Bu Zulümlerin Bir İzahı Olmalı

Gezi parkında oyun tutmayınca kabak Mısır halkının başına patladı.

Anlaşılıyor ki Ortadoğu’yu Batılılar illa da kendi istedikleri gibi şekillendirecekler yine… En arkada sömürgecilerin koz paylaşım kavgası sürüyor zira. Ve galiba Avrupa, ağırlık koymaya başladı…

Bilindiği gibi Yahudilerin ve İngilizlerin ayak oyunları ve biz Müslümanların ahmaklığı sayesinde geçen yüzyıl başında Osmanlı yıkılmış ve bu coğrafyanın baş efendisi İngiltere olmuştu.

O zaman da tıpkı bugün gibi, bizim kanımızı bize döktürerek işleri başarmışlardı. Araplara “Türkler Hristiyan oldu.” diye yutturdular ve Bedeviler, “Bir Türk askerinin başı bir altın ediyor…” diyerek, o çöllerde, o kutsal toprakları ‘kafirler’den korumak için gitmiş Anadolu’nun çaresiz, zaten aç susuz kalmış yiğitlerini, İngilizlerden bir altın almak için öldürdüler.

Öte yandan, içimizdeki adamları ile (Cemal Paşa gibi) Suriye’de, Ürdün civarında öyle katliamlar yaptırdılar ki, Araplara, “Bu Türklere ne yapsanız azdır!” dedirttiler.  Geceleri Arap şeyhlerinin keyfini yapan bir Lawrence, koca bir Arap âlemini kontrol edebilmişti.

Uzun ve acı bir hikâyedir o mesele. Hatırası da kekredir. Girmeyeceğim. Sadece, efendiliğin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikalılara geçtiğini, şimdi Almanya öncülüğünde Avrupa’nın bunu yeniden ele geçirmeye çalıştığını hatırlatmak isteyeceğim, o kadar… Şimdi yeniden silahlar çekilmiş, kimin efendi olacağına karar verilecek. Tabi yine ve yeniden bizim mallarımız, canlarımız ve kanlarımız üzerinden…

Beni kahreden, hâlâ aynı ahmaklıkla bizi nasıl parmaklarında oynattıklarını görmektir.  Adamlar hâlâ bizi kardeşlerimizle vurmayı başarıyorlar ve bizler de her defasında bu oyuna düşüyoruz maalesef.

Ve hâlâ ve hâlâ bu aşağılık, çıkarcı; küçücük bir menfaati için her kutsalı çiğneme alışkanlığındaki Batılıların oyununa geliyoruz. Hâlâ onların değer yargılarını esas alıyor ve hâlâ ahmakça onları referans alıyoruz. Ya Rabbi kahroluyorum, hüznümden Ya Rabbi!

Bu nasıl bir Müslüman toplum ki her kışkırtmaya geliyor. Bu nasıl bir iman ki bir delikten elli bin kere sokuluyor. Bu nasıl bir izan ki ibret almayı bilmiyor. Bu nasıl bir insan ki üç yüz yıldır aynı oyunla tuzağa düşüyor da anlamıyor, anlamıyor, anlamıyor…

Bir zaman bir yazı yazmıştım ‘Canımı Sıkan Bir Ayet’ diye.  Bir yığın okuyucu, güya Allah’ın ve Kur’an’ın onurunu korumak için neredeyse ben linç edeceklerdi.

Benim günahım, “İsra suresinin sekizinci ayetinin sonunda gelen (Asa Rabbukum en yarhamekum= “Umulur ki Rabbiniz size merhamet etsin!”)  ayeti, onların, kendilerini bekleyen akıbetten kurtulabileceklerini gösteriyor…” demekti.  Nitekim biz Müslümanlar bugün dahi  ‘mazlum’ olmayı bile beceremiyoruz ki Allah’ın inayeti bize ulaşsın.

İslam dünyası, her biri ilk fırsatta diğerinin kanını içecek kadar birbirine karşı kin dolmuş gruplara ayrışmışken, hangi inayeti talep edebiliriz, nasıl ilahi merhameti bekleyebiliriz!

Evet, Osmanlı’nın zulmen tasfiyesi, kader nezdinde bize bir hak kazandırdı ki o acı, parlak bir istikbal ile telafi edilsin. O parlak istikbali bize getirecek olan tabii ki ancak İlahi irade olabilir.  Fakat şu da bir hikmet kuralıdır ki, o külli irade insanın cüz’i iradesine bakar.

Her akıl sahibi bilir ki tesir-i hakiki Allah’tır. Ama yine malumdur ki Allah hakîmdir ve her takdiri, bir istihkaka, bir hak edişe ve talebe bakar. Sevap ve ikab gerektiren, insanın hayatına iyi veya kötü şekilde tesir eden meseleler, ancak insanın iradesini o yönde kullanmasıyla gerçekleşir. Allah zalim değildir ve dayatmaz. Sen istersin, O da var eder; istemezsen tahakkuk ettirmez.

Âlemde her şey potansiyel bir kuvvet halindedir. Onu bir muharrik harekete geçirmezse o asırlarca  kuvveden file geçmemiş bir unsur olarak öyle durur. Mesela öldürmek bir mastardır. Siz o mastarın öznesi olmaya karar vermezseniz, birini öldürmeniz gerçekleşmez. Yapmak fiili de bir mastardır. Bir yapanı olmadıkça o ‘yapmak’ masdarı, potansiyel vaziyette kalır.  Dolayısıyla biz onun öznesi olmaya karar verdiğimizde ‘yapmak masdarı’ yapılan bir şey haline gelir. Onu öyle yapmanın dürtüsü, nefsimize aittir. Neticede her fiilimiz nefsimizin bir meyelanından/dürtüsünden  hayat bulur. Öyle olunca başımıza gelenlerin ekserisi nefsimizin meyelanına bakar. İstidadımız, gizli veya açık taleplerimiz, bir şeyin başımıza gelmesine veya arzu ettiğimiz şeyin gerçekleşmemesine neden olur.

Çünkü ilahi usuldendir ki Allah’ın iradesi -kulu alakadar eden meselelerde- kişinin cüz’î iradesine bakar. Adetullah böyledir. Böyle olunca, bir insan amelen yaptığı bir fiilin sebeplerini kadere havale edemeyeceği gibi, o fiillerin neticesinde olması gereken sonuçlardan da kaderi mesul tutamaz.

Böyle ağır bir meseleye girmemin sebebi, “Şu coğrafyada yaşayan insanların -velev ki kendini Müslüman sansın- huzurlu ve onurlu yaşamayı hak etmediğini’ söylemek içindir.

Elbette birileri toplumu tahrik ediyor, elbette fırsat bizden alınmış. Elbette tar u mar olmuşuz. Amenna. Bütün bunlar var. Ben de diyorum ki bütün bunlar içinizde varsa, bir de huzur ve güven içinde yaşamayı talep etmek hakkınız yoktur. Ya bu halleri toplumdan ayıklarsınız, ya da sürünmeye, her on yılda bir birbirinizin kanını içmeye devam edersiniz!

Allah Adildir. “Siz kendinizi düzeltmezseniz, ben sizi düzeltmem.”, demeye getiriyor Cenab-ı Hak, “Siz kendinizi değiştirmezseniz, ben sizi değiştirmem.” (Enfal, 53) buyurarak…

Ve yine “Mümin Allah’ın nuru ile bakar.” buyurur Peygamber Efendimiz (sav). Hangimizin hali müminane bir haldir ki Rabbimizden mümince bir muamele bekleyelim! Bölük bölük olmuşuz. İttihadımız, ittifakımız yok. Müslümanlar, değil biri diğeri için tuğla olmak, her birimiz ötekinin akrebi olmuşuz.  Sonra da Allah’tan birlik, dirlik, beraberlik istiyoruz.

İşte görüyorsunuz, en küçük gerekçelerle içimizde büyük fitneler çıkartabiliyorlar. Üç ağacı bahane edip memleketi ateşe verdirebiliyorlar. Bilmem neyi bahane edip bir ülkenin altını üstüne getirebiliyorlar. Güya bunların hepsi Müslüman ve mümin!

İşte Mısır. Yine ateşe atıldı. Onunla kalsa yine iyi! İslam dünyasında, Batının kuklalarına karşı silkinme hareketine dönüşen bir rüzgâr, İslam yurtlarını ateşe vermenin körüğü oldu. Arap Birliği hemen darbeyi destekledi. Neden çünkü? Tüm İslam yurtlarının başında Batının uşakları var. Onların sağladığı arpalıklar sayesinde milletlerinin kanını içmeyi sürdürüyorlar.  Yazık ki Arap dünyası yeniden uykuya daldırılıyor.

Benim kanaatim, Batı; Irak’ta olduğu gibi, Doğu Akdeniz’de iplerin İran’ın eline geçmesini istiyor. Sonra Sünni korkusunu kullanarak ona istediğini yaptıracaklar. Bizi İran ile İran’ı da Sünni dünya ile korkutarak ülkelerimizi sömürmeye devam edecekler. Fakat bu AB’nin -daha doğrusu Almanya’nın- planı…  Amerika neden rıza gösteriyor bilemiyorum. Onu da galiba İsrail hizaya getirdi. Çünkü Mursi’nin Gazze politikası İsrail için tehlikeli bir gidişattı.

Yazık ki bahar bir kere daha tehir edilmiş gibi görünüyor. Bir okuyucum, “Allah İsrailoğulları için denizi yarıp yol verdi, bize de bir yol açar inşallah.” diye yazmış.

Doğrudur Allah’ın her şeye gücü yeter. Ama Amerikanının, İsrail’in, Avrupa’nın, senin ezmesine, yok etmesine, sömürmesine hiç de mani olmuyor. Sen zanneder misin ki onlar bunları O’na rağmen yapıyorlar. Evet diyorsan imanını tazele. Hayır diyorsan sebebi kendinde ara.

Hem biz o israiloğulları kadar teslim olmuş muyuz ki Allah bizim için denizi yarsın? Bilemiyorum. Artık bilemiyorum.

İçimizde bu kadar ahmak barındırıyorsak, ben korkarım ki o mukadder zannedilen “cennet asa istikbal” dahi askıya alınır. Çünkü mukadderat, kendisini sağlayacak mukaddimelerden mahrum kalırsa tebdile uğrar.

Allah bizi lütfuna layık hale getirsin diye dua edelim. Fakat bu duanın kabul görmesi için bizim de o yönde gayret gösteriyor olmamız lazım. Ama görüyorum ki İslam dünyasının şu anda üretebildiği en iyi hizmet, nifak!

İkinci bir husus var ki inşallah ona da temas edeceğim. O da Müslümanların Müslüman kimlikle iktidar talep etmeleri meselesidir. Bediuzzaman bir yerde “Bundan böyle hilafetin saltanatı olmayacak.” diye anlayabileceğimiz bir şeyler söylüyor. Bu zaman Müslümanlarına Hz. Hasan (ra) siyasetini tavsiye ediyor… Bir partinin İslam adına ve Müslüman kimliği ile iktidara gelmesi için toplumun yüzde 65-70’nin tam dindar mütedeyyin olması şartını söylüyor.

Acaba Ehlibeyt‘in, birtakım elim tecrübelerle dünya saltanatını istemekten men edilmeleri gibi, bu çağın Müslümanları da dünya iktidarına talip olmakta men mi ediliyorlar?

Tam bilemiyorum. Bu kadar nifak ve şikak varken İslam gibi mahza adalet olan bir uygulamanın tahakkuku mümkün olmadığı için de sanırım Cenab-ı Hak, Müslümanların iktidara talip olmasını feci şekilde cezalandırıyor diye düşünüyorum.

Yoksa şu Mursi’nin başına gelenlere karşı insanlığın bu kadar duyarsız kalması anlaşılır değildir. Kader-i ilahiye bu fetvayı verdiren ne? Niçin buna müsaade etti? Ben anlayamıyorum. Anlayan varsa izah etsin! Neden bu kadar duyarsızlık! Hayvan, hayvan olsa, insanlığın şu çifte standardından utanacak; Şeytan tüm şeytanlığı ile şu vicdansız, terazisiz ve haysiyetsiz politikaları şeytanlığına sığdıramayacaktır!

Allah kuluna zulmü murad etmediğine göre bu zulmün mutlaka bir izahı olmalı…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir