Domuz Gribi Aşısı Domuzlaştırma Operasyonu Olmasın

“Aşı en büyük çocuk katilidir.  Sağlıklı doğan çocuk, aşılarla hasta ediliyor. Hepimiz uygulamalarda, en ağır hastalıkların aşı sonrası nasıl başladığını gördük. Dünyada milyonlarca ebeveyn aşıların sadece bir tek amaca hizmet ettiğini artık anlamış durumdadır: çocuğun bağışıklık sistemini tahrip ederek ilaç üreticileri ve doktorlar için iyi birer müşteri olmalarını sağlamak! Kendi tecrübem ve diğer ailelerin tecrübeleri sayesinde biliyoruz ki, hiç aşı olmayan çocuklar hastanenin ne olduğunu bilmezken, aşılanan çocuklar hastaneden nerede ise hiç kurtulamıyorlar.”

Bu sözler, dünyaca ünlü  ‘Homeopat’ Dr. Prafull Vijayakar’a ait. Konuyu nereye getireceğimi anladınız. Aşılar. Ama biraz sabredeceksiniz. Asıl sözü sonra söyleyeceğim çünkü…

Kanatlı İnsanlar Çağı

Dabbetü’l-Arz, malum kıyamet alametlerindendir. Ne olduğu ancak, ortaya çıktıktan sonra anlaşılacağı için henüz kimse tam olarak ‘o şöyle bir şeydir’ diyemiyor. (Gerçi ortaya çıktığında bile tam bilinmeyecek ya ne ise. ) Sadece onun, ‘bilinen yaratıkların dışında bir şey’ olduğu ifade ediliyor.

Genetiğin ne olduğunu bilmeyen eski âlimlerin onun hakkında isabetli tahmin yapmaları beklenemez elbet. Çağımız âlimlerinden Elmalılı ve benzeri bazı müfessirler, onun yerden çıkma bir yaratık olması üzerinde hemfikirdirler. Bediuzzaman da ekstradan onun, insanın iliğiyle beslenecek bir yaratık olacağını söyler. Yazık ki bugün konuyu, aklın kabul edeceği biçimde izah edebilecek kimse yok. Kimisi ‘mikrop/virüs’ diyor, kimisi televizyon, kimisi şimendifer gibi insan elinden çıkma bir yaratık sanıyor vs. Bana göre en isabetli tahmin ‘insan elinden çıkacak yaratık’ olduğu yönündeki tahminidir.

Çünkü yeryüzünde debelenen her canlıya Kur’an diliyle ‘dabbe’ denmiş. Ve hiçbir dabbe, yoktur ki, Allah’a ait olmasın. Ama Kur’an, kıyamet alameti sayılan bu yaratığı ‘yerin yaratığı’ diye isimlendiriyor, onu ‘halkallah (Allahın yarattığı mahluklar)’ın dışına atıyor. Demek bu dabbetü’l-arz, -ki insanlığın başına gerçek bir bela olacak- yeryüzünde yapılan çalışmalar neticesinde üretilecek veya kontrolden çıkıp çoğalacak bir canlı, bir yaratık…

Bugün az çok bilimsel makaleler okumuş, genetik çalışmalardan haberdar her insan, artık biliyor ki, eğer kanuni maniler ortadan kalksa, insanoğlu, yapay insan üretebilecek duruma gelmiş… Nitekim böylesi bir insanın sosyal hayat içindeki konumunu tartışıyor bugün hukukçular ve din âlimleri tarafından. Artık, kentavr ve minotavrlar (yari insan yarı at, yarı insan yarı boğa veya balık) sadece efsanelerin konusu değil; geleceğin düşleri arasına da girmiştir. Ve maalesef artık sadece birer hayal değil imkanı dahiline girmiş ihtimallerdir.

Günümüz bilimkurgu filmlerine bakılırsa önümüzdeki 20 -25 yıl içinde Tevrat’ın haber verdiği hakikat zahir olacak. Yıllar önce okumuştum ve çok şaşırmıştım. Şöyle diyordu: .ve sonra ‘kaf’ta ruhlar biter. Ama insanlar gelmeye devam ederler”. Evet, bugün ruhu olmayan, yani,  tanrının eseri değil de, bilimsel çalışmalarla meydana getirilmiş hayvan ve insan müsveddeleriyle karşılaşmak an meselesi! Esasında Kur’an-ı Kerim bunun olacağını haber veriyor. Üstelik de doğurganlığı temsil eden ‘Nisa/Kadın’ suresinde. Şeytanın, insanı aldatıp teşvik ederek, yaratma usullerini değiştireceğini ve ilahi kudreti taklit ederek, eşyanın genetiğiyle oynayıp onları başka başka şekillere dönüştüreceği uyarısında bulunuyor. Şimdi şu ayeti bir de bu bilgiler ışığında okuyun:

Allah ona (Şeytan’a) lânet etmişti, o da demişti ki: Andolsun ki kullarından bir kısmını, ayartacağım; onlardan pay alacağım. Onları yoldan (senin kulların olmaktan)çıkaracağım, asılsız kuruntulara daldıracağım, kendilerine hayvanların kulaklarını yarmalarını emredeceğim, Allah’ın yaratıklarını (halkkalahi)değişikliğe uğratmalarını emredeceğim» demiştir (Nisa,118-119)

Şu ayet, bugünkü bilimsel veriler ışığında tefsir edildiğinde; genetik yapı ile oynanacağını, mevcut yapıların değiştirilebileceğini, hayvanlar üzerinde operasyonlar yapılıp bunun insanlara tatbik edileceğini, birçok şeyin yaradılışının değiştirileceğini açık ve net ortaya koyuyor. Özellikle ‘hayvanların kulaklarını yaracaklar’ ifadesi, sarih bir şekilde genetik çalışmalara işarettir. Çünkü bir insanın/hayvanın pürüzsüz, embriyonun içine konulabilecek, kılsız tüysüz hücreleri sadece kulağın arkasında mevcuttur.

Tabii Kur’an, meseleyi şeytan ile izah ettiği için biz meseleye salt günah sevap perspektifinden bakıyoruz, asıl manalara ulaşamıyoruz. Çünkü Şeytanın iğvasının sadece günah işlettirmek olduğunu sanıyoruz. Oysa bugünkü medeniyetin büyük bir kısmı onun iteklemeleri ve sürüklemeleri sayesindedir.

 ‘Ne yani sen şu çalışmaları yapanlara şeytan mı diyorsun?” dediğinizi duyuyorum. ‘Hayır,  şeytan demiyorum; ‘şeytan bu çalışmaların sonuçlarını, insanlığı, insanlıktan uzaklaştıracak şekilde kullanılmasını sağlıyor” diyorum. Müslümanların bile teoride şeytanın her türlü desiseyi yapabileceğine inandıkları halde, bir bilim adamını da kendisine hizmetkâr edebileceğine inanmamalarını anlayamıyorum.

Bir zamanlar, kadın-doğumcu bir doktor arkadaşıma, “neden normal doğum varken sezeryan öneriyorsunuz? Bu konuda yapılan araştırmalar, sezaryen doğumlarda birtakım genlerin aktifleşmediğini, nesli bozduğunu ve bu sebeple ölümcül bir durum yoksa bu yönteme başvurmanın çok hatarlı olduğunu iddia ediyor” demiştim de nerede ise beni 31 Mart vakasına sebebiyet veren ‘mürteci’(!) yapacaktı. Hemen matbaanın geciktirilmesinden, Müslümanların gericiliğinden söz etti.

Meseleyi açtığıma açacağıma pişman olmuştum. Oysa bugün çok iyi biliyoruz ki, sezaryen doğumlarda çocuk çok, ama çoook şeyden mahrum olarak doğuyor. Konu beni aştığı için detaylara girmeyeceğim. Merak edenler bu konuda yapılan araştırmaları detaylıca tetkik edebilir; indigo ve kristal çocuk vakalarının temel sebeplerini anlayabilirler.

Zülkarneyn’in Duvarı Yıkılıyor!

Biliyorsunuz, Kur’an-ı  Kerim’de, ilahi yasaklara uymayan bir kavmin (İsrailoğullarından bir kavim), domuzlara dönüştürüldüğü, bir başka yerde de maymunlara ve domuzlara dönüştürüldüğü hatırlatılır. (2/65; 5/60) Biz bunu, geçmişte olmuş bitmiş bir hadise zannediyoruz. Halbuki Kur’an, bize eşyadaki prensiplere uyulmadığı takdirde neler olabileceğini, başımıza ne büyük belalar açabileceğimizi hatırlatmak için veriyor o misali. Bakın şu ayete!

“Deki: Size Allah katında cezaca daha fenasını, daha beterini haber vereyim mi? O kimseler ki Allah kendilerine lânet etmiş, gadabına uğratmış, onlardan maymunlar, hınzırlar ve tağuta tapanlar yapmış, işte bunlar mevkice daha fena ve düz yoldan daha sapkındırlar” (Maide/Sofra, 60)

Çok açık ve net bir şekilde, maymunlaştırma ve domuzlaştırma operasyonlarının çıkış zamanını veriyor ‘tağut’ kelimesiyle. Tağut, atası mümin olan sapkınlardır. Tam bu çağın tanımı.

Biliyoruz; geçmişte, yarı at yarı insan, yarı insan yarı balık, yarı insan yarı kuş mahlûklar tasvir edilmiş. Biz de bunları hep ya hayal mahsulü, ya da geçmişte olup bitmiş hadiseler gibi algılayıp geçiyoruz.

Doğrudur, belki de o resimler, o yaratıklar, yaptıklarıyla sonlarını getirmiş kavimlerin çalışmalarının ürünleridir. Çünkü Kur’an gaybın dili olduğu gibi bütün zamanların da tanığıdır. O daima her hadisenin yanı başında bir tanıktır ki bütün zamanları bize bir sayfa gibi aktarır. O yüzden olayları bize övyle aktarıyor ki, bazen geçmişte mi olmuş yoksa gelecekte mi olacak anlayamıyoruz. Tıpkı“Sizin zürriyetinizi ‘meşhun’ gemide taşıdık’ ayetinden hep Hz. Nuh’un gemisinin anlaşıldığı gibi. -Oysa o bizim atamızdır, zürriyetimiz değil- Bugün o yüzden çoğumuz, domuzlaştırma veya maymunlaştırma operasyonunu manevi bir mesh gibi anlıyor ve bunun tarihte bir zamanlar olup geçmiş bir hadise olduğunu sanıyoruz. Gelecekte de bunun insanlığın başına gelebileceğine ihtimal vermiyoruz. Çünkü alışılagelmiş yaklaşımlar ve manalar, o ayetleri doğru anlamasızı önlüyor.

Oysa ayet hemen hemen da tam bu zamanlara bakıyor. Çünkü insan tabiatı üzerinde oynama imkanı hiçbir zaman bu kadar mümkün olmamıştır. Varsa yoksa bir ‘ahlak’a takılmışız. Hâlbuki şu sıralarda insan tabiatı mesh ediliyor. İnsan başka bir yaratığa dönüştürülüyor. Tam da şeytanın ifadesiyle, bu çalışmalar insanların büyük kısmını, ‘Şeytan’ın payı’ haline getiriyor.

ElbetteNobel, dinamiti yaparken, insanlığa büyük bir hediye armağan ettiğini sanıyordu. Keza maddenin en küçük parçası olan atomu parçalayan insan da insanlık adına büyük bir adım atmıştı.

Aynı şekilde, bugün Allah’ın mülkünde tağyir ve tebdil yapmanın bir türü olan genlerle oynama işi de nerede ise ‘Allahın yarattıklarını değiştirme’ aşamasına gelmiş bulunuyor. Genleri değiştirip ‘eşyanın içindeki kader’ programlarıyla oynayan bilim insanları elbette ki, insanlığa hizmet ettiklerini sanıyorlar. Ama geri planda büyük bir şeytani zeka var ki, bu bilimsel sonuçları kullanarak (tıpkı atomun parçalanması gibi muhteşem bir buluşun, atom bombası yapılarak insanlığın imhası adına kullanılması gibi) insanlığı hızla insan olmaktan çıkmaya sürüklüyor. Bugün artık genetik çalışmaların nerede duracağı asla tahmin edilememekte ve bu yüzden de doğuda ve batıda ciddi eleştirilere de maruz kalmaktadır. Bu çalışmaların, aslında neyin önünü açtığını, hangi bentleri, hangi Zülkarneyn duvarını yıktığını bilmiyoruz.

Ama şunu iyi biliyoruz ki, insan geninin çözmenin en kestirme yollarından biri de aşılama tekniğidir. Aşılarla tarasgenik virüsleri içimize atıyoruz onlar da genetik kodlarımıza saldırıp değiştiriyorlar.

Gen Ayarlarıyla Oynanıyor

Cenab-ı Allah, her bir şeyde eşikler/sınırlar yaratmış ve eşyayı, bize yararı dokunacak formda sabit kılmıştır. Elbette o formun altı ve üstü de vardır. İşte insanlar, ‘bu ayarı bozup ileriye götürsem ne olur geriye götürsem ne olur’ diyerek, o eşiklerle oynarlar.

Şimdiye kadarki çalışmalar ‘mukadderat’ dediğimiz eşyanın dış görünümüne müdahale etme şeklinde idi. Şimdi ise gen mühendisliği sayesinde doğrudan ‘kader’ dediğimiz programlara ve genlere müdahale ediliyor. O yüzden, kabak bedeninde karpuz, domates içinde köpek balığı eti, patates gövdesinde akrep eti yiyoruz da farkında değiliz. Hepimiz ufak ufak başkalaştırılıyoruz. Adım adım domuzlaştırılmaya maymunlaştırılmaya doğru götürülüyoruz belki de. Ama farkında değiliz.

Konuşmalarımda zaman zaman, “Bu âlem, bir oyun hamuru gibi, insanın iradesine boyun eğer şekilde yaratılmıştır ama insan doğacak sonuçlardan mesuldür” diyorum. Cenab-ı Hak insana adeta “Ey kulum! Eşya ve imkânlarıyla istediğin gibi oynayabilir, değiştirebilir ve bundan kendine saadete veya şekavete gidecek bir yol bulabilirsin. Uyarılarıma uyarak hareket edersen, rahat ve emin yaşarsın. Uymazsan, öyle neticelerle karşılaşırısın ki o yapıp ettiklerin senin hayatını cehenneme dönüştürür.”diyor.

İşte dabbetü’l-arz dediğimiz de böyle insan elinden çıkma bir türdür ki, sonunda insanın iliklerini emerek beslenecek bir bela olacak. İnsanoğlu daha ölmeden cehennemin acılarını, kabuslarını, korkularını yaşayacak.

Domuz Aşısı mı Grip Aşısı mı?

Yakın bir zamana kadar, DNA, içine girilmez bir alandı. Ama bugün çok net biliyoruz ki, genetik sarmallar rahat açılabiliyor ve istenildiği gibi kromozom dizilişine eklemeler, çıkarmalar yapılabiliyor.

Genetik yapısıyla oynanmış gıdalar, doğrudan genetik yapıyla ilintilenen aşılar, tıpkı bilgisayarımıza şu veya bu şekilde giren virüs programları gibi, kendini sistemle entegre eden programlarla pekala insan genini değiştirebiliyor, yapısını bozabiliyor ve hatta yavaş yavaş ölümüne yol açabiliyor.

Dolayısıyla, bugün pratikte yapılmasa da, kanatlı atların, insan formunda hayvanların, domuzlaştırılmış varlıkların, yarı maymun yarı insan yaratıkların ortaya çıkması an meselesidir. Çünkü bunun mümkün olabileceği artık biliniyor. Yapılmıyorsa sebebi; İsrail’deki din adamlarının gücü, Hıristiyan ruhanilerinin ahlaki istinat duvarlarıdır.

Yakında,  insan beden malzemelerinin üretildiği laboratuarlardan söz edilirse şaşmayın. Bunların dini ve hukuki boyutları yıllardır tartışılıyor. Hızla o yöne doğru gidiyoruz. Bunun için şeytan da elinden gelini yapıyor. Dünyadaki sürgün hayatı bir an önce bitsin diye, saklı ve gizli telkinlerle insanlığı yıkıma sürüklüyor. Siyasi tabirle insanları kışkırtarak, “tanrıyı kıyamete zorluyor”.

İşte domuzlaştırma operasyonu da bu çalışmalardaki son merhaledir. Bu kadar açıklamanın hülasasına gelince.

Biliyorsunuz son olarak Domuz Gribi diye bir hastalık gündemde. Ve tabii aşısı da. Dünyada haysiyet sahibi bilim adamlarından aşıya ciddi tepkiler var. ‘Bu aşı, bir hastalığı yok etmek için üretilmedi, aksine insanlığa yeni bir hastalık taşımak için üretildi.’ diyorlar.

Hayır, sizi temin ederim bu aşı sadece hastalık getirmiyor, transgenetik ‘terminatör genler’ de içeriyor. İnsan tabiatını yavaş yavaş meshedecek ve onu başka bir varlığa dönüştürecek genler.

Beni şaşırtan ve kahreden ise, Türkiye’nin, Sağlık bakanımızın eliyle bu belaya sürüklenmesidir. Bu belayı insanlığın başına biz sarmışız gibi, aşı uygulamasında pilot bölge yapıldık. Efendim bilmem kaç milyon insan risk altındaymış da aşı yapılmazsa bilmem kaç bin insan ölecekmiş de. İnsaf be, insaf. Allahtan korkun. Bu işlere hangi mantık ve vicdan ile bakıyorsunuz?

Yani bakanın dürüstlüğüne inanmasam diyeceğim ki, birilerinin zenginleştirilmesi için Türk milleti kobay yapılıyor. İktidarın en başarılı bakanı olduğuna inandığım Recep Akdağ nasıl bu yalana inandırıldı anlayamıyorum. Pekala harhangi bir grip gibi savuşturulacak bir hastalığı bu kadar büyük bir panikle lanse etmesi hakikaten akıllarda soru yaratıyor.

Bu nasıl bir panik böyle? Yoksa birileri bu ülkeye girip virüsü serpti de bizim haberimiz mi yok.

Ben açık söylüyorum, bu kadar açık ikaz ve uyarılara rağmen aşı dayatılacak olursa bu millete ihanet edilmiş olur! Florası, genetiği temiz, hala insan varlıkların yaşadığı Anadolu’ya işgalden beter bir darbe indirir. Düşünün bu toprakları, tohumları, damızlıkları. Tahıl öldü, çeltik öldü, meyve öldü hayvan öldü. Arı öldü bal öldü. Karpuz öldü kavun öldü buğday öldü.

Bir zamanlar da nüfus planlaması  adı altında bu milleti kısırlaştıracak aşılar yaptılar. Ve bugün biliyoruz ki, Türkiye’de kısırlık son on yılda yüzde 27 oranında artmış durumda…

Ben bu konuda yazacak belki de son insanım. Lütfen hamiyet sahipleri ortaya çıksınlar ve şu meseleyi  millete izah etsinler. Özellikle aşılarla, genlerin nasıl tahrip edilebileceği konusunda  insanları aydınlatsınlar. Çoğu Siyonist baronlara ait olan ilaç fabrikalarını zengin edeceğiz diye, milletin kanıyla geniyle oynatmayalım!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir