Darbecisini Bekleyen Anayasa!

Asabiyetle yazılmış bir yazı. Siniri kaldıramayacak olanlar okumasın! Belki de hiç yazılmamalıydı ama bazı şeyler için de kayıt düşürmek gerekiyor!

Bir Dönem Daha Kapanıyor

Bir dönem daha kapanıyor yazık ki. Bir siyasi ekip daha siyaseten kepenk indirmenin arifesine geldi dayandı…  Türkiye’de işler böyle oluyor maalesef.

Ben altmışıma geldim. Yaklaşık kırk yılı, gazetecilik ve yazarlıkla geçti. Bu ülkenin siyaset arenasının kaç partiye mezar olduğunu artık bilemiyorum.  Ne DP gideceğini düşünmüştü oysa ne AP. Ne ANAP pabucunun dama atılacağını sanmıştı ne 28 Şubat cuntacıları hesap vereceklerini…  Ülkeyi bir cinayetler ve faili meçhuller cehennemine dönüştüren Ergenekoncular, keserin bir gün döneceğini hesaba katmamışlardı… Ama hepsi oldu.

Şimdi yeni bir hesap zamanı… Ak Parti ya hadiseleri doğru okuyacak süresini biraz daha uzatacak, ya da öncekilerin yaptığını yapıp sahneden çekilecek. Biliyorum bu yazım da erken bir yazı. Ama vaktidir söylemenin. Çünkü gücün, iktidar olunca, kendini ebedi sanmak bir huyu var. Birilerinin ‘kötü olmayı’ göze alıp iktidara zevali hatırlatması lazım.

Evet, şimdi AK Parti o sınav ile karşı karşıya. Tüm muhalifler, iktidara kilitlenmiş. Derisinde bir çizik oluşmasını bekliyorlar. Hani bir gün karıncalar ejderhaya meydan okumuş da ejderha kale bile almayınca karıncaların kralı demiş ki ejderhaya; “ Ejderha efendi artık gözüm üstünde. Hiç mi derinde bir çizik olmaz. İşte o zaman benim kim olduğumu anlayacaksın.” Nitekim de bir gün ejderha başka bir ejderha ile giriştiği bir savaşta yaralanmış. Tüm karınca dünyasının yaratıkları o yaraya dadanmışlar ve asla kapanmasına fırsat vermemişler…  Bu kıssa gösteriyor ki hiçbir yara küçük, hiçbir ‘düşman’ basit değil! Ak Parti bunu kale alması gereken bir döneme girdi.

Evet, kampana çalmaya başladı. Bu konar göçer âlemde her şey  “Kullu men aleyha fan” hükmü altında. İnsan, tarih, yıldız, fikir… Vakti gelen gelir, vakti biten gider. Her şeyin zevalî ve bakası Bast ve Kabz isimlerinin iki dudağı arasında. Onlar takdire bakar, takdir, kalbin batınına. Kibir ve gurur bir kalpte karar kılmışsa hasmı Allah olur. İsterse asıl hasm /muhalifi, batıl üzere mukim olsun!

İlk günlerinde her şey AK Parti’yi işaret ediyor her rüzgâr onun yelkenlerini şişiriyordu. Şimdi ise en hak, en güzel amelleri bile aleyhine delil oluyor. Milletin bahtını açmak için atılan adımlar ihanet, milletin önünü açmak için yapılan işler taviz olarak algılanıyor. Ve yazık ki çok şey başarmış bir iktidar, sanki hiçbir şey yapmamış gibi yargılanıyor. Küçücük bir zaaf, her şeyi 10-15 yıl öncesine döndürecek gibi duruyor. Her ne kadar geriye dönüşün yolları tıkanmış gibi görünse de…

Hiç kimsenin eli, karşıdakine rest çekecek kadar güçlü değil. Ama hiç kimse ötekinin elinde ne var onu da bilmiyor. Herkes kendi elindekini kare as sanıyor. Öyle bir pata durumu var ki, her kes hem haklı hem haksız. Hem doğru hem yanlış… Hem küstah hem mağdur… Daha da doğrusu kimin gerçekten zalim, kimin gerçekten mazlum yahut kimin halkı kimin haksız olduğunu söylemek için gayb ilmini bilmek gerekiyor.

Mamafih artık önemi de kalmadı haklı veya haksız olmanın… “İza cae’l-kaderu umuye’l-basar” denilmiş; Kader gelince basiret bağlanır… Demek ki böyle oluyormuş.

İşte bakın bir cemaat İktidar ile toslaşmayı göze alabiliyor. Neden? Çünkü kendisini haklı buluyor ve ben olmazsam bu iktidar olmaz sanıyor. Peki, bir siyasi ekip nasıl böyle bir şeyi göze alabiliyor/ E o da kendini haklı buluyor. Bu kadar imkan tanıdım şimdi nankörlük yapıyor’ diye geçiriyor içinden. O da kendini haklı buluyor. Peki ya ikisi de haklı ise?

İki Taraf Da Haklı Olursa

Bir zaman, iyi geçindiklerini sandığım bir çift vardı. Ayrılmalarına hiç kimse anlam verememişti ama boşanmışlardı, yuvaları dağılmıştı. Bir gün arkadaşa sordum, neden diye?

Eşim her meselede, daima kendi haklılığına inanırdı. “Ben ne yaparsam yapayım bana katlanmak zorundasın, çünkü ben haklıyım” diye düşünüyordu. Evliliğimiz de zaten onun fedakârlığı(!) sayesinde ayakta duruyordu. O evin kadını idi ve hep haklıydı. Ve hep de mağdurdu. Saçını süpürge etmişti. Benim evin içindeki varlığım ise bir tek onun hep haklı olduğunu kanıtlamaya yarıyordu. Kocalık hakkı filan yoktu.

Ben hep alttan alarak “tamam sen haklısın karıcığım” diyerek evlilik bağının çözülmesini ertelemeye çalışıyordum. Kusur kötü bir gömlekti ve hep ben giymek zorunda idim. Her seferinde ondan özür diliyordum. Sonunda bir gün artık canıma tak etti, “Bu kere senden özür dilemeyeceğim. Çünkü bu kere ben haklıyım. Her zaman haklı olduğum gibi. Yıllarca haksız olduğun halde sana “haklısın karıcığım, haklısın karıcığım” diyerek seni azıttım. Artık yeter! Bu kere ben haklıyım ve bu evliliğin devamını istiyorsan sen benden özür dileyeceksin!” dedim.

Eee ne oldu sonra?

Boşandık işte! Böyle boşandık.  O haklı olma hakkından vaz geçmedi. Ben de ilk defa “sen haklısın karıcığım” demedim ve 17 yıllık evlilik bitti.

Mahkeme salonundan çıkarken, ona “sen haklısın ama artık bir yuvan yok” dedim…

Kürtler Haklı

Türkiye tam o noktada. Herkes haklı! Herkes!

Ermeniler haklı, Kürtler haklı, Aleviler haklı, kadınlar haklı, gençler haklı, geziciler haklı, PKK haklı, KCK haklı! Hatta Beşşar Esad ve Sisi bile haklı. Bütün ayıplar da iktidarın eteğinde toplanmış. Bir tek o haksız!

İşin tuhafı, ilk defa bir iktidar da kendisini haklı buluyor. Hakkı da var, kendisini haklı bulmaya. Çünkü çok şey yaptığına inanıyor millet adına! O yüzden de ‘ben de haklıyım’ diyor! Muhalefet konusunda da cemaatler konusunda da Kürt halkının mağduriyetlerinin giderilmesi konusunda da!

Beyaz türklerin ona tavır alması bile o yüzdendir. Hak sahiplerine hakkını teslim etmeye kalkıştığı için. Peki kimin iktidar bu iktidar?

Bekir Coşkun’un, Emin Çölaşan’ın, Yılmaz Özdil gibi beyaz Türklerin değil herhalde!  Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin de değil. BDP’nin hiç değil…  Çünkü BDP’liler bizim onları aynı millet çatısı altında saymamıza bile kızıyorlar!

Öyleyse bu iktidar kimin iktidarı?

“Gürcülerin!” desem “bizi Türk milletinden ayrı mı tutuyorsun”[1] diyecekler Gürcü kardeşlerimiz. “Kürtlerin!” desem, “ne münasebet!” diyecekler. Oysa hakikaten de kabine ekseriyetle Kürtlerden ve Gürcülerden oluşuyor. Bir tane Türkmen, Yörük var mı kabinede bilmiyorum! Yadırgamıyorum ha! Sadece tesbit!

Ermeni var, Pakraduni var, Kürt var, Gürcü var ama Türk (kavmiyet olarak) yok! Kimse bundan gocunuyor mu? Hayır!

Peki, o zaman kim kimden rahatsız ve neden her fatura dönüp Türk milletine kesiliyor? İttihat ve Terakki’den bu yana tüm iktidarların işlediği haltlar, kavim olarak Türkler fatura ediliyor. Oysa kavim olarak Oğuz evladı 150 yıldır iktidar değil… İktidar adına zulüm işlenmişse “Türkleşmiş unsurlar “ işledi. Bediuzzaman‘a “Bana işkence edenlerin hiç biri hakiki Türk değildi. Hepsi Türkleşmiş unsurlardı. Hakiki trükte işkence damarı yok” dedirten de bu hakikattir.

Alın İttihat ve Terakkiyi, Alın İlk Cumhuriyet neslini, alın tek parti dönemini… Dönmeler, Sabetaistler, Levantenler, Asuriler vs. vs. iktidardı. Oğuz kavminin iktidarını kaybetti asırlar oldu. Peki öyleyse neden her kusur için hala özür dilemeye çağırılan hep Türk milletidir:

Ermenilere soykırım uyguladın, özür dile. Kürtleri yok saydın özür dile! PKK’lıların dağa çıkmalarına sen sebep oldun özür dile! Hatta nerede ise, bu halkların 40 bin evladının şehit olmasına neden oldukları için onlara teşekkür etmemiz bile istenecek. Öyle ya, bu milletin kırk bin evladı onlar sayesinde ölümsüz oldu! Şehitler ölmez ya!

Rumları mağdur ettin özür dile, Alevileri küstürdün özür dile.

Herkes haklı bir tek bu millet haksız! Peki, bu milletin kafasının tası atar da “Artık ben de haklıyım kardeşim” dese ne olur?

Bakın işte Siyasi Kürtçülüğün başını çekenlere iktidar, “Tamam kardeşim sen haklısın. Aha işte tüm tükürdüklerimi yaladım, Barzani’yi Diyarbakır’da kırmızı hali ile bağrıma bastım, oldu mu?” dedi.

Onlar ne yaptılar? “Tabi yapacaktın. sıkıysa yapma. Ben haklıyım!” dedi. Mütevazı bir şekilde karşılayacaklarına efelendiler! Şunu da isteriz bunu da isteriz, dediler. Eşbaşkanları da Almanya’dan (ağababasının kucağında) Başbakana efelendi:

 “Bastığın o toprakları bil. Bilmezsen sana haddini bildirirler!”

Kardeşim sen hakikaten barış mı istiyorsun bela mı? Barış yanlısı böyle konuşur?

“Başbakan hayatını riske ediyor şu barışı sağlamak için. Ben de ona yardımcı olayım” diyeceğine efeleniyor! Kime güveniyor. Dağdakilere mi, dağdakilerin eline silah ceplerine para koyanlara mı?

Bak sana bir şey söyleyeyim efendi kardeş! Şu devleti şu zillete düşüren onun mağrur ve kibirli hali idi. Rezil oldu. Şimdi de sen mi o kibre ve gurura talip oluyorsun?

Eğer gerçekten maksadın, iki ezeli kardeşin -Türk- Kürt- ebedi dostluğu ve kardeşliği olsa böyle mi yapardın? Aman iş buralara kadar gelmişken bir terslik olmasın diye yüreğin titrerdi. Bir yara sarılırken oralardan öyle kuru efelenmeler ne oluyor?

Sen bu efelenme ile hangi barıştan söz ediyorsun kardeş! Bugün sana “Barışın!”  diyenler yarın “küsün!” dese başka şansın mı var. Bugüne kadar hangi karar senin iraderle oldu ki öyle eğeleniyorsun? Barışı sen yapmıyorsun ki. Sana yaptırtıyorlar. Senin vekilin de o kanaatte:  “Türkiye, Kürtlerle barış yapmaya mecbur bırakıldı!”

(Ara not: Barışa götüren sebepler ne olursa olsun makbulümdür. Benim umurumda değil, şu taviz vermiş bu almış! Ben bu iki halkın arasına atılan fitne ateşinin sönmesinden yanayım.  Şu iki halkın arasına sokulan fitnenin kalkması için ben her türlü tavizi veririm. Yeter ki kardeşimle birlikteliğim devam etsin. Çünkü islamın bekası dahi bu birlikteliğe vabeste. Barış için her yol mubahtır!” MAB)

Kim mecbur etmiş Türkiye’yi? Dağdaki PKK’lılar mı, yoksa onları da -bizim kriptolarımızı da yaptıkları gibi- parmaklarının uçlarıyla oynatan hokkabazlar mı? Hakikaten kim?

APO’yu bize verenler şimdi de “barışın ulan!” mı diyor yoksa!

Haklı olmak başka bir şey o haklılığın neticelerini devşirmek başka bir şey. Biraz suhuletle gitseniz,  Apo’yu bile hapisten çıkarırsınız. Zaten de yakında çıkarırlar. – Onu teslim edenlerin bir planı vardı ta baştan. Sadece öldürülmesin diye yakalayıp Türk hükümetine emanet ettiler. Onu, yıllardır Türkiye’nin eliyle besletenler, günü geldiğinde cumhurbaşkanı da yaparlar. AK Parti onu “muhatap” yaptı, bakarsınız sonraki iktidarlar da onu baş yapar!- Millet bütün bunları hazmediyor da, siz Başbakan’ın Diyarbakır’a gelmesini mi hazmedemiyorsunuz?

İşte görüyorsunuz. Zamanın hükmü sizden yana. Amerika, İsrail, Almanya, AB sizden yana. Onların şemsiyesi ve akıldaneliği altında başardınız da! Haklılığınızı iktidar da kabul etti ki size doğru adım atıyor. Hala efelenmenin tepeden bakmanın ne mantığı var? Siz barış istiyorsunuz ha!

Allah şu Müslüman iki halkı sizin şerrinizden korusun! Eğer geleceğimiz sizin ellerinize verilmişse vay halimize. Çünkü bir millete “ekâbir-i mücrimîha” (günahkarları) baş olmuşsa akıbeti yakındır!

Aleviler De Haklı

Birkaç yazıda temas ettim. Ben Şia’yı İslam şeriat dairesine dâhil biliyorum. Caferi mezhebini de hak biliyorum ve bazı içtihatlarına da uyuyorum. Anadolu Aleviliğini ise bir ‘siyasi küskünlük’ ten mülhem bir kırılganlık adediyorum! Bu insanlar memleketine sadık ve bu topraklara bağlı insanlar. Amma illa birileri çıkıyor ve diyor ki siz onları mağdur ettiniz.

Ben hatırlamıyorum onlara yapılmış bir mağduriyeti. 1300 yıl önce şayanmış bir siyasi katli kast ediyorsanız, muhatap ben değildim. Yavuz neden Çaldıran’da Şah İsmail’i bozguna uğrattı diyorsanız, onun da muhatabı ben değilim. Zaten onlar hala ayakta olsaydı işler bu hale gelmezdi!

Eğer Dersimi kast ediyorsanız, vallahi siz onun failleriyle bizden daha iyi anlaşıyorsunuz. Kimse ‘Cumhuriyet döneminin mağduru Alevilerdir’ diyemez. Evet, yakın tarih içinde bir mağduriyet varsa o da dersim olayıdır! -(Tabii Kürtlerin de o tür mağduriyetleri oldu. Onun dahi muhatabı dersimi bombalayanlardır, Türk milleti değil)- Dersim bombalandı, insanlar öldü. Ama Aleviler şimdi o işi yapan siyasi kadroların devamı ile koyun koyunalar. Onu yapanlara “canınız sağ olsun” dediler ve 80 yıldır o cinayeti işleyen siyasi kadrolara oy veriyorlar.

Sonra yine dönüp ben haklıyım hakkımı ver diyorsun?

İktidar Da Haklı Cemaat De

Dershanelerin kapatılmak istenmesi yeni bir fitne ateşi yaktı. Ortada yine ‘haklı’ iki taraf var. Biri diyor ki, “ben eğitimde bir düzenlemeye gidiyorum onun için bu ara kurumları kapatacağım”. Öbürü diyor ki “Kardeşim on senedir sen hangi eğitimi düzelttin ki sıra dershanelere geldi?”

Her ikisinin de sözü hak batını batıl.

Hükümetin dershanelere el atmasının, eğitim maksatlı olduğuna kimse inanmaz. İnanmıyor da zaten. Hatta hükümet, “ben bir yığın yurt yaptırıyorum, kimse benim yurtlarımda kalmıyor. Öğrencileri kendi yurtlarıma çekeceğim. Her bir öğrenciden yüz dolar alsam şu kadar eder, bütçeye bir katkı olur” dese daha inandırıcı olacak!

Suret-i haktan görünüyor. Karşı taraf inanmıyor.

Cemaat de diyor ki, “ben yıllarca, üniversitelere giremeyen Anadolu’nun imanlı gençlerinin üniversitelere girmesini sağlıyorum. Hükümet bana teşekkür edeceğin önümü kapatıyor. Bunu maksatlı yapıyor!”. Haksız da değil. Hatta Yıldız Tilbe bile, “Ne yapayım, aynı görüşte değiliz ama çocuklarım o dershanelerde emin ellerde bulunuyorlar. Rahat uyuyorum”  demişti bir zamanlar.

Ben de aynı kanaatteyim.  Dershaneler, kaybolmuş, yitip gitmiş gençliğin yeniden devşirilip yola konulduğu atölyeler gibi çalıştı yıllarca. Ha siz hakikaten iyi bir eğitim verecek sistem oluşturmuşsanız, kaldırın arayüz sistemleri. Ama şu geçen 10 yıla bir bakan. Hangi eğitim bakanı geldi de bir önceki bakanın yaptıklarını, muhalif bir parti iktidar olmuş muamelesine tabi tutmadı?

Ak Parti her konuda övünebilir ama eğitim konusunda asla! Hiç beceremediler ve becerebileceklerini de sanmıyorum. Evet zahirde iktidar haklı olabilir. Ama cemaat de haklı. Uzlaşmaz iki haklının varacağı nokta kavgadır…

Yeni Anayasa Darbecisini Bekliyor

Keza Anayasa konusu!

Ben üç yıl önce de yazdım. Anayasa’yı yapamazlar diye. Çünkü ne muhalefetin niyeti buna müsait, ne iktidarın tabiatı!

İkincisi bizde partiler, itikadi mezhepler gibidir. Bir dinin içindeki farklı inanç ekollerinin birbiriyle uzlaşması, iki düşman halkın ittifakından daha zordur!

Hatırlayın, Kostantiniye tam düşmek üzere iken bile Bizans’ın itikadi mezhepleri birbiriyle kıyasıya çatışıyor, bir taraf iktidara ‘Sen iktidar olacaksan Osmanlılar gelsin bu şehri alsın daha iyi’ diyebiliyorlardı.

Bizim partilerimiz de aynen öyle. İktidarla muhalefet ipten yapılma köprünün üstünde toslaşan iki inatçı keçi gibi. İktidarın düşmesi için Esad’ın Türkiye’yi işgal etmesini bile arzu edebilirler.

Evet, kabul etmeliyiz ki iktidar tabiat itibarıyla sivil değil. Geldikleri siyasi anlayış itibarıyla da sivilleşmeyi hazmetmeleri zordur. Oysa Sivil bir anayasa için hakikaten sivil düşünce lazım! Bizde henüz o zemin yok. Buna rağmen muhalefetin önüne hep bir takım teklifler getirdi. Ama muhalefet iktidar bu anayasayı yapamasın diye her bahaneyi kullandı.

Demek ki yeni Anayasa da darbecisini bekliyor!


[1]) Ben Türk kelimesini tüm unsurları içine alan bir etnisite adı biliyorum ve Türk milleti dediğim zaman tüm bu unsurları içine alan bir üst çatı anlıyorum. O yüzden de Türkmen ve Yörük isimlerini de bu manada ayrı değerlendiriyorum.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir