Dünya Beşten Büyüktür

İslam bugün mağlup olmuş değildir. Bu gün, o mağlubiyetin neticelerini acılarını yaşıyoruz, denilebilir.

İslam’ın mağlubiyeti çook önceden başlamıştı. Çünkü 13. Yüzyılın sonlarından itibaren Müslüman halklar, bilim üretmeyi terk ettiler. Medreseler ütopyalarla meşgul olmaya başladı. Din kendi mihverinden çıkarıldı ve hakiki manada atalar dini haline gelmişti.

Bunun nedenleri pek çoktur ama sanırım en başta “inanç felsefesi”nde yaşanan zemin kayması gelir. Yani kader anlayışının değişmesi… Âlemi, bir bütün olarak Allah’ın eseri sayan bilim anlayışından, bir kısım şeyleri kutsallaştıran kaderci anlayışa geçildi. Müslümanlar, Reel bir hayat algısından, sübjektif; yani nesnelerin, kendisi olmaktan çıkıp özel manalar giymeye başladığı (duygusal) bir algıya geçtiler. Hz. Muhammedin (asv)  zihinlerdeki tüm putları temizlemeyi ön gören tevhid anlayışının yerine âlimlerimizin, bazı şeyleri kutsayan, dolayısıyla yeniden putlaştıran anlayışı hâkim olmaya başladı.

Eşyaya dair bilgiler Süfli ve Ulvi diye ikiye ayrıldı. Eşya, evren ve hadiselerle ilgili bilimler ve incelemeler, “süfli” (aşağılık, murdar bir iş) olarak nitelendirilirken, güya Kuran ve Kur’an’ı anlamaya yarayan bilim disiplinleri ise kutsallaştırıldı. Kur’an’ın, şu kâinat eserini anlamamız ve ondan kendimize yeni imkânlar var etmemiz için gönderilmiş bir rehber olduğu anlayışı unutuldu, Kur’an bizzat maksat haline getirildi.

Bu anlayış, zaman içinde “bilim”le (eşyaya dair bilgiler) uğraşanlara karşı bir küçümseme algısı var etti. (Menkibe kitaplarımız bilimi aşağılayan yakıştırmalarla dolu) Matematikçiler, filozoflar, hendeseciler, ilmi heyet (astronomi) ile meşgul olanların (yani bilimle uğraşanların) imanları sorgulandı. El-Kindi, Farabi, İbni Sina ve benzerlerinin inancı taklidî (mücmel), âleme ve eşyaya dair son derece sathî bilgilere sahip din adamlarının imanı ‘tahkikî’ (mufassal) sayıldı.

Oysa, Fatır (yoktan tasarımlayıp var eden, biçim veren, takdir eden, varlık sahasına çıkarıp orada tutan demektir Fatır) Suresi’nde  Allah, yerleri ve gökleri nasıl yarattığını, nasıl basit bir su ile tabiatı dirilttiğini, insanlar ve diğer canlıları renk renk nasıl yarattığını anlattıktan sonra “İşte” der, “Allahtan hakiki manada haşyet edek olanlar ancak alimlerdir”  Çünkü o alimler eşyadaki kanunları, hadiseleri Allah’ın yaratma usullerini ve dolayısıyla kudretini hakkıyla bilirler. Nasıl bir kudret ile karşı karşıy olduklarını, eşyayı tecrübe ederek görürler.

Fakat hayır, biz bilim adamlarını değil, âleme dair bilgileri, sathi bir gözlemden ibaret olan ‘alimi’ yücelttik. Çünkü âlim haddini biliyor ama bilgin edepsizce(!) Allah’ın işine karışıyordu. Hâlbuki Allah, “hikmetinden sual olunmayandı”.

Bilimin ve bilim adamlarının bu dışlanmayı yaşadığı aynı çağda, tasavvuf da mihverinden çıkarılarak mistisizme dönüşmüştü. Çünkü akılcı inanç felsefesinden (Maturidi) kaderci anlayışa (Eşarî) doğru bir evirilme söz konusuydu. İslam, bilimsellikten, Müslümanlar da bilim üretmekten uzaklaşmış, var olan önceki bilimleri de hurafeleştirme dönemine girmişti. Öyle ki, Erzurumlu İbrahim Hakkı, sadece eskilerin bilgilerinin bir kısmını bir eserde toplamayı başardığı için büyük âlim sayılmıştır. Oysa 17. Yüzyıla geldiğimizde artık İslam dünyasında hemen hemen bir tane bile bilim adamı kalmamıştı. En son bilim adamı Ali Kuşçu’yu da, Fatih öldürülmekten kurtarmak için İstanbul’a getirtmişti.

***

İslam dünyasında bu derin ve ağır medeniyet tutulması yaşanırken, Hristiyan Avrupa’da aydınlar, skolastik bir dünya algısı bataklığından kurtulmak için harıl harıl çalışıyorlardı. Dinin ve dindarların eşyayı kutsayan ve güya semavi bilgiye dayandığı iddia edilen evrene dair bir takım eski bilgileri, olmazsa olmaz gerçek diye dayatan anlayışına karşı, gözleme ve incelemeye dayalı bir bilgi anlayışı hızla gelişti. Kilisenin akıl dışı dayatmalarına karşı aklın imkân ve icaplarıyla eşyanın imkânları, evrenin geçerli kanunları keşfedilerek ortaya kondu. Buharın itme gücüyle tren, benzinin yanma gücünden yararlanan motoru,  eşyayı havada taşımamıza yarayan aerodinamik kanunlarını ortaya çıkararak uçağı icat ettiler. Diğerlerini siz kıyaslayın.

Kilise eski bilgilerinde direnince aydınlar da bilim adına kiliseyi red etmeyi göze aldılar… Bu red ediş sonradan  ‘Tanrı tanımazlık’ küstanlığını doğuracaktı ama eminim ki o dahi Rabbin bir takdiridir. Zira dindarlar asıl maksatları olan işe; yani âlemi anlamaya, eşyayı tiftiklemeye yanaşmıyorlardı, kimseyi de yanaştırmıyorlardı. Zannım odur ki bilim üretme işi eskiden olduğu gibi kilisenin ve güya dindarların uhdesinde kalmaya devam etseydi, insanlık bilimde bu kadar da ilerleyemezdi…

Cenab-ı Hak, hikmetinin bir gereği olarak –benzetmede hata olmasın- baktı ki din adına evrene kutsallık atfediliyor, O da Azze ve Celle, evreni irdelemeyi, haddini bilmez inkarcıların eline vererek eşyayı tiftiklemelerini sağladı. Biz de onlar sayesinde şu kâinatın ne muazzam bir ilahi eser olduğunu anladık. Çünkü O, kâinatı, anlaşılsın ve ondan insanlar kendilerine faydalar çıkarsınlar diye insanlığın önüne koymuştu. Ama din adamları onunla ilgilenmeyi Allahı’ın işine karışmak gibi görüyor, bilim yapılmasına mani oluyorlardı.

İslam dünyası atalete, Hristiyanlık âlemi inada düşmüştü. Allah da Batının akılcı insanlarını kendi eserini incelmeye sevk etti ve bugünkü bilim ortaya çıktı.

Bilim, var etme kudretinin yak izidir. Siz onu elde ettiğinizde, âleme ve eşyaya boyun eğdirir ve Rabbin halifesi olarak onları kontrolünüz altına alıp kullanırsınız. Bugünkü medeniyet ve teknoloji o çabaların eseridir. Ve o teknolojidir ki sahiplerini abad etti biz Müslümanları da zelil etti.

Şu ümmetin düştüğü hale bakın!

Allah’ın, elçisi Rasulullah’a tavsiye ettiği duaların başında “Allah’ım ilmimi ve anlayışımı arttır” duası gelmektedir. Onu tekrar edip dururuz ama bu, bilgimizi arttırmamıza bir gram hizmet etmez. Çünkü biz ‘ilim’e, ‘bilim’den farklı bir anlam kattık. Halbu ki Allah ilmi, eserini anlamamıza vesile kıldı. Kuran’ı da o eseri doğru algılamamız için rehber yaptı. Biz Kur’an’ın rehber olduğunu unuttuk ve onu maksat yaptık. Yani Kur’an, âlemi ve Allah’ın muradını anlamaya rehberlik yapması beklenirken, âlimler kendi içtihatlarıyla Kur’an’ı bizatihi maksat yaptılar. Oysa Kuran ve Peygamber, şu âlemi doğru anlamamıza hizmet ederken, Allem de Rabbimizi hakkıyla tanımamızı rehberlik yapsın diye var edilmiştir… Bu üç külli delilin ilk ikisi ile ilgili çalışmalara ilim, kâinat ile alakalı olanlarına ise bilim dediler. Sonra da ilme ulvi, bilime süfli dediler!

Biz bilimi süfli sayınca o da bizim yurtlarımızı terk ederek gitti kendisine kıymet veren bir yurt buldu. Bilimsiz İslam mensuplarını abat edemedi ve Müslümanlar sefalete düştüler.

Evet, İslam dünyası Osmanlı yıkılmadan çoook önce yıkılmıştı. Osmanlının savleti ve kudreti, çakalların üzerimize saldırmasına mani oluyordu. O, ortadan kalkınca zaten hak ettiğimiz hal gelip bizi buldu: Utanç, zillet, sefalet!

İslam dünyası bunu hak etmişti cehaletiyle. Çünkü cehalet zarureti, zaruret de tefrikayı doğrurur. Öyle de oldu.

Buna karşılık Batı 18. Yüzyıldan itibaren dev adımlarla ilerlemeye başladı. Yeni imkânlar var ettikçe yeni kaynaklara ihtiyaç duydular. Siz petrolün neye yaradığını bile bilmezken, onlar alıp onu kendi makinelerine can yaptılar.

Bir de baktık ki İslam tüm cepheleriyle düşmüş. El an de o düşkünlük ve zillet içinde debeleniyor. Bugün yöneticilerimizin en büyük başarısı bir mütegallibe (Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa vs) devletten destek ve aferin alabilmeleridir. Batılı bir liderle boy göstermek, fotoğraf çektirebilmek en yüksek paye oluyor. Türkiye bile hala o kapıda uşaklık yapmak için didinip duruyor. Batı Kulübüne girmeyi sınıf atlama sanıyor… Gerisini siz düşünün…

***

Sayın cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın BM’de yaptığı ve bana göre her satır, her kelimesi seçilmiş olan o konuşmasını dinlerken, aklımdan geçenler bunlardı…

Elbette ümit verici, insanlığı adalete çağıran güzel bir konuşmaydı. Ümit edelim ki bu konuşma sadece bir ümitten ibaret kalmasın.

Ancak öyle sanıyorum ki İran dışında, Batı’nın kale alacağı bir İslam devleti henüz yok! Çünkü bir tek onun elinde batıyı caydıracak bir imkân var (şimdilik)! Böyle giderse yakında onu da bitirirler…

Eğer bir maddi gücünüz yoksa bu tür konuşmalar güzel bir hitabet örneği olarak tarihe geçerler. Yakın bir geçmişte “Rum Yenildi” (Gulibeti’r-Rrum) başlıklı bir yazı yazmıştım. Şu anda o mağlubiyet dönemi devam ediyor. Bu tür yaptırım gücü olmayan konuşmalar maalesef düşmanı uyandırmaktan başka işe yaramıyor…

Zira sizin bir gücünüz yok. Ekeniminiz ellerinde, istedikleri zaman maniple edebiliyorlar. Bir sanayiiniz yok. Askeri malzemelerinizi dışarıdan alıyorsunuz. İçinizde dirlik düzenlik bırakmamışlar ve hala size ambargo uyguladıklarında çaresiz kalabilecek durumdasınız! Allah korsun Suriye’dekine benzer bir hal burada yaşansa onlar kadar bile direnç gösteremeyiz devleti ayakta tutmak için!

Dolayısıyla bu tür konuşmalar maalesef sıkıntı yaratıyor. Aynı durum Suriye olayında yaşandı. Arap baharında yaşandı.

Evet, dünya beşten büyüktür.  Ama o beş, doksan beş’ten daha çok bilim üretebiliyorsa, sermayeyi elinde tutuyorsa ve savaş gücü onlarla baş edebilecek durumda ise, beş 95’ten büyük olur. Adalet istiyorsanız. Onu koruyacak kadar kılıcınız keskin ve bileğiniz bükülmez olacak. Adalet her dönemde nazenin bir kız olarak tasvir edilmiş. Çünkü gerçekten adalet naziktir ve nazenindir. Onu, güçlü kollar ve kılıçlar korumuyorsa,  yaşama şansı zayıftır.

Gökyüzündeki ‘kadın’ da (Astroloji’de Başak elinde bir başak demeti (yani geçim ve hayat) tutan bir kadın olarak tasvir edilir) varlığını sürdürmek için başını Aslan’a (güce), ayağını Teraziye (adalete) uzatmış. Sizin maddi gücünüz varsa hayatı adaletle idare edebilirsiniz.

Evet, insanlığın adalete ihtiyacı var. Cumhurbaşkanımızın konuşması da o yüzden tüm mağdur kavimlerin hissine tercüman oldu. Belki bu düşünceyi yeryüzünde yaymak için de bir çalışma başlatmak gerekiyor ama sanırım bizi en çok lazım olan bilim üretmektir bilim yapmaktır ve bilim yapabilme imkânlarını var etmektir. Türkiye’nin en çok mahrum olduğu, bu iktidarın da en az başarabildiği –diğer yaptıklarına kıyasla- şey odur!  (Bilim üretmenin imkanları var edildiğinde, bu milletin bilim üretme kabiliyeti vardır ve olmuştur. Türkiye’nin uçuş ve uçuculuk tarihine bir göz atsak bunu hemen görürüz. Türkiye ilk yıllarında çok büyük hamleler yapılmış. Hatta bildiğim kadarıyla bugün F-16 diye bilinen savaş uçağının proto tipi bir Türk mühendis olan Mehmet Alan tarafından çizilmiştir. Adı da A-16 uçağıdır. Mehmet Alan, Nuri Demirağ’ın mühendislerindendi. Ama dönemin iktidarı (İnönü) batının baskılarıyla o insanları da Demirağ’ı da o çalışmaları da imha ettirdi.)

Şimdi Türkiye başta olmak üzere tüm İslam dünyası, net bir kayırmacılık, adaletsizlik ve iki yüzlük altında inliyor. Beşli çetenin BM Güvenlik Konseyi Daimi üyeleri) dünyaya dayattığı düzenin adil olmadığını tüm dünya biliyor. Ama kimse ses çıkarmıyor. Çünkü bilim ve ekonomik üretim o beşlinin elinde! O beşlinin de bir efendisi var; İsrail.

İsrail ne istiyorsa o oluyor. BM, onların kurdurduğu bir cemiyettir. Hatta NATO bile bir barça öyledir. Eğer öyle olmasaydı, Sovyetlerin yıkılmasıyla NATO’nun da dağılması gerekirdi. Dağıtmadılar. Çünkü o ordu İsrail’e lazım. Onu istediği zaman istediğinin üzerine saldırtacak.

Bu Calut düzenidir. Calut (cilt, dışı parlak içi pislik şey) düzeninde ‘beni İsrail (Bugünkü anlamda Müslümanlar, özelde Türk halkı)’e kendi silahını yapması yasaktı. Beş tane Çete devlet vardı. Bu çete devletlerin başını ‘Amalikalılar’ çekiyordu. ‘Beni israil’in kılıç kalkan yapması, savaş gereçlerine sahip olması yasaktı.  Talut,  Culatla uzun sür mücadele etti ama o ambargoyu kaldırtamadı. Çünkü o beşli ittifak Talut’a o imkanı tanımadılar…

Talut’tan sonra Davut, Beni İsrail Kralı oldu. Davut’un yaptığı ilk icraat, bu sanayi ve silah ambargosunu tanımamak oldu. Davut uzun süre Amaliklerle beraber olduğu için onların zayıf tarafını iyi biliyordu. O zayıflıklarından yararlanarak kendi ustalarına kendi silah ve kalkanlarını yaptırdı. İlk iş olarak da Amelikler’e saldırdı ve o beşli Çeteyi yıktı. Bölge huzura kavuştu ve Davut büyük krallığını kurdu.

İnanmayacaksınız ama bu, Türkiye’nin de hikâyesidir. Bu kıssanın, tıkır tıkır işlediğini görmenin hayti içindeyim.

Şimdi bilmiyorum ‘Talut’un bu, “Dünya Beşten Büyüktür” açıklaması netice verir mi? Çünkü onu gerçekleştirecek olan Davut’ur. Davut kimdir. Ahmet Davutoğlu o kalıbın içini doldurur mu? İnşallah doldurur ve Allah bu millete vadini tamamlar.  Ama bunlar kuru açıklamalarla olmaz. Bu tür çıkışlar, beşli çetenin yeni tedbirler almasına hizmet etmekten öteye gitmiyor. Bu tür açıklamalar ve iddialar başımızı çok ağrıttı.

Zira bu çeteler, bizim mülkü üzerinde verilen kanıl kavgaların neticesinde oluşmuştur. Onlar için en tehlikeli halk Türklerdir ve Türkiye’dir. O yüzden bu cümleyi bir başkası söylese gülüp geçerler. Ama Türkiye Cumhurbaşkanı söylemişse çoook ciddiye alırlar. Zira insan ürkmeetelsi başka bir şeye benzemez. Batı hala ne Osmanlıyı unutabildi ne de onun tokadını. Hiç onun yeniden ayağa kalkmana fırsat verirler mi?

Sen ise ikide bir çıkıp “ben Osmanlıyım” diyorsun. Bu doğru bir siyaset değil. Bu açıdan diyorum ki bu tür söylemler keşke hiç olmasa. Alttan alta ülke kendini geliştirse, güçlense ve sözle değil icraatla varlığın hissettirse… Ancak o zaman sözün bir kadri ve kıymeti olur.

Mamafih ben bekledim ki o sözden sonra kıyamet kopar. Hiçbir şey olmadı!  Sadece –şimdilik- kendi tasmalıları olan Mısır yönetiminden ağır bir eleştiri geldi. İngiltere, sanki hiç duymadı. Oysa en çok alınması gereken oydu.

Sessiz kaldılar. Sessiz kalmaları iyi değil. Ya “seni iplemiyoruz” demektir, y ada ‘sana bunu yediririz’ demektir.

Suriye’nin şimdiki hali oe bizim vakitsiz çıkışlarımızın neticesidir. Batılılar, Türkiye işe müdahil olunca, Suriye’ye müdahale etmekten vaz geçtiler. Türkiye’yi güçlendirecek hiç bir açılıma fırsat vermek istemezler çünkü. Kürt açılım süreci de dâhil!

Dolayısıyla, Türk yetkililer, arkasında yaptırım gücü bulunmayan konuşmalara hiç girmemeliler! Görüyorum ki Sayın Davut oğlu da bazen aynı hataları yapıyor.

Tebük savaşına katılmadığı için sonradan derin bir pişmanlığa düşen ve bu pişmanlığından dolayı da ilahi affa mazhar olan üç kişiden siri olan Kaab bin Malik, “Vallahi” diyor, “biz sefere çıktığımızda Resullulahın bizi nereye götüreceğini asla bilmezdik!”

Hakikaten de Rasululah, yürüttüğü mücadelesinde hiçbir zaman hedefini tam olarak açık etmemiştir. Eşyanın tabiatı da bunu ister.

İslam tarihini iyi bildikleri kabul edilen cumhurbaşkanımız ve başbakanımızın bu incelikleri, siyasetin ve diplomasinin içine taşımaları onlara daha çok yakışır.

Diğer şekli düşman uyandırmak olur!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir