Bu Bir Yeni Darbedir!

Ne zaman gözümü ve kulağımı haberlere tıkasam, ilginç şeyler olur Türkiye’de…

Denizli’nin dünyaca ünlü tekstil markası issimo, Antalya Belek’te,  ‘ekoloji ile barışık teknolojilerin eseri olan yeni ürünlerini’ bayilerine ve müşterilerine tanıtmak için düzenlediği üç günlük etkinlikte ben de misafir konuşmacı idim.

Kendisi de ciddi bir okur olan issimo’nun sahibi İsmail Yılmaz Bey, dünyanın dört bir tarafından davet ettiği bayileri için hakikaten harika bir etkinlik düzenlemiş. Bir kere davetiye yerine kitap göndermiş. Onunla da kalmamış, otele her ulaşan bayininim odasına meyve tabağı ile birlikte, yazarından imzalı kitap bıraktırmış. Eğlence ile kalmamış, katılımcıların moral, sağlık ve kişisel gelişimlerini de düşünmüş. Düşünün ki, etkinliğin finali, Türk Sanat musikisinin en iyi icracılarının en başında gelen Emel Sayın ile yapıldı. Bayiler arasında kura ile belirlenen 15 şanslıya elektirikle çalışan bisiklet ve bir araba hediye edildi.

Bendeniz de orada konuşmacı misafir idim. Denizli’nin A protokolünün de katıldığı etkinlik, benim açımdan ev içi tekstilinde Türkiye’mizin hangi boyutlara geldiğini görmek açısından fevkalade yararlı oldu. Ve tabii kendisi de ruhuyla, yüreğiyle, son derece doğal davranışlarıyla katışıksız bir ‘organik insan’ olan İsmail beyi tanımak da en keyifli taraf oldu.

***

Böyle zamanları, zihnimi boşaltma, yüreğimde biriken tortulardan kurtulma ve kendimi rektefe etme vesilesi yaptığımı bilirsiniz. Yine öyle yaptım. Türk tipi habercilik bombardımanı altında bulunan her insana da böyle yapmalarını tavsiye ederim. Çünkü Türk medyası, aklı hezeyanlaştırıyor, ruh sağlığını bozuyor ve insanı ruhen ve bedenen kirletiyor. İnsanı, meselelere hep aynı delikten bakma hipnozuna sokuyor ve adeta, hep aynı yönde dönsün diye bir gözü bağlanan harman öküzüne çeviriyor… Hiçbir zaman bütünü görmenize fırsat vermiyor… O yüzden ben sık sık kendimi medya tortularından temizlenme saunasına hapsederim…

ÖCALAN’IN AKIL SAĞLIĞI

Evet, iki gün boş bıraktık diye Türkiye yine çalkalanmış. Mamafih Türkiye, ekonomisiyle, siyasetiyle, sosyal yapısıyla, kamuoyuyla, her an, herkes tarafından maniple edilmeye müheyyadır.  Adeta çoklu bir tahterevalli! En küçük bir artı güç bile bir tarafı Süreyya’ya çıkarıp diğerini seraya indirebilmektedir.

Bu kere ortamı tetikleyen bir gazeteci olmuş! Mamafih bizim basının en önemli özelliği tetikçiliğidir.

Türkiye’de anlaşılması zor bir gerçek var: Türk gazeteci  ne Türk’tür ne millidir. Eyyamcıdır. Milletin değil, patronunun adamıdır. Halk adına hareket eden, hakikaten halkın çıkarını önceleyenleri  zaten hemen etkisizleştiriyorlar. Yahut temizliyorlar.

Tabii ki bu ülkedede çok sayıda temiz ve halkını seven gazeteci var. Ama onları etkili noktalara getirmezler. Gelseler de uzun süre orada tutmazlar. Önde gelenlerin ekseriyeti ‘sera ürünüdür… Beleş içki ve patronunun aferini için her şeyi yaparlar.  Daima entel takılırlar -enteldir demiyorum-. Her bir konuda uzmandırlar. Özellikle irtica ve İslamcılık konusunda! Bir yazar çizer ez kaza dinden bir referans getirse hemen ona dinci gazeteci derler, İslamcı yazar yaftasını yapıştırırlar. Milli olan her şeyden nefret ederler. Bunu da kasıt olsun diye yapmazlar. Bu onların fıtri eğilimidir, doğal halidir. Çünkü Türk gazeteciliğinin temelinde ihanet vardır. İlk gazetecilerin hemen hemen tamamına yakını batı kuvözlerinde beslenip millete tebelleş edilmişlerdir. Sultana, onun temsil ettiği değerlere ve milli olan her şeye…

Dirlik düzenlik, vatan millet sakarya… hak getire!

Dünyanın her yerinde gazeteci kendi halkından yanadır. Evet gazetecilik erdemi ile hareket eder ama toplumunu, halkını ve ülkesini fitneye atacak haberi yapmaz. Elbette ki gazeteci hakikatten yanadır. Ama bu hakikat, halkının menfaatine bakar.

Kendisine bir haber servis edildiğinde önce o haberi getirenin niyetine bakar. Sonra o haber yayınlandığında elde edilecek sonucun ne getireceğine bakar. Eğer sonuçta halkın çıkarı varsa onu birilerinin hatırı zedelenecek diye yayınlamaktan geri durmaz. Bir haberle iktidarı değiştirebilir. Bir bakanı veya ülkenin menfaatlerine zarar veren birilerini alaşağı ettirebilir. Ama ülkesini ateşe vermez. Bir zulmü ortadan kaldırmak, bir haksızlığı bertaraf etmek, bir fitneyi önlemek için, tehlikeyi de göze alarak haberini yapar, o kadar.  Gazetecilik budur. Bir tür savaş ortamındasın ve kendi devletinin gücünü yerlebir edecek burd haberi yayınlıyorsun. Neden, ülkenin başbakanını sevmiyorsun diye. Öyle mi? Bu gazetecilik midir hakikaten?

Kur’an “Bir fâsık size bir haber getirdiğinde altını üstünü araştırın” (Hucurat, 6) diyor. Ta ki kimse zarar görmesin. Ben aynı yaklaşımı, Tuncay Güney haberleri için de dile getirmiştim. Bir fasık bir haber getirdi diye hemen onunla hükmetmeyin demiştim.

Maalesef, Türkiye hala bir kavganın içinde… Hala Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı devam ediyor çünkü.

İktidarla muhalefet bizde Türkiye ile Yunan gibi. İktidar muhalefete düşse bu kere de o “yunanlılık” -Yunan halkı alınmasın bu Türkçe ‘de bir deyimdir- misyonunu yükleniyor. Basın da öyle. Birisi candaş ise diğeri yandaştır otomatik olarak. Af edersiniz kedi köpek gibi dalaşıp duruyoruz. Bu iktidarın hiç mi iyi bir şeyi olmadı? Yahut muhalefet hiç mi doğru söylemez? O bunu görmez, bu onu görmez…

Böyle olunca da kediler ve köpekler, birbiri aleyhine ele geçirdikleri hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Kimse haberin sonrasını filan düşünmüyor. O anda karşı tarafa sersemletici bir yumruk indirecek mi ona bakıyor. Bunun sonucu ülkeye ne zarar getirir, halk nasıl etkilenir hiç düşünmez…

İmralı Zabıtlarını (güya!) yayınlamak da böyle bir şey…

O haber, bir gazetecilik başarısı falan değil. Bir servis işi! Tabii ki haberi servis eden(ler)in bir maksadı var.

-Peki, o gazeteci, bu niyetten habersiz mi?

-Hayır, aksine!

Gazeteci çoğu kere niyeti bilir ve bile bile oynar! Riski de göze alarak yapar. Balyoz davası ile ilintilendirilen birçok gazeteciyi dinleyin, göreceksiniz ki en az darbe teşebbüsünde bulunanlar kadar iktidardan nefret ediyorlar. İktidarın düşmesini istiyorlar. O yüzden de birlikte hareket etmekte sakınca görmüyorlar. Yoksa kim niye kendisini kullandırtsın ki! Amaç birliği içinde değilse!

Şu mesele çok mühim! O zabıtları sızdıranların izi sürdürülebilirse terör meselesinin çözülmesini istemeyenler net açığa çıkarlar.  Türkiye, şu PKK belasının çözümsüzlüğüne neden olan kaynağa ulaşmak istiyorsa ne yapıp edip bu haberi servis edenleri bulmalı ve mutlaka açığa çıkarmalıdır.

Bu işte gazeteci masum değildir ama birinci sorumlu da değildir. Belki gerçekten de gazetecilik dürtüleri ağır basmıştır. Çünkü şöyle bir iş her gazeteci için iştah çekicidir. Ama gerçek bir gazeteci, kamuoyu kazanının ‘fitne çomçası’yla karıştırılmasına hizmet etmez. Çomça olma görevini üstlenmez! Üstlenmesi için ya acemi olması gerekir -ki değil-  yahut yandaş!

BU BİR DARBE GİRİŞİMİDİR

Şimdi zabıtlara bakalım. Gerek kullanılış, gerek servis ediş şekliyle, haberin kurgu veya saptırma olduğu, ayan beyan görülüyor. Her haberci bunu hemen anlar…

Aktarılanlar o kadar dikkatle kurgulanmış ki hem Apo’yu yaralıyor, hem devleti. Hem oraya gidenleri zan altında bırakıyor hem Kürtlerin içine fit sokuyor. Ve tabii ulusalcı beyaz Türklerin can düşman bildikleri cemaati de ihmal etmiyor. Bir taşla kuş katliamı yapılıyor yani!

Aktarılanlar asla sağlıklı bir ruh halinin eseri değil. Eğer bu sözler gerçekten Öcalan’a aitse, onda da  ‘Ağca Sendromu’ başlamış diyebiliriz. Yakında “Ben Mesihim” dese şaşmamak lazım gelir. Tabii doğru ise diyorum, çünkü o ifadeler, sağlıklı bir ruh halini yansıtmıyor. Bir ülkeyi, kendisi ile masaya oturtan bir adam böyle basit strateji hataları yapmaz.  Yapmışsa kabil-i hitap değildir, muhatap alınamaz!

Kürt Türk barışını tesis etme niyetinde olan bir lider(!), çözüm için büyük bir risk alan Başbakan’a, birlik ve beraberlik için uğraşan Türkiye’nin en geniş cemaatine ve eserleriyle hem Kürtlerin hem Türklerin sevgisini kazanmış Bediuzzaman‘a dil uzatmaz.  Oysa aktarılanlara bakılırsa APO, Başbakana ‘megaloman’, Bediuzzaman‘a ‘ermeni’, Hethullah Gülen Hocaefendiye Nurcuların içine sokulmuş ‘Kemalist bir ajanı’  diyor.  “Beni Türkiye’ye veren Amerika, Fethullah’ı da kendine aldı” diyor!

Ben o zabıtlarda geçen sözlerin Abdullah Öcalan’a ait olabileceğine hiç ama hiç ihtimal vermiyorum. O sözler pazılı dağılmış bir zihnin, aberasyona uğramış bir aklın hezeyanlarından ibaret!

Aksi takdirde bu BİR DARBE GİRİŞİMİDİR. 28 Şubat’ta nasıl gazeteciler ve 27 Nisan’da internet, kullanıldı ise bu kere servisler ve gazeteler üzerinden bir darbe yapılmak istenmiştir. Ben o kanaatteyim.

İlk Kürt açılımını akim bırakan darbe gibi bir darbe! Bunu kim tezgâhladı ve kim servis etti ise peşine düşülmeli. Hakan Fidan, bunu gaye edinmeli. Başaramadığı takdirde de istifa etmeli. Bu nasıl bir orta oyuncusudur ki, Devlet’i, MİT’i, BDP’yi, PKK’yı, partileri ve halkı parmağında oynatıyor.

Metni  defalarca okudum. Metin sayısız boşluklar içeriyor. Hiç de makul gelmiyor. Eğer aktarılanlar gerçekten Apo’ya ait ise Türkiye tehlikeli bir kumar oynuyor. Zira muhatap nerede ise hezeyanları şizofreniye dönmüş bir megaloman!

Yok, eğer bunlar onun adına uydurulurmuş ise -ki ben öyle olduğuna inanıyorum- o zaman şu metni bu şekilde servise kayanların tepesine binmek gerekir!

Bunu yapanları bulmak her iki tarafın da namus borcudur.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir