Çandarlı Rolüne Soyunanlara Birkaç Söz

“Müminler kardeştir” Bu asla tartışılamayacak bir hükümdür, nasstır. Çünkü ayettir.

Peki, vukuat ile mutabakatı var mı? Yani kendisini “müminim” diye tanımlayanlar hakikatte de kardeş gibi davranıyorlar mı?  Müminlerin kardeşliği hangi kavgayı önleyebilmiş?

E valla, buna ne cevap verirsiniz bilmiyorum ama hariçtekiler, bu iddiamıza sadece gülüp geçiyorlar.

İmanın bir vatanı yoktur elbet! Hakiki manada iman edenlerin biri moskof biri yamyam olsa, biri İngiliz biri Türk olsa biri ‘molla’ biri ‘baldırı çıplak Arap’ -küçümseme babından söylüyorum- olsa veya Roman dediğimiz yeryüzü cemaatinden olsa ve eğer o sana, inançsız öz kardeşinden daha sevimli gelmiyorsa, ya ırkçısın, ya da hakiki mümin değilsin.

Haa elbette, benim mümin kardeşimin sıkıntıları, diğer Müslümanlardan daha önce beni ilgilendirir.

Allah insanları kavim kavim yaratmış ki birbirine imdat etsinler. Yardım etsinler. Ben lisanı ve kavmi benimle bir olan mümin kardeşime karşı diğerlerinden daha çok sorumluyum. Bu yakınlık elbette farklı bir sevgi var eder ve etmelidir. Ama bu ötekine zulm etmemi gerektirmez. Kardeşimle bir diğer mümin arasında kaldığımda adaletle hükmetmeye mecburum.

Bunlar hak. Teorik olarak Kur’an müminleri kardeş yapmıştır. Bu kardeşliğin kametini/paritesini belirleyen elbette ki kalbimizdeki imandır. Kalpteki iman, Kur’anî ölçülere ne kadar yakınsa uhuvvet/kerdeşlik de o kadar güçlüdür ve kendisini hakiki bir ihtiyaç olarak açığa vurur.

Bu meseleye, Reyhanlı olayları üzerine temas etmek istedim. Reyhanlı’da yaşananlar, asla iman ile kardeşlikle izah edilebilecek şeyler değildir. Elbette Suriye’deki zalim despotun -mazzakahullahu an karibiz’zaman-  yaptıkları da iman çerçevesine girmez.  O ateşi körükleyip müminlerin birbirini öldürmesine hizmet edenler de…

İran, Hizbullah vs vs, eğer coğrafik stratejiler nedeniyle Suriye’nin içindeki fitneye benzin döküp üflüyorlarsa, eğer Türkiye, o ateşe odun taşıyorsa  artık, “müminler kardeştir” ayetinden söz etmek abes olur.

MENFEATLER SAVAŞI DA VARDIR VE HAKTIR

İslam tarihi, Suriye’dekine benzer bayısız fitnelerle doludur. Abbasi devletini yıkanlar, İranlı Şii güçlerdir. Yıllarca devam eden fitnelerle devlet güçsüz düştü ve sonra onun bunun elinde oyuncak oldu. Selçuklu’yu içerden vuranlar Hasan Sabbah ve örgütüdür. Nizamülmülk’ü,  ‘Neden Sünni Türklere hizmet ediyorsun” diye öldürdüler. Esasında eğer Türkler vaktinde erişip, İslam dünyasında Sünni anlayışın hizmetine girmeselerdi, Şii düşünce tüm Ortadoğu coğrafyasını kuşatmıştı.

Peki, İslam yurtları sadece Sünni – Şii çatışmasına mı sahne oldu İslam dünyası? Hayır! sayısız menfaat savaşları oldu ve sayısız Müslümanlar öldü.

Oturduğunuz yerden ‘keşke olmasaydı’ diye ahkam kesmek hakikati değiştirmez. Her kavim kendi çıkarlarını garantiye almak için savaşmıştır. Benim öz kardeşim, gelip elimdeki mala göz dikse nasıl onunla savaşmam haksa, mateğallibe bir islam devletine karşı savaşmam da bir tür haktır. Bu insanlığın bir yazgısıdır. Artık o noktada, bu kavgayı kimin çıkardığı, nereden çıktığını önem taşımaz.

Çaldıran Savaşına, Yavuz neden ihtiyaç duymuşsa, aynı gerekçe ile Türkiye de birileri ile savaşabilir. Eğer Yavuz o savaşı yapmasaydı, zaten Şah İsmail, Anadolu’nun altını oymuş, Osmanlıyı kendi içinden yıkmak üzere idi… Suriye bunu yıllarca Türkiye’ye yaptı. PKK’ya verdiği desteği düşünün.

Ayrıca İslam dünyasında sayısız benzeri hadise yaşanmıştır. Alın Cemel Vakasını, alın Sıffin Savaşını, alın Gaznelilerin veya Selçukluların Büveyh ve Samanoğulları ile savaşlarını veya Osmanlıların Memluklerle savaşını… Hiç birisini “müminler kardeştir” ayetinin altına koyamazsınız!

 Hepsi de gerçekleşmiş, hepsinde de binlerce Müslüman ölmüş. Evet, Müslümanlar kardeştir. Evet, iman noktasında hepimiz birbirimizle kardeşiz. Ama şu da bir gerçektir ki, yeryüzünde dökülen ilk kan kardeş kanıdır! Bu garip bir hikmettir. Kabil, Habili öldürürken, elinde ne gerekçe vardı?

Hayat budur.  Bir ayeti kerimede Cenab_ı Hak bunun, zaten böyle olacağını haber vermiştir. Kuran şöyle der:

“Sizden her biriniz (her bir kavim/toplum) için bir şeriat(kurallar bütünü) ve minhâc (yol, usul, yaşam şekli,  dünyevi hayat tarzı) koyduk. Eğer Allah dileseydi, tüm insanlığı tek bir ümmet /tek bir millet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek, (hanginizin insanlık için daha faydalı işler yapacağınızı görüp göstermek) için sizi ümmetlere(kavimlere) ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri (o yarışmalarda/savaşlarda kim zulüm işledi kim adil davrandı, kim yaptığını hak için, kim nefis için yaptı) size bildirecektir. (Maide 48)

Elbette Allah insanı, hayırda yarışsınlar diye kavim kavim yarattı. Hilkatin evvelinde ‘zulmü murad etmedi’.  Ama insanın, müfsit, bozguncu ve kan dökücü, zulüm işlemeye meyyal bir yaradılışta olduğunu biliyordu. Bu işlerin böyle olacağı Allah’a malumdu. Buna rağmen, insanı var etmişse kimse, bu kavgaları önleyemez. İnsanın tabiatının taşkınlığı zulmü de beraberinde getirmiştir. Ve tabii eşyanın hayrı kabuldeki kabiliyetsizliği…

HER ŞEYİN HAKKINI VERMEK ESASTIR

Hz. Ali, Sıffin Savaşında, yenilgiden kurtulmak için Kur’an sayfalarını mızraklarının başına takan Muaviye taraftarlarına karşı,  “Kuran’a kılıç kaldıramayız” deyip savaşı bırakan askerlerine “Bu bir tuzaktır, o sayfalar birer yazıdan ibaret. Ben ise Konuşan Kur’anım, sakın ‘savaşmayı terk etmeyin, diyorum” diye boşuna çırpındı. Ama bir takım saflar, “müminler kardeştir, Kur’an kutsaldır, biz ona kılıç çekemeyiz” dediler ve Hz. Ali’yi yani hak olan tarafı mağlubiyete duçar ettiler. Savaş sona erdi. Sonra Amr İbnü’l-As, cahiliye döneminden kalan bir adalet anlayışı(!) ile hile yaptı ve Hz. Ali’den hilafet gasp edildi.

Diyelim bu mukadderattı!  Peki o ahmakça tutumun hiç mi dahli yok Hz. Ali’nin başına gelenlerde! Ya Ali kazansaydı ve halife olsaydı… O mukadderatı da merak etmiyor musunuz? İnanın o olsaydı Şia bile olmazdı. Ne ise derdim dinin meselelerini tartışmak değildir, tarihi vukuatı doğru anlamaya çalışmaktır.

Suriye meselesi de öyle! Bir takım ahmaklar kardeşlikten dem vuruyorlar asıl hakikatin üstünü örtmek için. Görmüyor musunuz, güya hükümetin Suriye konusuna müdahil olmasını bahane ederek ve güya iktidara muhalefet edeyim derken bir yığın ahmaklığa imza atıyorlar. “Efendim, Esad bizim kardeşimizdir, niçin onun işlerine karışıyorsun” diyorlar.  Büyük Esad, “Ümmet-i Muhammed kardeştir” diye herhalde PKK teröristlerin alıp yıllarca besledi, değil mi?

Ben iktidarın yerinde olsam daha açık konuşurum ve derim ki “İran niçin karışıyorsa, Rusya ve Amerika niçin karışıyorsa aynı gerekçelerle ben de karışırım kardeşim” diyebilmelidir. Çünkü ya o ateşi sündüreceğiz ya o ateş bize de sıçrar. Yıllarca PKK’lı teröristleri bağrında besleyen, anlara yataklık eden, yurt veren Suriye kardeş değil miydi? O zalim teröristlerin katlettiği Kürt çocuklar ve Türk askerler, Müslüman kardeş değil miydi? Baba ve oğul Esad’ın Suriye’si hangi yüzle İslam kardeşliğinden söz edebiliyor.

Ha birileri çıkıp dese ki “TC’nin, Kürtlere zulmü hangi kardeşliğe sığar” o da haklıdır. Zaten onu yapanlar, kardeşliği inanmadıkları için yaptılar. Onların defteri de şimdilerde dürülüyor…

KURANIN EMRETTİĞİ SAVAŞ!

Kur’an’ın mümine emrettiği, yapmasını istediği tek savaş Zulme karşı savaştır! Bir de kendini savunma.

Müslüman hayrı yaymakla mükelleftir. Hayrı yaymasına mani olunmadıkça,savaşma hakkı yoktur. Bunun dışındaki savaşların hepsi menfaat savaşıdır, kavimler savaşıdır, medeniyetler ve sınıflar savaşıdır. O savaşların ölçüsü de adalettir elbette amma tarihi hakikatler öyle değil. Menfaatlerini kollamak için mücadeleyi, savaşı göze alamayan topluluklar yok olup giderler. Elin Amerikalısı ta bilmem nerelerden kalkıp geliyor, İran iki devlet öteden, gelip müdahil oluyor, ben benimle sınırdaş olan bir menfaatime bigane kalacağım…

Böyle şey olmaz.

Türkiye Suriye ile iyi ilişkiler kurmak için her yolu denedi. Bir yığın adımlar da atıldı. Sonra Arap Baharı denen hadiseler başladı. Kim başattı neden başlattı o ayrı bahis. Neticede o hadiseler sonucunda nice olaylar, gelişmeler yaşandı. Suriye de ondan nasibini almaya başlayınca Esad, halkını linç etmeye kalkıştı. Türkiye PKK’yı cezalandıracağım diye gidip şehirleri mi bombaladı?

Ne yapsın şimdi Türkiye seyirci mi kalsın bu zulme. Bana ne mi desin! Irak’ta öyle yapmıştı, Halepçe’ye zehirli gaz atıldığında. İyi mi oldu? Türkiye ne kazandı ne kaybetti. Keşke Saddam o gazları attığında Türkiye veya İran girip Saddam’a haddini bildirselerdi?

Kimse kusura bakmasın, Suriye’de yaşananlar bir din savaşı falan değil. Bir iktidar ve menfaat savaşıdır. Nusayri bir zalim azınlık, Fransızların desteğiyle yüzde 85’i Sünni Müslüman olan Suriye’nin yönetimini ele geçirmiş, kaptırmamak için, başını kaldıranın kafasını koparıyor. Bu zulüm yıllardır devam ediyordu. Artık onların da canına tak etti ve ayağa kalktılar. Hem de kalkmaları haklarıydı. Bu işler böyledir.

Efendim Suriyeliler bizim kardeşimizdir. Elbette kardeşimizdir. Ama zulmeden bir kardeş! Ben onu zulmünden vaz geçirememişsem, gücüm de yetiyorsa mani olurum.

Kılaçdaroğlu’nun çırpınışını çok manidardır. Ve ben onu iyi anlıyorum. Ama onun etrafında kümelenmiş CHP’lileri anlamıyorum.  Hele MHP’nin tutumunu hiç anlamıyorum. “Bizi neden Suriye bataklığına çektin” diye efeleniyor. Hiç yakışmıyor bu yaklaşım MHP’lileri. Sayın Bahçeli, MHP’nin iktidar ortağı olduğu bir hükümete APO verildiğinde ne yapabildi? Asabildin mi? Asman gerekmiyor muydu Türkiye olarak?

ORTADA BİR ZULÜM VAR VE SÖNDÜRÜLMELİDİR

Milli mücadele başladığında, bir takım saftirozlar da Rumlar, Anadolu’nun kadim kavmidir, komşumuzdur, zarar dokunur diye istiklal savaşına karşı çıktılar. İstanbul hükümeti, fetvalar yayınlattı. Ne yapsaydık yani. O mücadeleyi vermeseydik mi?

Bunlar ahmaklara has yaklaşımlardır. Gerçek olan şu! Suriye’de bir zulüm var. İktidar topuyla, tüfeğiyle, uçağıyla, zehirli gazlarıyla insanlarını öldürüyor. Benim gücüm yetiyor da müdahale etmiyorsam, asıl o zaman din iman elden çıktı demektir. Çünkü sen zulme karşı mücadele etmiyorsun demektir ki Kur’an’ın emrettiği tek savaş Zulme karşı savaştır.

Suriye iktidarı bu zulmü işlerken, bir yığın artuk devlet de kendi menfaatleri icabı şu veya bu tarafta yer alıyor. Bizim siyasetçilerimiz diyor ki “Amerika seni yüz üstü bıraktı. E sen de artık karışma!”   Fisubhanallah!  İşte tam da bu tür yaklaşımlar üstümüze bela çekti.

Ben ise şöyle düşünüyorum:

Eğer Suriye’de yaşananlar bir menfaat savaşı ise, benim de orda menfaatim var. Eğer orada yaşananlar, bir “paylaşma” mücadelesi ise, ben de masaya otururum arkadaş. Yok, eğer orada hakikaten -gerçekte olduğu gibi- bir zulüm berdevam ise ben yine müdahil olurum. Buna karşı çıkanlar, ya Suriye’nin besledikleridir, ya da siyasetten ve tarihten bî haberdir.

İstanbul fethi sırasında, fethe mani olmaya çalışan Çandarlı Halil ne kadar masum ise, Suriye konusunda iktidara muhalif olanlar o kadar masumdur.  Veya ancak onun kadar bir bilinç sahibidirler. Yahut ondaki iktidar hırsı bunların da basiretini bağlamış. Çandarlı, aynen şöyle demişti “Bu oğlancık, bu şehri de alırsa artık onu zabt edecek bir şey kalmaz”.

Bu sözü ona söyleten neydi? Bizans’tan aldığı aferinler mi, yoksa Osmanlı hanedanına duyduğu saklı kıskançlık mı? Üstelik o şehrin fethinin, her Müslüman cengâverin rüyalarını süslediğini bile bile…

Bu ateş yeni yeni alevlendiğinde, ben ısrarla Türkiye’nin İran ile birlikte hareket etmesini ve bu ateşi söndürmeleri gerektiğini yazdım. Ama sanırım İran, Türkiye ile birlikte hareket etmeyi derin stratejisine uygun görmedi. Rusya ile işbirliği yaptı. Net bir şekilde “Ehli Sünnet ile birlikte hareket etmektense Rusya ile işbirliği yaparım” dedi, tarihin her döneminde yaptığı gibi… Hatta bu uğurda İsrail ile bile anlaştığın öğrensem şaşırmam. Huyudur, tarzıdır…

Suriye meselesi artık bir kardeşlik, Müslümanlık meselesi olmaktan çıkmıştır. Basbayağı dünyevi menfaatler çatışıyor orada. Alevi bir iktidar, iktidarını sürdürmek için insafsızca katliam yapıyor. Dolayısıyla orada müminle mümin savaşıyor değil, Suriye üzerinde menfaati olanlar kendi çıkarları için çarpışıyor demektir.

Rusya babasının hayrına mı Suriye’yi askeri bakımdan destekliyor. Hadi İran mezhepçilik yapıyor. Bunu tarih boyunca da hep yaptı. Peki, Amerika niçin orada? İktidara muhalif Suriyelileri çok mu seviyor?

Hayır, hayır! Suriye pa mal edilecek. Türkiye’nin yapması gereken, o toprakların gerçek sahiplerine geçmesini sağlamaktır. Yüzde 85 çoğunluğa. Adil olan budur. Bunun için de savaşılır.

Birileri gelip benim bahçemde ateş yakmış. Ben o ateşi söndürürüm kardeşim. Öyle de söndürürüm böyle de söndürürüm.  Gerekirse kavga da ederim. Bazen durup dururken de şer gelip insana musallat olur… Bu da böyle bir şey oldu Türkiye için…

Sırf iktidara muhalefet etmek için Çandarlı rolünü üstlenenler utansın!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir