bir eğitim almıştı ki, disiplin fikrini Frankeştaynlık mertebesine vardırabiliyordu!

Biz asırlardır ordumuzu peygamber ocağı biliyoruz. Biliyoruz ki, Türk ordusu savaşta şahindir, barışta güvercin. Kendisine sığınmış can düşmanına bile şefkatle davranabilecek tıynettedir. Kendisine emanet edilen her bir ‘Mehmed’i de ‘öz evladı’ bilir.

Fakat bu bir canavar! Bu canavarlıktan daha büyüğü ise, bu faciaya kaza diye rapor veren zihniyet! Evet teğmen tutuklanmış. Elbette tutuklanacaktı. Peki, neden bu durum, milletten saklandı? Neden olaya kaza süsü verildi?

‘Özrü kabahatinden büyük iş’ diye bunu derler. Çünkü böylece, gerçekten kaza olabilecek hadiseler de “müttehem” hale geldi. Demek ki kaza olarak rapor edilen olayların içinde böyle sadist askerlerin insafsız infazları da var. Hayır diyebilir misiniz? Artık, “bu teğmen bir tek örnektir” diyebilir misiniz artık?

Asla! Birileri de çıkar güya orduyu lekedar etmek için önerge verir, soruşturma başlatır!

***

“Bunları kim yetiştiriyor, nasıl yetiştiriyor, kim bunlar?” diye araştırırken karşıma sevgili Behiç Kılıç’ın yazısı çıktı:

“Kemal’in Askerleri!” diyordu.

Zihnim “hayır” dedi, “bunlar ‘kemal’in askeri olamaz”!

Ben zannettim ki, Behiç Bey, teğmeni eleştirmiş. Meğerse Büyük Taarruzu anlatıyormuş, ‘Kemal’in Askerleri’ başlığıyla. Tabii Nazım Hikmet’ten de alıntı yaparak.

Behiç kardeşim yanılıyordu. Hiç kusura bakmasın o gün Mustafa Kemal’in yanındakiler, ‘Kemal’in Askeri’ falan değillerdi. Allah korkusu ile yetiştirilmiş Osmanlı Türk Askerleri idi! Peygamber Ocağı’nın askerleri idi. Mustafa Kemal de o ocağın yetiştirmesiydi!

O Kemal’i de Kemal’in o günkü askerlerini de yüreğinde Allah korkusu taşıyan, komutasına verilen eratı,  milletin ve Allah’ın emaneti bilen yüksek seciyeli, asil Türk komutanlar eğitmişti.

Çanakkale’yi onlar geçilmez yaptılar. Yokluk ve kıtlık içinde İstiklal Harbi’ni onlar yaptılar. Orada o uçta Mustafa Kemal ile birlikte boşluğa uçmaya hazır olan askerler de onların yetiştirdiği erlerdi. Her birinin iman dolu yüreği, vatan için bir serhaddi! Şehadet ‘uçmak’tı onlar için çünkü!

Onlar, Yahya Kemal’in de işaret ettiği gibi ‘İslam’ın son ordusu’nun eratıydı. Bunlar ise Cumhuriyetin! -ki Mustafa Kemal ile şu teğmeni aynı satırlarda anmak dahi günahtır!- Bunlar Kemal’in filan askeri değil, olsa olsa  ‘Kemalist laikçi kafaların’ yetiştirdiği terminatörlerdir!

Kendi halkına tepeden bakan; dinini irtica, ibadetini hurafe sayan asker bir tek bizde var çünkü!

O yüzden o teğmene kızmak hatadır. Onun yetiştirenler, ona halkının inancını, imanı ve dini‘irtica’ diye telkin etmişler. Halkının büyük bir kesimini de ‘potansiyel düşman’belletmişler! İşte teğmen onlardan birine ceza vermiş, çok mu?

***

Ben cidden askeri müfredatı  merak ediyorum. Bu nasıl bir eğitim ki, pırıl pırıl Anadolu evlatları, o eğitimden sonra milletinin imanına istihfafla bakabiliyor, dinini hurafe sayabiliyor ve iffetinin sembolü olan örtüye düşman olabiliyor?

Bu askerleri kim eğitiyor, nasıl eğitiyor ve din, iman, izan, kitap, Kur’an bu eğitimin neresinde?  Eğer askeri eğitim ile amaçlanan tip, ortada dolaşıp duran ve bol keseden ahkâm kesen şu Ergerekoncu makulesi ise, acilen oraya de millet adına neşter vurulmalı!

Askeri eğitim gözden geçirilip, bu halktan kopuk, milletin inancına ve dinine karşı şüpheci, halkına karşı insafsız, irrite edilmiş tipleri ıslah etmeliyiz.

Aksi takdirde daha böyle çok hadise yaşayacağız demektir.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir