Cübbeliye İlk Taşı Masum Olan Atsın

Kadın erkek ilişkilerinin işlendiği; bu ilişkilerde haram ve helal olanların tasnif edildiği sureye ‘NUR’ adının verilmiş olmasına uzun zamanlar bir anlam verememiştim.

Şehvet kaynaklı ilişkilerin insanı ne hallere düşürdüğünü, insanı nasıl da tedavisi imkânsız travmalara duçar ettiğini, hayat içindeki örnekleriyle gördükçe, Kur’an’ın “Fectenibu’l-fevahişe ma zahara ve ma batan” (Gizli saklı her türlü fuhuştan uzak durun) emrinin ne muazzam bir hakikatin altını çizdiğini daha iyi anlamaktayım.

Zinanın toplumları ve fertleri nasıl çökerttiğini, uzun süren bu tür alışkanlıkların nerede ise insanın siretini nesh, suretini mesh ettiğini hemen hemen her temiz ruh fark edebiliyor. Bir dine mensup olup olmaması bile önemli değil. (Uluslararası bir toplantıda bir kadın siyasetçi, kadınlara karşı derin zaaf içinde bulunduğu bilinen Sarkozy ile yan yana gelince hemen yerini değiştirmiş ve bir fotoğrafta onunla aynı kare içinde görünmekten sakınmıştı.)

Zina insanın ruhunu karartıyor, ona mertebe kaybettiriyor. Nitekim ‘Cennet’in yani saflığın yüceliğinden, ‘Dünya’ sefaletine sürülmesinin nedeni de şehvet ateşiydi ki, Âdem onu tadınca ‘a’lâ’dan ‘esfel’e düştü. Bu esfel (dünya) bile bir yüksek mertebedir ki burada tutunabilmemiz, Hz. Adem’in samimi özür beyanı ve af dilemesiyle mümkün olmuştur.

Cenab-ı Hak, âdemoğullarını, burada (yani aşağı bir âlem olan dünyada) tutunabilmişken, daha da aşağılara, yani hiç ‘Nur’ taşımayan ‘Esfeli safilîn’ karanlığına düşmemeleri için zinadan uzak durmaya çağırır.

Esasında zina, ‘cennetteki yasak meyve’nin dünyadaki karşılığıdır. Ona el uzatmak, tüm yasakları ihlal edebilme; yani âdemiyet mertebesinden tard edilmeyi, Kur’an’ın ifadesiyle maymun ve hınzır  derekesine düşmeyi göze alabilme cüretidir. O yüzden de Cenabı- Hak, bir tek bu surenin başında ‘Bu sureyi indirdik ve uyulmasını farz kıldık’ diyerek insanın dikkatini ‘zina gerçeği’ne çekmeye çalışır. (Enzelnâhâ ve faradnâhâ)  (Nur, 1.  Kadın erkek ilişkilerinin ve cinsel konuların detaylı bir şekilde ele alındığı bu sureye ‘Nur’ -aydınlık ve ışık- adının verilmiş olması son derece manidardır. Çünkü zina insandaki hakikati yani Nur’u söndürmektedir.)

İnsandaki âdemiyet nurunu söndüren, onu insanlıktan çıkaran ve şeytanî karanlığa sürükleyen bir diğer hal ise, temiz bir insana zina isnat etmektir.  İster kadın olsun, ister erkek olsun, Kur’an bir insana zina isnat edebilmek için en az dört tanığın getirilmesini şart koşar.  En ağır şahitliklerde bile iki erkeğin (veya bir erkek iki kadın) tanıklığını yeterli sayan Kur’an’ın temiz bir kadın veya erkeğe zina isnat etmek için en az dört tanığı şart koşması, yapılan şeyin, katilden dahi ehemmiyetli olduğunun ispatıdır.

Nasıl ki zina, insanlardaki ilahi nuru söndürüyorsa, temiz bir insanı -ispat edilmemiş birtakım zan ve karinelerle- zina yapmakla suçlamak da öylece insanın nurunu söndürmektedir. O yüzden de Allah, hiçbir meselede, insanlara ‘lanetleşmeyi’ önermediği halde, birbirine zina isnat edenleri, davalarını ispat edemedikleri takdirde kendilerine lanet okumalarını emretmiştir. (Nur, 6-9)

Ta ki insan, bu dehşetli filli işlemesin!

Fakat yine Kur’an’ın aktarımı ile biliyoruz ki (Yusuf Suresi, 30) insanlar bu konularda asla ölçülü olamıyorlar ve görmedikleri halleri, bizzat görmüşler gibi aktarıyorlar. Maalesef bu, en dindar toplumlarda bile vardır. Ben kendi payıma bu tür konularda gayba taş atmaktan hep korkmuşumdur. O yüzden de –Hüseyin Üzmez ve Baykal dâhil- adı gündeme bu şekilde düşen herkes hakkında iyi niyeti önceledim. Çünkü Kur’an bize öyle davranmayı emrediyor.

Hz. Aişe validemize atılan iftira bu konuda ciddi bir sınav olmuştu sahabe için. Nice ünlü sahabeler dahi, ‘insanların, dil şehvetine düşmekten kendilerini alıkoyamadıkları zan üzere ahkâm kesme’ belasından kendilerini koruyamamışlardı da Kur’an onları şu ifadelerle kınamıştı:

“Onu işittiğinizde, mümin erkekler ve mümin kadınların birbirleri hakkında iyi şeyler düşünerek ‘Hâşâ, bu düpedüz iftiradır’ demeleri gerekmez miydi? Onlar (iftiracılar) bu iddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahit getirmediler; işte onlar Allah yanında yalancıların ta kendileridir.” (Nur, 12-13)

O gün çoğu sahabe şu uyarıdan hemen sonra tövbe edip yaptıklarından pişman oldular ama biz hâlâ bu tür konulara bodoslama dalmaktan derin haz duyuyoruz.

Üstelik, “İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasından hoşlanan” (Nur, 19), Ahmet Taşgetiren’in ifadesiyle “Müslümanın günahını seven’ birtakım yarasa ruhluların tezviratını kanıp Müslümanların kendi insanları hakkında, hele sivrilip sevilmiş; birçok insanın İslamiyetle buluşmasına vesile olmuş kişilerin karalanmasına, değersizleştirilmesi ve gözden düşürülmesi operasyonlarına  katılmaları aklın ve vicdanın kaldırabileceği bir iş değil.

Her mümin,  “Ey iman edenler! Eğer (iftira etmekten, günah işlemekten sakınmayan) bir fâsık, size bir haber getirecek olursa onu araştırın. Yoksa cahillikle bir topluluğa sataşır da yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat:6) ayetinin uyarısına muhataptır.

Bir insan hakkında varit olan ama henüz ispat edilmemiş iddialardan hareketle konuşmak zan üzere konuşmakla aynıdır.  Esasında bu tür gizli hallerin üstünü açmak dahi doğru değildir. Çünkü her insanın, istenildiğinde başka türlü değerlendirilecek halleri vardır. Hepimizin kendimize göre günahı vardır.  “O gün, suçluları zincirlere vurulmuş olarak görürsün.” (İbrahim, 49) ayeti tüm insanların günahta birbiriyle sımsıkı bağlandığını açık gösteriyor. Siz birisini bir günah ile yargıladığınızda kendinizi de onun bağlı olduğu zincire bağlamış olursunuz.

Elbette her mümin temiz yaşamak ve Rabbin razı olduğu bir hal üzere bulunmakla mükelleftir. Ama Kur’an’da her türlü günah anılır ve cezası da beyan edilir. Kur’an, mümine tatbik edilecek şeriatın kanunlarını zamin olduğuna göre, demektir ki Kur’an’da sayılan o tüm haller Müslümanlar tarafından işlenecek.  Hiç kimse nefsinin hallerine karşı korunmuş değildir. Ve Şeytan’ın, Allah’ın mutlak koruması altındaki kullar hariç, herkese gücü yeter.

Ve  siz ey ‘kirlendiğini zannettiğiniz adama/kadına taş atmaya niyetlenenler, lütfen Hz. İsa’ya kulak verin. Ne demişti O (as), insanların taşla öldürmek istedikleri bir kadın için: “Masum olan ilk taşı atsın!”

***

Cübbeli Ahmet hocamızın adı, televizyonlara çıkarılmadan önce kulağıma çalınmıştı. Ama gerek meseleleri aktarmadaki sivriliği, gerekse meşrep ve üslubu, beni cezp etmemişti. İlk dikkatimi çekmesi, televizyonda “Risale-i Nurlarda şeraite mugayir yirmi mesele var.” demesiyle oldu. O gün ben Sıradışı programında canlı yayına çıkmış ve demiştim ki, bu cümle hocaya yakışmadı. Eğer biliyorsa onları göstermeli. Değilse bu yakışmadı!

Sonra öğrendim ki bir grup nur talebesi hocayı ziyaret etmiş ve durumu izah etmiş. O dahi, hakikat-i hali öğrendikten sonra hem özür dilemiş hem de bir daha ‘ezbere konuşmamak için’ Risale-i Nurları okumaya karar vermiş. Mamafih, kısa zaman sonra, risaleleri okuduğuna dair işaretler vermeye başladı.

Fakat yazık ki Türk medyasının iltifatının her daim bela getirdiği gerçeğini -bir önceki bir başka örnekte olduğu gibi- anlamadı. Maalesef, bu memlekette bir zındıka komitesi var ve tüm iyi şeyleri kirletmeye çalışıyor. Bunu da medya eliyle yapıyor.

Bediuzzaman gibi dünyadan ve mafihadan tamamen uzak yaşayan bir insan için bile karı kız getirtiyor diye geçmişte tezvirat yapılabilmişti. Hoca gibi milletin önünde bulunan ve kendine göre de ciddi bir toplumsal sempati oluşturan birini rahat bırakacaklarını mı sanıyordunuz?

Sizi temin ederim hoca bu tür suçlamaların ne ilk ne de son muhatabı. Firavun, ülkesinden tüm uğursuzlukları Hz. Musa’nın boynuna yıkmak istemedi mi? Onu toplumun en kirlisi, en uğursuzu -haşa!- göstermek için ne yapmadı! Hiçbir kıssa yaşanıp gitmiş değildir. (Araf, 131)

Toplumu ifsad etmek isteyenler –ki onlar fuhşun ve fahşanın inananlar arasında yayılmasından büyük haz alırlar (Nur, 19)- bunu hep yapacaklar. Müslümanların etrafında toplandığı önemli şahsiyetleri yıpratmak, onlar hakkındaki hüsn-ü zanları ve hürmetleri kırmak ve böylece onlar üzerinden dinin değerlerini yıkmak için her dönemde çeşitli tuzaklar kurdular, kurulacak.

Müminler bu tuzağa düşmemeliler. Ellerindeki taşı atmadan önce dönüp nefislerine baksınlar. Nefislerini, taşlayacakları kadının/erkeğin nefsinden daha temiz buluyorlarsa –ki bu bizatihi kirliliktir- o taşı atsınlar. Aksi takdirde, dönüp kendi yüreklerindeki şeytanı taşlasınlar.  Bu konuları dile dolamayı birileri hakkında zanna dayanarak konuşmayı kolay mı sanıyorsunuz? Vallahi o, Allah katında sizi derin bir mahcubiyet ve günaha düşürecek bir beladır. (Nur, 15)

Ben size derim ki, müminler olarak Cüppeli’ye taş atmadan önce nefsinize bir bakın, sonra konuşun.  Çünkü biz cennet ve cehenneme inananlarız. Böyle bir kaygısı olmayanlar istedikleri gibi iftira edebilirler ama Müslüman, bir dilin önüne 32 diş konmasının hikmetini ıskalamaz!


OKUMA PARÇASI

 Yirmi İkinci Mektubun Hâtimesindeki Bahse Bir Zeyldir.

1-“Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?”  (Hucurât, 12)

Gıybet şu âyetin kat’î hükmüyle nazar-ı Kur’ân’da gayet menfur ve ehl-i gıybet, gayet fena ve alçaktırlar. Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zâlimâne kısmı, kazf-i muhsanât nev’idir. Yani, gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnat etmek, en şenî bir günah-ı kebâir ve en zâlimâne bir cinayettir, hayat-ı içtimâiye-i ehl-i imanı zehirlendirir bir hıyanettir, mesut bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir. Evet, Sûre-i Nur bu hakikati o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdan sahibini titretiyor ve tüylerini ürperttiriyor.

2-“Onu işittiğinizde, ‘Bunu söylemek bize yakışmaz. Hâşâ, bu büyük bir iftiradır’ demeniz gerekmez miydi?” Nur Sûresi: 24:16, şiddetle ferman ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen, merdûdü’ş-şahadettir; ebedî şahadetlerini kabul etmeyiniz. Çünkü yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesaret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şahidi gösterebilir? Kur’ân-ı Hakîm bu şartı koşturmakla, “Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir.”

3-“İman edenler arasında çirkin söz ve hareketlerin yayılmasından hoşlananlar…” Nur Sûresi: 24:19. tehdidiyle, öyleleri münafık gibi ehl-i imanın hayat-ı içtimâiyelerini böyle işâalarla ifsad ediyorlar, ifade ediyor. Ve bilhassa böyle gıybet ehl-i namus ve ehl-i haysiyet hakkında olsa ve bilhassa ehl-i ilim hakkında olsa ve bilhassa akıldan hariç bir tarzda olsa… Meselâ, namuslu bir zat, kendi gayet yakışıklı, her cihetle mükemmel ve ailesine kemâl-i itimadı olduğu halde, hiçbir cihetle ona mukabil gelemeyen ve onun hizmetkârı hükmünde ve ona nispeten çirkince bir insan ve dünyada onların içtimâını hiçbir fıtrat ve vicdan kabul etmediği bir surette, o biçare ailesini o suretle gıybet etmek, bu nevi gıybetin en şenîidir. Böyle eşna’ gıybetin sebebi, olsa olsa, insanın dest-i ihtiyarında olmayan bir muhabbet vasıtasıyla, yine kadınların kıskançlığından ve habbeyi kubbe görüp ve kendi iffetini göstermekle başkasını itham etmek nev’inden bu nevi şayialar meydan alıyorlar. Bu işâadan tevbe etsinler; yoksa kahr-ı İlâhî gelmesi kaviyen memuldür. Öyle iftira edenler, böyle iftiraya maruz kalacakları, cezâ-yı amelleri olmak ihtimalini düşünsünler!

Said Nursî

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir