Duanın Gücüne Sarılmak

Reyhanlı faciasının yaşandığı gün ben Mersin’de idim. Kaldığım evin delikanlısı, patlamaların duyulması üzerine şaşkınlıkla “ya böyle bir şeyin olabileceğini önceden duyurmuşlardı, ben bu sutidi okudum, bu nasıl olabilir” dedi.

“Ne okudun” deyince de, forum.donatihaber.com‘da 11 Mayıs günü bir yazı okuduğunu, yazıda, “bunu bir tarafa not edin, 11 Mayıs’ta önemli şeyler olacak” dendiğini söyledi. Hatta anlayamadığı için, annesine 11 Mayıs’ın neden önemli olup olmadığını sormuş. Annesi de ben bilmiyorum demiş.

Benim inanmış gibi görmeyince, söylediklerini doğrulamak babından elindeki telefonundan internet geçmişini getirdi. Baktım hakikaten 11 Nasan günü, “Bunu bir yere not edin” başlıklı bir haber kaydı var. “Aynı kaydı bir kere daha görelim” dedim, ama baktım ki haberi siteden silmişler…

İstihbarat istese, o kayda ulaşabilir ve o kayıt üzerinden belki, içerdeki tezgâhçılara da ulaşılabilir. Yani o bombaların kimler tarafından oraya konduğu bulunabilir.

Gerçi buna gerek kalmadığı anlaşılıyor. Çünkü patlamaların Suriye istihbaratı ile ilintili olduğu belirlenmiş hatta içeride kulandıkları şahıslar da tesbit edilmiş. Şimdi soru şu:

Türkiye o kadar patlayıcının sınırlarından içeri sokulmasına nasıl müsaade etmiş? Müsaade etmiş, diyorum çünkü milli istihbaratların görevi, o patlayıcıların içeri girmesini önlemektir. Bunu yapamayan istihbaratı mı sorgulayacaksınız, bölgenin, ajanların merkezi haline gelmesini önleyemeyen iktidarı mı eleştireceksiniz, yoksa kendi ülkesine karşı düşmanca tavır takınan, kendisi iktidarda olmadığı için her türlü tahriki siyaset zanneden muhalefete mi yanarsınız?

Ben tüm kanıtlara rağmen işin Suriye istihbaratının bağımsız bir hareketi olduğuna inanmıyorum. Türkiye derin devletini eline geçirenler Suriye’nin derin işlerini neden kendi başına bıraksınlar ki?

Evet işi Suriye İstihbaratına yaptırmışlardır. Tıpkı PKK ile yaptığımız mücadelede yaşanan provokasyonlarda olduğu gibi tabii ki mahalli kuvvetler kullanılmıştır. Ama bu demek değildir ki işin sahibi onlardır. Pekala birileri Suriye istihbaratını ve onların içimizdeki uzantılarını taşeron olarak kullanılmış olabilir. Peki diyelim işin arkasından Rusya yahut İran çıktı. Veya bizzat Amerika ve İsrail çıktı -ki bana göre bunların hiç biri değil- Türkiye ne yapabilir?

Çünkü bu ismini andığım ülkeler ve istihbaratları bu işin şu dengede kalmasını isteyen ülkelerdir. Amerika gerçekten Suriye meselesini çözmek isteseydi, ne yapar eder Rusya’yı ikna ederdi. İkna etmeye gerek bile duymazdı. Libya’da, Irak’ta kimin fikrine baktı ki?  Veya İsrail, şu iç savaşı ciddi manada kendi aleyhine görse, ne yapıp eder Rusları da Amerikalıları da ikna ederek bu ateşi söndürürdü.

Yani demek istediğim, ne Türkiye’nin ne Suriye’nin ne de İran’ın bu konuda i’rabta mahalli var. Türkiye’nin ve İran’ın müdahaleleri, sadece daha çok adam ölmesine hizmet eder, ediyor o kadar. Biz Müslümanlar olarak hala kendi meselelerimizi kendi aramızda toplanıp çözmekten uzak ve aciz olduğumuz için, beklemeye devam ediyoruz ki karar versinler de şu mesele bir çözüme kavuşsun!

Daha ne kadar insanın ölmesi gerekiyor bilmiyoruz?

Şimdilik, bir sonraki dönemde Suriye kaç parça edilecek ve o parçalar kimlere verilecek onun hesabı yapılıyor. Muhalifler, Esad’ın katliam yaptığını ve bir bölgede etnik temizlik yaptırarak, çözüm sonrasındaki Nuseyriler için homojen bir alan oluşturmaya çalışıyor diyorlar. Esad bunu düşünecek kadar çaplı ise onunla zaten baş edilmez.

Ama ben bunun, onun hesabı olduğunu sanmıyorum. Bu “Batılılar”ın hesabı. “Batılılar” ifadesinin içini siz doldurun. Almanya mı dersiniz, Fransa mı dersiniz, Amerika, İngiltere mi dersiniz, onu siz bilirsiniz. Ama emin olabilirsiniz ki bu hesap Esad’ın değil. Esad can havliyle şu ateşten kurtulmaya çalışıyor. Çalıştıkça da batıyor. Sonunda kendisini öyle bir noktaya getirecek ki, vücudu tıpkı resimleri gibi yırtılırken, insanlar çığlık atacaklar. Daha önceki örneklerini; Saddamı, Muammer Kaddafi’yi düşünün… Diktatörlerin akıbeti budur.

Batılıların Hesabı

Batılılar, artık eski şartlarda burada kalamayacaklarını gördüler. Şu veya bu şekilde çekilecekler. Çekilirken de arkalarını sağlama almak, bir ker edaha bölgeye geldiklerinde kendilerini bekleyen birilerini bulmak için zemin hazırlıyorlar. Birinci Haçlı Seferleri sırasında edindikleri tecrübeden yararlanmak istiyorlar. O zaman da Suriye’deki, Doğu Akdeniz’deki ehli sünnet karşıtı unsurları organize edip destekleyerek onlarla kendilerini sağlama almışlardı. Şimdi aynısını yapmaya çalışıyorlar. Irak’ta olduğu gibi, burayı da birbiri ile didişen birkaç unsura ayırıp gidecekler.

Didişmenin ne boyutlara varabileceğini görmek istiyorsanız, her Salı –ki ben o günü Türkiye’yi ve halkın birliğini dinamitleme vakti diye biliyorum– Meclis, grup konuşmaları altında yapılan, rezil, kepaze; halkı birbirine düşürmek ve fitne ateşini körüklemekten başka işe yaramayan konuşmalara bakın, anlarsınız. Siyasi liderlerin -avam lisanıyla biri ‘moskof’, biri ‘yunan’ biri ‘türk’ olsa ancak bu kadar birbirilerini tahkirve tahrik ederler birbirlerini aşağılayan, ihanetle suçlayan konuşmalarını dinleyen sıradan insanların kimyasının bozulmaması mucizedir.

Bu ülke şu fitnecilere rağmen hala parçalanmıyor, iç karışıklıklar yaşamıyor ve ayakta duruyorsa bu, Rabbin lütfudur; halkın yüreğindeki selamet ve istikamet istidadına merhametidir. Çünkü Rabbül Alemin batınımıza bıkıyor.

Maalesef halkın huzuru, selameti ve akıbeti hiç birinin umurunda değil.

Ve maalesef yakın bir gelecekte, sözüm ona şu liderlerden kurtulma ihtimalimiz de yok. Bu yüzden de hayat ve siyaset çarkının bizi şunlardan kurtaracağı zamana kadar, Rabbin bu memleketi şunların öfke ve gadabından koruması için dua etmekten başka çaremiz yok. Hz. Musa’nın (as), “İçimizdeki sefihlerden dolayı bizi helak mi edersin Rabbim” dediği gibi, bu şer, fitne ve gayz kusmaktan başka marifetleri kalmayanlar ‘imamlar’ yüzünden başımıza bir şey gelmemesi için çokça dua etmeliyiz.

Bizim Halimiz Yunus (as)’un Halinden Daha Beter

Türkiye’nin şimdiki hali, Yunus Bin Metta (as)’ın balığın karnındaki haline benziyor. Hani, o belayı hak etmiş kavminden kaçıp kendisini bir gemiye atmıştı ya, Rabbinden izin almadan. Sonra denizde fırtına çıkmıştı da fırtınanın dinmesi için denize kurban vermek gerektiğine inanmışlardı. Kura çekmişlerdi de kura üç seferinde de Yunus aleyhisselama isabet etmişti. Gemiciler de onu denizin ilahına(!) kurban olarak denize atmışlardı. Ve bir dev balık yutmuştu onu.

Gece zifiri karanlık, deniz dalgalı ve onu yutan balık insafsız… O karlığın içinden denizin dibine doğur atılırken ve bütün esbap sukut etmiş, kurtuluş için hiçbir sebep ve umut kalmamışken Yunus (as), izin almadan kavmini terk etmenin azim bir hata olduğunu hatırladı ve bütün bu unsurlara aynı anda hükmeden Rabbine yöneldi “La ilahe illa ente. Sübhaneki, innî kuntu minezzalimin” (Senden başka ilah yoktur Allahım. Sen sübhansın, işlerine akıl sır ermez. Seni tenzih ederim. Ben senin müsaadeni almadan halkımı terk etmekle nefsime zulmettim) diye feryat etti.

O anda öyle birisine iltica etmeliydi ki gücü hem denize, hem geceye hem balığa yetsin. Çünkü “gece, deniz ve hut (balık)” onun aleyhinde ittifak etmişlerdi. Bu üçünü birden emrine müsahhar eden bir zât onu sahil-i selâmete çıkarabilirdi.

Bediuzzaman’ın ifadesiyle Hz. Yunus, “Müsebbib-ül Esbab’dan başka bir melce’ (sığınılacak makam) olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacat birdenbire geceyi, denizi ve hutu müsahhar etmiştir. O nur-u tevhid ile hutun karnını bir taht-el bahir gemisi (balığın karnını bir denizaltı) hükmüne getirip ve zelzeleli dağ-vari emvac (dalgaların) dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, Kamer’i bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyik eden (sıkıştıran) o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti.”

Evet, maalesef bizim halimiz Yunus (as)’un birinci halinden yüz derece daha dehşet verici! Şu liderlerin taht-ı riyaseti altında istikbalimiz onun gecesinden daha karanlık. Biz de gafletimizle o geceyi daha da karartıyoruz. Denizimiz, şu Türkiye’miz ve dünyamızdır. Yunus (as)’un denizinden bin derece daha korkulu. Nefsimiz isi doymak bilmeyen canavar bir balığa dönmüş. Ebedi hayatımızı mahvediyor. Bizim balığımız Yunus’u yutan balıktan bin kere daha muzırdır. Çünkü Hz. Yuns’u yutan hut (balık), onun zaten geçici olan hayatını bitiriyordu. Bizim hutumuz olan nefs-i emmaremiz ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.

Madem hakikî vaziyetimiz budur;  biz de Hazret-i Yunus gibi,  bu siyasi hay huyları, bu gereksiz kil u kalleri, bu, ne dünya ne ahiretimiz için faydası olan “şu şunu dedi” “bu bunu dedi”leri bir yana bırakarak, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbib-ül Esbab olan Rabbimize iltica edip,  her gün her saniye “LÂ İLAHE İLLA ENTE. SÜBHANEKE. İNNÎ KUNTU MİNE’Z-ZÂLİMÎN” diyelim ki kendimizi de ülkemizi de sahil-i selamete taşıyabilelim.

İnanın samimi bir duadan daha güçlü hiçbir şey yoktur. Eğer toplu mitingeler gösteriler yapılacağına insanlar binlercesi, yüz binlercesi bir meydanda toplansa ve temiz bir ihlas ve hulus-i kalb ile şu duayı yapsalar, elde etmek istedikleri neticeler çok daha hızlı gerçekleşir.

Hepimiz asıl işlerimizi bırakıp başkasının işleri ile meşgulüz. Kimsenin aklına, nefsini ıslah etmek gelmiyor. Ve kimse de hatırlamıyor ki, başa gelenler birer hak ediştir.

Hz. Yunus, denize atıldığında “ben haksızlığa uğradım, neden beni atıyorsunuz, bre zalimler benden ne istiyorsunuz” demedi. Rabbine iltica etti. Kusurunu yüreğinde derk etti. O kadar derin ve temiz bir duyuşla, o kadar samimi ve candan bir hissedişle tövbe ve istiğfar etti ki, yüreğinde o samimi inanç ve utanç belirince rabbi ona hemen imdat etti.

Öyleyse biz de dağdağasız, mutlu, huzurlu bir hayatı hak edip etmediğimize bakalım. Acaba içimiz dışımıza taşsa, siretimiz suretimiz olsa, hangimizde hakiki bir mümin sıfatı var? Geçiniz mümin sıfatını; içimiz dışımıza çevrilse, caddeler ve sokaklar, maymun, yılan, hınzır, tilki ve kurtlardan ibaret hale gelir…

Asıl bu hallerimizden kurtulmayı denesek, asıl insan olmayı ve yüreğimizde var olan muhabbet zerreciklerini inbisat ettirsek, geliştirsek, ülkemiz, coğrafyamız ve dünya güllük gülistan olur.

Eskiden her Cuma bilmem neleri protesto etmek için milleti o camiye bu camiye toplayıp slogan attıranlar nerede? Müslümanın dertleri bitti mi ki artık ortalıkta pek görünmüyorlar. Acaba öyle haykırıp bağırmak, şu veya bu zalimin -zalim ki Allah’ın kılıcıdır-  bayrağını yakmak yerine, nefislerimizin ihtiras bayraklarını ateşe verecek yiğitleri toplasak da meydanlarda iltica duaları ettirsek, o mitinglerden daha mı az hayra vesile olur?

Ben iddia ediyorum. Mısırın Tahrir meydanında toplanan insanlar kadar bir insan kümesini herhangi bir kentin meydanlarında toplayın. Hepsine yüz istiğfar, bin salavat ve yüz bin samimi “la ilahe illa ente subhaneke inni kuntu mine’zalimin” okutun, o meydanlarda bağırıp çağırmaktan, bayraklar yakmaktan çok daha güçlü neticeler doğurur, eminim…

Hakikaten bunu yapacak babayiğitler yok mu?

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir