CHP’li Taksicinin Ayvalık’ı Kurtarma Formülü!

Ayvalık’ta son iki dönemdir CHP’ye oy vermiş bir taksici, yöreyi kurtarmak için ne yapıp edip bir partiden belediye başkanı edinmeleri gerektiğine inanıyor… Hangi parti dersiniz…

Bu yıl, değişik vesilelerle Anadolu’nun birçok bölgesini görme fırsatım oldu. Böylece memleketin iyiye gittiğini gözlerimle görme imkânım oldu…

Elbette hâlâ bir yığın problemimiz var. Fakat her bir alanda, baharın geldiğini gösteren işaretler ve emareler kendisini göstermeye başlamış. Çürümüş toplumsal doku dipten gelen taze hücrelerle yenileniyor. Bize hayatı cehennem eden, eski-yeni siyasi ve dini şartlanmışlıklar, yerini yavaş yavaş aklıselime bırakıyor. Umut, tomurcuk atmış çok şükür.

Bildiğiniz gibi ben hep memleketin iyiye gittiği kantinde(ydi)im. Elime kalemi aldığım 90’lı yılların başından itibaren hep bu yolda topluma umut ve iman aşılamaya çalıştım karınca kararınca. Çünkü Allah’ın mümine ‘la teknatu’ fermanı var.

Peygamberimiz dahi, “kıyamet kopuyorken bile elindeki fidanı dik” buyurarak, esasında, umut ve inancın, insan yaşamındaki önemine vurgu yapmıştır.

Kıyametin vaktinin hiç kimse tarafından bilinmiyor –muayyen olsaydı mutlaka biri bilirdi- olmasını kendimce gerçekten sabit bir vaktin olmayışına bağlamışımdır hep. Tabii ki her şey gibi bu âlemin de fıtrî bir ömrü vardır. Ama bir makinenin veya düzeneğin, sağlıklı kullanılıp kullanılmamasına göre ömrü uzayıp kısaldığı gibi şu dünyamızın dahi ömrü, tahrip/tamir yeteneği bulunan insanlığın gidişatına bağlı olarak uzayıp kısalabilir. Yani âlemin ‘ecel-i müsemma’sı (miâdı), insanlığın hayır yolunda devam veya sapmasına göre öne alınacağına veya tehir olunabileceğine inanıyorum. “Ümmetim istikamette gitse…” hadisi dahi buna işaret eder.

Dolayısıyla kıyamet dahi bir parça insanlığın sa’y ve gayretine bağlıdır denilebilir. Hz. İsa, Tibet İncil’ine göre, meskeneti tarzı hayat edinmiş Hindular ile yaptığı sohbette, onlara şöyle der: “İşte bak şu çakıl taşına. Kim bilir, belki de bir milyon yıldır şuracıkta bekliyor ki bir insan gelip onu şuradan şuraya götürsün.” Bu sözleriyle şu âlemin insanın iradesinin önüne konulmuş bir oyun hamuru olduğunu hissettirir.

Evet, insan, hırsa kapılmadan –çünkü hırs, eşyadaki usule riayet etmeye mani olur- gayretle ve o neticeye vardıracak çabalar ile bir şeyi talep etse o muhakkak gerçekleşir. Çünkü insan halifedir ve talebi, hem üstündekiler katında hem altındakiler nezdinde makbuldür ve mücbirdir.

Bediuzzaman, 1918’de Şam’da Ümeyye Camii’nde irad ettiği Hutbe-i Şamiyye’nin başında, İslam âleminin maddi manevi yükselişinin kaçınılmaz olduğunu izah ederken, İslam âleminin yeniden bir yükselişe geçmesi için beş kuvvetin ittifak ettiğini söyler. Ve bunları İslam’ın gerçekliği, geri kalmışlık ve fakirlikten kurutulma iştiyakı, insanlığa layık halin en güzel numunesini gösterme arzusu, imanın şehâmeti (mağlubiyet utancı; yani zalime karşı izzetli duruş sergileme zorunluluğu) ve Allah’ın adını yükseltme (ila-yı kelimetullah) emrinin bize yüklediği en iyi olma (maddi/manevi) sorumluğu!

O yüzden de ümidimi hep muhafaza ettim ki, bir gün bizim bahçelerimiz eski bostanlarımız gibi revnak ve meyvedar olacak. Bizim yurtlarımız, bu zeminde hiç görülmedik adilane bir idare ile beşere, ‘işte insanlık budur’ dedirtecek bir numune sergileyecek.

Şu üç yüz yıldır yaşadıklarımız; İslam toplumlarında görülen, olmazsa olmaz sandığımız -(din dâhil hayatın bütün alanlarına yayılmış olan)- türlü türlü istibdatların çirkin ve aşağılatıcı yüzünü görmemiz içindi.

Çünkü –Müslümanlar dâhil- Doğu toplumlarında istibdat hayatın bütün katlarında ve bütün unsurlarında bir tarz-ı hayat olmuştu ki bize nefes aldırmıyordu. Kur’an gibi azametli bir belleticinin telkin ettiği hayat tarzını –halifenin, toplum tarafından belirlenip görevden alınması usulünü- bile ancak 30 yıl ayakta tutabildiler. Sonunda şarkın ağalık kültürü ona boyun eğdirdi ve Emeviler eliyle yeniden despot bir yönetime dönüştürüldü. Ve ümmet yeniden, ömrünü ‘adil bir padişah’ bekleme dualarına vakfetti.

O yüzden Şark mutsuzdu hep. Birey, hiçbir zaman olmadı. Hep reaya –davar- idi. Böyle olunca insanın da bir değeri olmadı. Fikri de olmadı. Kuran’ın telkin ettiği insan ve hayat algısını kavrayıp bunu gerçekleştirmek için direnenler de zaten berdar edildiler. Daha şurada yüz yıl önce, halkının eğitilmesi için padişahtan medrese isteyen adam, cüretinden dolayı ‘deli’ zannedilip hapsedilmedi mi?

Şarkın bütünü böyledir. Bizim edebiyat divanlarımızı, şiir mecmualarımızı sıksanız, ondan sadece bir ah ve enin damlar. O şiir mecmualarında, o cönk ve divanlarda, sevgiliye yapılan sitemler ve feleğin kubbesine atılan taşlar, gösteriyor ki, o çağlarda yaşanmakta olan zulüm ve istibdat, ruhu serazat insanları boğuyordu. Şair de her dönem gayba taş atarak o halden yakınmıştır.

Bizde hiç meşru sayılacak ‘tarab’ şiiri yoktur. Biraz Abbasi dönemi şairlerinde ‘tarab’ vardır o da ancak ‘murdar olan şarab’ ile sağlanmış bir sarhoşluktur. Hayattan lezzet almak, doğan güne neşideler söylemek, güzel bir havanın ıtırları ve dokunuşlarıyla coşup, yaratılmanın hazzına ermek, bizim kültürümüzde nerede ise haram gibidir. Oysa Peygamberimizin (sav), ‘Bir gün uyanıp da güzel bir gün için Rabbine şükretmeyenin cennetten dahi keyif alamayacağını’ hatırlatan bir hadisi var…

Hayatı salt ahrete endekslediğimiz için, maalesef, dünyayı ve evrensel hakikatleri ıskalamışız. Her nimeti, her lezzeti ahrete ertelemişiz. Hakikati aramayı, eşyada saklı Esmayı yakalayıp ondan kendimize daha rahat ve yaşanabilir bir dünya var etmeyi ihmal etmişiz. Esasında, istibdat ortamlarında büyüyen insanların başka şansı da yoktu zaten.

Cennetin tamamen ölüm ötesine ait bir realite olduğunu var sayarak, Cenab-ı Hakk’ın hayat denilen şu nimetini nasıl değerlendirebilecektik ki?

***

Batılılar ise tam tersi. Ta eski çağlardan itibaren, var olmanın dayanılmaz keyfini çıkarmışlar. Hikmeti kavramış, hayatın, niçin verildiğini az çokbilmişler ve ertelemek yerine o gün yaşamayı tercih etmişler.

Buldukları ilk fırsatta kendi kendilerini idare etmenin bir yolunu bulmuşlar. İmparatorluk bile olsa idare şekilleri, imparatorun yetkisini millet lehine kısıtlayacak kurumlar geliştirtmişler. Akıllarını kullanmayı bilmişler. Biz ise kendimizi güle karşı neşideler söyleyen ve vazifesi, zalim sevgiliye intizar ederek ağlamak(!) olan, üstelik de aşığından asla yüz bulmayan bir ‘mitler’ dünyasında yaşamışız.

O bülbülün, gülün yaprağının arkasında yerleşen asalakları, pasları ve böcekleri yemek için geldiğini, karnı doyunca da şakımaya başladığını aklımıza getirmemişiz. O şakımayı da üstelik ağlamak sanmışız. Kişi kendi penceresinden âleme bakar ya!

Ama yazık ki Batılılar da, esma-i ilahiyyenin maddede tezahür eden hazlarıyla mest olup gerçek kaynağı, Rablerini unuttular… Biz de eşyada saklı hikmeti görmezlikten gelerek, hayattan nasibimizi unuttuk. Hem de ‘vela tensa nasibeke mineddünya’ (dünyadaki nasibini unutma) (Kasas,77) emrine rağmen. Üstelik de Cenabı Hak sürekli peygamberler göndererek elimizdeki bilgelik ve hikmet kitaplarını tashih etmesine rağmen…

Batılı bilge ‘masnuat’ı gördü ama basireti ‘Sani’i görmedi. Bizim bilgelerimiz ise basiret hesabına masnuatı görmezlikten geldi. Batılıların şu halinden inkâr ve tereddüt, bizim bu halimizden meskenet ve istibdat doğdu.

Fakat şu seyahatlerimde gördüm ki, Anadolu’nun kaderi değişmeye başlamış. Yaşadıklarımız, ‘muallim’ olmuş. Millet, olup bitenin farkında. ‘İnançsız’ bir hayat ile mutlu olunamayacağını anladığı gibi, maddi imkânlar olmadan da mutlu ve huzurlu yaşanmayacağını anlamış. O yüzden de iş yapanlarla yapmayanları aynı kefeye koymuyor.

Ayvalık’ta son iki dönemdir CHP’ye oy vermiş bir taksicinin dediği gibi, “Biz de ne yapıp edip Refahlı (Refah Partili)  bir belediye başkanı edinmeliyiz. Yoksa Ayvalık’ımızı tamamen kaybedeceğiz… Biz onları hep yiyicilikle suçladık. Şimdi bizimkileri de görüyorum. Yemeyen yok ama bari onlar iş yapıyorlar ve şehirlerini mamur ediyorlar! Örnek mi istiyorlar, gelip görsünler. Gömeç yükseliyor, Ayvalık batıyor!” (Bu arada Cunda adasıyla ilgili de yazacağım inşallah)

Çünkü her şeyden önce refaha ihtiyacı var, huzura ihtiyacı var. Daha çok demokrasiye ve güvene ihtiyacı var. Şehirlerimizin mamur edilmesine ihtiyaç var. Vesayet kültürü, despotluk ve istibdat bir yere kadar. Sonunda insanlığın fıtratı karşısında iflas ediyorlar işte! Hangi düşünce ve kanaatte olursa olsun insan fıtratı iyiyi tanıyor, biliyor ve istiyor sonunda…

Hâsılı, Bediuzzaman’ın sözüne ettiği o beş kuvvetinin toplumun her kesiminde işlemeye başladığını gördüm. Ve ümit var oldum ki çok uzak olmayan bir gelecekte, Kuran’ın hakikatinin en güzel numunesini (hem mümin ve mütevekkil, hem mamur ve müreffeh insan tipini) göstereceğimize bir kere daha inandım. Ve bu hissiyatımı sizinle paylaşmak istedim.

‘El Hakku ya’lû velâ yu’lâ aleyh’ (Hak üstündür, ona ilânihaye galip gelinmez.).

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir