Cemaat Eski Haline Dönebilir mi?

O, arkasındaki gücün farkında.

Recep Tayyip Erdoğan!

Bir kere daha, bireysel karizması, olağanüstü performansı ve milletine muhabbetiyle büyük bir zafer kazandı.

Ve hakiki manada bir ‘tebrik‘i hak etmekle kalmadı, bunun hakkı olduğunu da göstermiş oldu. Gönüldün tebrik ediyorum… İnşallah şu muvaffakiyet, milletimiz, ülkemiz ve istikbalimiz için hayır olur, hayra hizmet eder…

O, arkasındaki gücün farkında.  Ama tahminim o ki o gücün ne olduğunu çok az insan biliyor. O güç, Akif’in, Arif Nihat Asya‘nın, Yahya Kemal‘in, “İslam’ın son ordusu” diye tanımadıkları şu saf, garazsız, beklentisiz Türk halkının duasıdır.

Bunu ilk annemden fark ettim. Sonra tüm arkadaşlarımın yaşayan anne ve babalarında da aynı şeyin var olduğunu öğrendim.  87 yaşındaki annemin, aşarı bir Tayyip Erdoğan hayranı olduğunu ve oğullarından ziyade ona dua ettiğini fark ettim. Annem bu kış yanımdaydı.

Esasında siyasetle hiç ilgilenmez. Tespihi hep elindedir. Hayatında küfür nedir, kahır nedir, beddua nedir bilmez. Hatta onun nezdinde kimse kötü de değildir.

Kendine tam bakamadığı ve hanım da gündüzleri evde olamadığı için, bu kış çoğu vaktimi onunla geçirdim ve ilk defa onu bu kadar yakından izleyebildim.  Dikkat ettim, nerede miting varsa, daha doğrusu Tayyib Bey hangi kanalda konuşuyorsa onu buluyor, bir çocuk gibi televizyonun ta dibine kadar sokuluyor ve sürekli onu dinliyor ve dua ediyor.

Dikkat ettim, Tayyip Beyi ekranda görünce seviniyor hayır dua ediyor. Sayın Bahçeli’ye ise kızıyor. “Niye ona kızıyorsun” diye sordum. “O da iyidir ama yanlış yapıyor, ondan” dedi. Kılıçdaroğlu‘yla hiç ilgilenmedi. Sanki o yokmuş gibi davrandı hep. Şaşırdım…

Öz çocuklarına dua eder gibi -hatta daha fazla- Tayyip beye dua edip durdu bu propaganda döneminde… Bıkmadan, bulanmadan, aleyhindeki hiçbir söze itibar etmeden ve moralini bozmadan ve taleplerinde tereddüde düşmeden… Fikrî, fiilî, halî istikrar ve tavrını hiç bozmadan…

Onun bu hali, bana Peygamber Efendimizin (asv)  “Aleyküm bi dinil-acaiz” hadisinin hakikatini anlamamı sağladı… Bildiğiniz gibi Peygamber efendimiz, fitnelerin çoğalacağı, dinin bizzat alimler tarafından dejenere edileceği, sünnetin ihmal edileceği, toplumun ekseriyetinin Kur’an’dan göçüp gideceği ahir zamanda ümmetinin, nasıl davranması gerektiği konusunu tayin ve tespit babından o mübarek sözü sarf etmiştir: Aleyküm bi dinil acaiz!

 Yani o zamanlarda “İhtiyar kadınların dini üzere hareket edin!”

“Onlar sorgulamaz, aklım bunu almıyor demez. Samimi ve sade bir intisap ve muhabbetle bildiklerini, bildikleri gibi yaparlar. Siz de onlar gibi yapın ki kurtulasınız”, demeye getiriyor Peygamberimiz (asv). .

Yoksa her kafadan bir sesin çıktığı, sünnet, hadis, sahabe rivayeti vs.nin kulak ardı edildiği, Kur’an ayetlerinin bile mealler üzerinden tartışıldığı bir hengâmede insanın sağlıklı düşünmesi zorlaşıyor. İnsanın öyle zamanlarda, içinde konuşan Rahmanî bir sese ihtiyacı olur ya. İşte o Rahmanî sesin, yaşlı mümin acuzelerde bulunduğunu bize haber veriyor. Ben annemde bunu müşahede ettim.

Adeta, Hud (112), Şura (115). ayetlerinde emredildiği gibi, içinden yükselen Rahmani sese kulak veriyor başka sesleri duymuyor bile. Ve hep dua ediyor…

Kendi kendime dedim ki “kimse bu duaları alan zat ile baş edemez”…  Bu ülkede milyonlarca tesbihat ve tahlilat yapıldı Erdoğan için. Başkaları da başkaları için yapmıştır elbet. Ama zaman gösterdi ki Allah Erdoğan için yapılan duaları kabul etmiş. Buna öfkelenmek, kızmak, “niçin benimkini kabul etmedi” demek, insanı Kabilin durumuna düşürür, Allah korusun.

Kanaatim o ki, Tayyip Bey’in bu seçim sürecinde “ 12 düvele” karşı yürüttüğü mücadelenin başarıyla sonuçlanmasının sebebi o dualardır. Dedirendi, mücadele etti  ve başardı. Bütün nifak ve tuzaklarıyla saldırdılar ama onunla baş edemediler. Çünkü arkasında nasıl bir güç var bilemediler.

Bence Tayyib Beyin farkında olduğu ve itimat ettiği güç bu!

O gücü arkasına alan yenilmez, mağlup olmaz… Çünkü o mümin ve masum ihtiyarların duası, Rabbin katında, sabi çocuğun anası babası nezdindeki taleplerinden daha kuvvetlidir. Nasıl ki hiçbir anne baba yüreği, masum çocuğunun fıtri talebeni reddetmez, Allah da bu masum ihtiyarelerin talebini ret etmez, etmiyor.  Tayyip Beyin Diyarbakır ve Van mitinglerindeki duruşu da şu millete olan inancındandır. Kimsenin öyle bir ses ile konuştuğu için onu kınamayacağını biliyordu. Kınayacak olanları da zaten kendisi kale almıyordu. Nitekim, o sese rağmen onlarla birlikte olmayı yeğlediği için halkından takdir topladı… Tehlikenin boyutunu halkına göstermek için o tavırdan daha iyi ne olabilirdi?

Tayyip Bey bu gücü arkasında tuttuğu sürece yıkılmaz. Allah yar ve yardımcısı olsun.

***

Bu yazıda değinmem gereken bir konu daha var. O da ihbarat-ı gaybiyyenin değişip değişmeyeceği meselesi!

Ben öteden beri şunu söyleyip durmuşumdur. Gayben olacağı haber verilmiş bazı ihbarlar, mukaddemeleri bozulduğu veya değiştiği zaman sonuçları da değişebilir. Talut – Calut kıssasından yapılan çıkarsamalar da dâhil!

“İnna a’teyna’nın sırrı” adlı yayınlanmamış eserinde, Bediuzzaman, dönemin önde gelen bazı şahısları hakkında bir durum tespitinde bulunuyor. Ölümleri “bi’l-bukâi ve’l-enini’ şeklinde olacak, diyor.

Sonra biri hakkında “Ümmet onu sevdiği ve dua ettiği için Allah onun hakkındaki hükmünü değiştirdi” diyor. Demek ki gaybi ihbarlar ve çıkarsamalar, ümmetin duasıyla değişebiliyor.

Evet,  gerek nebilerin gerekse ehli keşfin bildirdiği gaybi haberler ve onların neticeleri, insanların çabası ve duasıyla tağyir, tebdil veya tatil olabiliyor. Çünkü mukaddemesi değiştirilin işin neticesi de değişiyor… Dolayısıyla annem gibi, samimi, pir-i fani, dünya ile hiç alakaları kalmamış masum insanlara ait dualar ve taraftarlıklar, değil bir insanı, bir milleti, bir ülkeyi bile varsa eğer önündeki felaketlerden korur muhafaza eder. Çünkü insanın asıl manası ve maksadı duadır.

Bediuzzaman bir eserinde “Hiçbir gerekçe olmasaydı bile sırf Hz. Peygamberin duası sebebiyle Allah ahiret hayatını var ederdi” diyerek duanın insan ve insanlık hayatı içindeki manasını ortaya koyuyor. Dua, evrenin içindeki kuvvetleri harekete geçiren kumanda aleti gibidir. Samimi dua var oldukça ve insan, o samimi duaya liyakatini muhafaza ettikçe, muvaffakiyeti de kaçınılmaz olur…

***

Gelelim bu yazının “Hüve”sine… Yani cemaatin durduğu yer ve sergilediği duruşa!

Yine annem üzerinden meseleye temas edeceğim.

Annem Fethullah Hocayı da sever. Bağlısı falan değil. Ama sever. Öteden beri…

Onu gördüğü zaman, o ekranda kaldığı sürece o da onu izlerdi. Tayyip Erdoğan’ı gördüğü zamanlardaki gibi heyecanının açık etmez, fikrini beyan etmezdi ama severdi. Bitinceye kadar da televizyonun başından ayrılmazdı.

Mamafih annem, zaten tüm hocaları sever. Dini sever çünkü. O yüzden televizyonlarda rastladığı dini sohbetleri kaçırmaz. Bir zamanlar da Kanal 7’de Mustafa hocaya böyle kilitlenmişti… Onu dinlemediği gün kendini eksikli hissederdi.

Başlangıçta bizim televizyonun kumanda sistemine aklı basmadığı için, onu evde yalnız bırakıp dışarı çıkacaksam, oyalansın diye ona istediği kanalı açar çıkardım. Genellikle iki kanalı isterdi. Biri STV, biri Kanal-7. (Son zamanlarda ATV’ye de takılıyor, tuhaf! Çünkü ben belli bir iki dizi dışında onu izlemiyorum). Ama onun favorisi Kanal 7 ve STV idi…

Bu seçim propagandası sürecinde bir şey dikkatimi çekti. Baktım, STV’yi açmamı pek istemiyor. “Neden” diye sordum, sanki sebebini bilmiyormuşum gibi… “Hayırdır anne, artık STV’yi açmamı istemiyorsun”, dedim, “onlar Tayyip için iyi şeyler söylemiyorlar” dedi. Düşündüğüm doğruydu. Tayyip beyin aleyhine bir şey duymak istemiyordu…

Oysa eskiden STV’yi cidden severdi. Yemek programlarını da izlerdi. Seçim sürecinde onu dahi izlemedi. “Artık o kanalı sevmiyor”du.

Bir insanın, bir cemaatin, bir televizyonun, masum ve fani olmuş, dünya ile bağları iyice zayıflamış ve Rahmanın çağrısından başka bir şeyle ilgilenmeyen bir kadının yüreğindeki sevgiyi kaybetmek değer miydi? Ne karşılığında?

Oysa bu millet cemaati seviyordu. O kanalı da seviyordu. Hatta topluca oturulacak zamanlarda illa da bir kanal açık olacaksa o stv olurdu. Çünkü herkes emindi ki ortama mugayir bir sahne gündeme gelmez…

Evet, bu toplum cemaati seviyordu. Dine olan hizmetiyle seviyordu. Hoca efendiyi de… Feragat ve mahviyet dolu duruşuyla, dokunsan ağlayacak haliyle, millet adına, din adına adanmışlığını seviyordu. Her biri bir sahabe feragatiyle dünyanın dört bir tarafına giden, belki bir daha dönüşü bile olmayacak çocuklarımızı uzaklara uğurlarken, birer şehit ve sahabe hassasiyetti duyarak uğurlardık. Cemaati o haliyle sevmiştik. O hal ne güzel de yakışıyordu onlara.

Sonra birden bire ne olduysa baktık ki, paranın, siyasetin, iktidar hırsının kol gezdiği alanlarda dolaşıyorlar… Öyle kimselerle kol kola girmişlerdi ki… Aman ya Rabbi… Bu nasıl bir menfaat veya maksattı ki, şu mübarek insanları, küfrün ve nifakın mümessili olmuş kitleler, kütleler ve gruplarla sarmaş dolaş etmişti? Hangi gerekçe ile kendilerini  onlarla aynı kareye, aynı resme sokabilmişlerdi?

Gerçekten yürek burkutan bir mesele…

Ben şahsen, garazsız, ivazsız dine hizmet eden toplulukları manen “Ehlibeyt” şemsiyesi altında görüyorum.  Onları manevi âlemlerin sultanı biliyorum. Cenab-ı Hak da onları o mana ile o misyon ile sevmiş olacak ki Ehlibeyt, ne zaman elini dünya rantına ve siyasetine uzatsa, Kader-i ilahi o eli kırıyor. Onları dünyadan ve siyasetten küstürüyor!

Çünkü dine hizmet edenlerin mesleği enaniyeti kaldırmıyor. Özellikle de bu zamanda! Enaniyet atına binerek dine hizmet edilmiyor. Siyaset ve rant ise tabiatı gereği eneniyet üzerine binşa edilmiş. Biz biliyoruz ki hizmet-i Kuraniyye ve Nuriye,  ancak enaniyeti terk etmekle mümkün olabiliyor. Cemaatin,  bir enaniyet işi olan siyasete ilgi duyması, onlara, tıpkı dünya rantına ilgi duydukları her seferinde başına felaketler gelen ehlibeyt gibi felakete, sıkıntıya ve azaba sürükler, sürüklüyor.

İktidara karşı sergiledikleri şu tavırlar nedeniyle milletin ekseriyetinin gönlünde düştükleri mertebe, toplum ekseriyetinin vicdanında kaybettikleri irtifa, hangi menfaatle telafi edilebilir! Hangi para, banka, iktidar, şu Rabbin son ordusu olan halkın yüreğindeki samimim muhabbetten daha yeğdir?

Ey ehli iman ve insaf olan cemaat! Derhal kendi mecrana dön.  Bırak siyasetin kirliliklerini başkası üslensin. Sen bulanma! Millete eski halinle lazımsın! Dünya saltanatının geçici olduğunu size hatırlatmak abestir! Siz zaten halinizle, ahvalinizle bunu yallardır yaşıyorsunuz, biliyorsunuz.  Biliyorsunuz, yüreklerdeki sultanlık, ‘et-tahiyyatu’daki duanın içinde yer almak bin dünya saltanatından evladır.

Belki bir takım iddialarınızda haklısınızdır. Ama gördünüz, sergilediğiniz tavırlar ve yaptıklarınız, şer üzerine ittifak etmeyeceği haber verilmiş şu milletten kırmızı kart gürdü. Şimdi bundan ders çıkarmak gerekmez mi?  Hakeme kızıp, bütün bütün öfkesini kapılan bir oyuncu gibi kendinizi toplumun gözünden de mi düşürmek istiyorsunuz?

Ban inanıyorum ve arzu ediyorum ki cemaat, şu ikazı yerinde değerlendirir ve aslî mecrasına, yani milletin dinine ve imanına hizmet etme vazifene dönerse, eskiden olduğu gibi belki yeniden siyasete ve siyasetçilere bile çeki düzen verir. Ve aldığı yaraları daha hızlı sarar! Rabbin rızasına ve hizmetine dön ey cemaat! Asıl maksadınız o değil mi?

***

İnanın şu tavırlarınızla edindiğiniz yeni dostlar, size yar olmaz. Siz de onları hidayete getiremezsiniz.  Allah’ın saptırdığını hidayete ulaştırmak, islama düşmanlık besleyenleremeveddet duymak buğuna kadar hç bir hak yolcusuna hayır getirmedi. Hatta bu, Rabbin izzetine bile dokunabilir. Hatırlayın 1999 öncesinde onlar sizi pohpohlamışlardı da sonunda Hoca efendi kendi köklerinden koparılarak uzak diyarlara gitmeye mahkum edilmişti… Bu millet o zaman da sizin yanınızda idi…

1996 yılında Yeni Sayfa gazetesinde “Medyatik Gülen yahut Çekirdeğin Çatlatılması” başlıklı bir yazı yazmıştım. O sıralarda malum medya, birilerini tu kaka etmek için cemaati göklere çıkarıyordu. Ben o pohpohlamanın içindeki maksadı sezdiğim için, tıpkı bu yazıya benzer bir ikaz yazısı yazmıştım o zamanlar. O sıralar Fethullah Hoca ile  “Feto” diye dalga geçen, Hikmet Çetinkaya’ya da “sizler tükeniyorsunuz, bitiyorsunuz. Öleceksiniz. Gövdeleriniz beslediği o topraklar, Fethullah Hocanın yetiştirdiği çiçeklerle donanacak!” demiştim.

Şimdi görüyorum ki cemaat, o çiçekleri zehirleyen kesimlerle yan yana gelmiş. Bu insanın içini sızlatıyor!

Ey cemaat, eski yerine dön! Kendi fabrika ayarlarına! Bu milletin yüreğindeki makam Rabbin rızasına daha yakındır!

Siyaset menfaat üzerine kuruludur. Bakarsınız zaman gelir yeniden dostluklar kurarsınız. Ama şu paralelci yaklaşımlardan ve iktidar aleyhine olacak her bir emareye kanıt gibi sarılmaktan kendi medyanı kurtar. Nifak ehli ile aynı karelerde görünmekten hiç  bir ehli hak fayda görmemiştir! Sizler iman erlerisiniz. Onların en temel sıfatı öfkelerini yutmaktır…

***

Tabii iktidar için de söyleyecek bir iki sözüm var. Öncelikle kazandıklarına değil, kaybettiklerine bakmalılar. Gönüllerini kazanamadıklarının gönüllerini neden kaybettiklerine baksınlar. CHP’ye oy veren tabana kendilerini hiç sevdiremediler. Bunun nedenini araştırsınlar. O meseleye de gireceğim elbet ama önce 13 Haziran 2011 tarihinde, o günkü genel seçimlerin hemen ardından yazdığım şu yazıyı okumakla yetinsinler: İktidarı Bekleyen Kritik Görevler…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir