Dünya Gemisinden Atılma Sırası Kimde?

Not: Bu bildiğiniz bir yazı değildir. Sembolik bir anlatımdır.

Dileyen okurlarımız şimdiden okumayı bırakabilir…

***

Dünya, şu kâinat dediğimiz denizde yüzen muhteşem bir gemidir. Her asırda –hata bazen her 45- 50 yılda- farklı bir limana girer ve her girdiği limanda o bölgenin, o mevsimin meyvelerini yüklenip yoluna devam eder.

Hiçbir limanda ila nihayet kalmaz.  Her gün başka bir iklimde başka sularda seyrine devam eder.  Ta ezelde kendisine takdir edilen limana varıncaya kadar da hep yeni limanlara uğrayacak ve o limanlardaki metaı yüklenip devam edecektir.

Adeta otomatik pilota bağlanmış gibi kendisine çizilmiş rotada, seyrine devam etmektedir. Üzerindeki her şey fanidir. Ama güvertesinde, kamaralarında, terasında yaşananlar bin bir gece masallarını aratmaz. Zaman zaman birileri dümeni ele geçirmiş ve gemiyi kendileri idare ediyormuş zannına kapılırlar. Ama o aslında yine kendi rotasında devam eder.

Tıpkı gerçek gemilerde de olduğu gibi mevkiler sınıf sınıftır. İyi mevkilerde oturanlar kendilerini efendi, diğerlerini hizmetkâr bilirler. Limanlarda yüklenen meyvelerden de herkes eşit derecede yararlanamaz.  Çünkü meyvelerin yüklenmesine nezaret edenler, iyisini kendilerine alırlar. Yani herkes her meyveden her daim istifade edemez. Ama hiç kimse yüklenen meyveye itiraz da edemez…

Mesela geçen 19. yüz yılın başında dünyamız, yanaştığı limandan ‘cumhuriyet’ , ‘hürriyet’ ve ‘eşitlik’ meyvelerini yüklendi. Gemidekilerin büyük bir kısmı o meyvelerden nasibini aldı ama büyük bir kesim de –ekseriyeti Müslümanlar olmak üzere- o meyvelerden tadamadılar bile. Tadanların bir kısmında, -kendisinden başka herkesi fazlalık gören ve-   ‘ırkçılık’ deniler bir yan etki de görüldü. (Bizimkiler de o hengamede koca bir imparatorluk) kaybettiler…

Bu durum, gemidekiler arasında müthiş bir kargaşaya yol açtı. Tayfalar, çarkçılar, dümenciler kaptanlar birbirine girdiler. Gemi içinde bloklaşmalar ve ötekileştirmeler başladı. Gücü gücü yetenin elindekini aldı. Herkeste mide bulantısı ve baş dönmesi vardı. Sonunda gemi zorunlu olarak bir koya yanaştı. Bu kere de belki faydası olur diye gemiye  ‘sosyalistlik’, ‘komünistlik’ meyveleri yüklendi.

Tam o sıralarda gemi de dehşetli bir fırtınaya yakalandı. Hatta güvertedekiler ve kazan dairesindekiler geminin batacağını sandılar. Fakat sonra sular duruldu, kargaşa sona erdi ama birileri dümeni tamamen ele geçirmişlerdi.

Tam gemide refah artacak denilirken yeniden bir kargaşa geldi ve dünya denilen gemi, daha önce hiç görülmemiş dev dalgalarla boğuşmaya başladı. 60 milyon yolcusu telef oldu. Gemi çar naçar yeni bir limana yanaştı. Biraz huzur ve güvene ihtiyaç vardı. Yani kargaşaların çakmaması için yeni ‘tedbir’ler yüklenecekti gemiye.  Yüklendi de…  Adı  ‘demokrasi’ idi.

Maalesef bu meyveden de herkes nasibini alamadı.

Geminin düzenini ve idaresini ele geçirenler, müthiş aletler ve araçlar geliştirerek, her an yeni bir saldırı ile ellerindeki imkânları alabileceklerinden korktukları diğer yolcuları sürekli gözlem ve gözetim altında tutmaya başladılar. Sonunda bu imkânlar ötekilerin de ilene geçince onlar da kendilerini idare edenleri gözetlemeye başladılar. Çünkü üst katlarda oturanların nelerle meşgul olduğunu pek merak ediyorlardı.

Gemi son girdiği limandan daha çok uzaklaşmamıştı ki yeni bir fırtına ile seyr u sefer çizelgesinde işaretlenmemiş bir limana girdi. O limanda gemiye yüklenen meyvenin adı ‘iletişim teknolojileri’ idi. Bu meyve, dehşet bir meyve idi. Ondan yiyen, diğerlerinin ne yaptığını, ne konuştuğunu görebiliyor ve duyabiliyordu. Duvarların ötesini, yerin dibini görebiliyor fısıltıyı söze çevirebiliyordu. Böylece alt kattakiler bir de baktılar ki, mağduriyetlerinin asıl sebebi, üst kattakilerden daha çok onlarla işbirliği yapmış kendi idarecileridir. Bunlar, ‘şeflik’leri devam etsin diye kendi insanlarını menfaat karşılığı üsttekilere satan, onların hizmetinde çalıştıran hainlerdir.

***

Üzerindekilerden hiç kimse biz bu geminin ne zaman ve nereden harekete geçtiğini tam olarak bilmiyor ama yaşananlar ve gemide bırakılan izler sayesinde biliyorlar ki, bir zamanlar adı ‘vahşet’ olan denizlerde uzun süre seyr u sefere etmiş yaşlı gemimiz.  O uzun seyahatten sonra ilk uğranılan limanda gemiye ‘bedeviyet’ meyvesi yüklenmiş.

Geminin yolcuları uzun süre o meyveyi yiyerek vakit geçirmişler. Sonra fırtınalı bir mevsime girilmiş. Gemi kendini güç bela bir koya atmış. Koyda, yolcular dalgaların güverteye attığı tuhaf bir meyve fark etmişler. ‘esaret’ meyvesi. O meyveden yiyenler, keyiften sarhoş oluyor, ne yaptığını bilmez hale geliyor ve zayıf yolcuları yakalayıp bağlıyor sırtına biniyorlarmış.

Gemi uzun süre güçlülerin zayıfları ezdiği, insanın insanın kanından ve canından istifade ettiği bir dönem yaşamış.

Sonra yeni bir limana girilmiş. O limanda yüklenen meyvenin adı ‘ecirlik’ imiş. Ecirlik, yine güçlünün, zayıfın gücünden yararlandığı ama karşılığında ona bir şeyler verdiği dönem olmuş.

Bu arada sık sık insanları barış ve huzur içinde yaşamaya davet eden, gemideki imkânların herkese yetebileceğini söyleyen, geminin sahibinden ve ustasından haberler ve mesajlar getiren bilge (peygamberler) insanlar çıkmış aralarından. Fakat bunlar, genelde zayıflar ve alt kattakiler arasından çıktığı için, üst kattakiler, onları, ‘ellerindeki imkânları almak isteyen şarlatanlar’ gibi karşılamışlar.

Bu asrın başında gemi yeni bir limana girdi. O limanın adı milenyum’dur.  Yolcuları da bizleriz. Milenyum, geminin bu seferindeki son limandan bir veya iki liman öncesidir.  Dünyanın bu limanda hangi meyveleri yükleneceği önceden seyir defterine de kaydedilmiş.  Bu limandan yükleneceği haber verilen meyveler ‘adalet’,  ‘şeffaflık’ ve ‘ortaklık’

Artık kimse kimseye, malı gibi davranmayacak. Kimse kimseden gizli saklı işler yapamayacak. Bu dönem mucizeler çağı olacaktır. Bu dönem inananlar için Hz. Musa olmadan denizin geçildiği, Hz. İbrahim olmadan ateşin söndürüldüğü, Hz. Nuh olmadan tufanın aşıldığı bir dönem.  Bütün zalimlerin güverteden aşağı atıldığı, dünyanın pisliklerden kurtarıldığı dönem… Belki kısa sürecek ama gemi sefere çıktığından bu yana ilk defa tam ve umum bir insani huzur ve barış dönemi yaşayacak.

Bütün zalimler, haksızlığı huy edinenler layık oldukları cezayı görecekler. Kim zulümde ısrar etse, sıra mutlaka ona gelecek.

Şimdi öyle görülüyor ki sıra Beşşar’ın gemiden atılmasına gelmiş.

Beşşar ya Yunus (as) gibi, kendi çıkarı için kavmini terk etmiş olmaktan  –Beşşar nuseyridir. Nuseyriler nüfusunun yüzde 13-15’ini teşkil ediyorlar. Onları Suriye’de yönetici konuma getirip öyle bırakan Fransızlardır. Bu aile adeta 50 senedir Suriye’ye kan kusturuyor. Yani kendi çıkarı için halkını terk etmiş bulunuyor- pişman olup kendisini kurtarır, ya da kurban edilip denize atılır, kıyamete kadar denizin dibinde kalır.  Ben umarım ki, hemşerisi Yunus Bin Matta’dan ibret alıp tövbe eder, kavmine zulmettiğini itiraf edip Allah’ın hışmından kendisini kurtarır. Yoksa işi zor!  Çünkü hakikaten kura ona çıktı!

***

Malum, Hz. Yunus Ninova (kuzey Suriye) peygamberidir. Azgın kavmine, bu halleri devam ederse helak olacaklarını haber verir. Onlar aldırmaz. Sonra kavmin helak edileceğini gösteren bulutlar görülmeye başlar.  Yunus (as), o bulutların içinde vaad edilen helaki görür ve Cenabı Hak’tan izin almadan şehrini terk eder.

Halk da bu bulutların farklılığını anlar. Derler ki “Bu, Yunus’un söylediği şeydir. Gelin onu bulalım ve itaat edelim ki felaket kalksın”.Ona koştururlar ama Yunus çoktan şehri terk etmiştir.  Cenabı Hak da bunun üzerine onlardan belayı kaldırır.

Bu sırada Yunus (as), halkından uzaklaşmak için bir gemiye binmiştir. Denizde fırtına çıkar. Zamanın inanışına göre gemiciler, deniz tanrısının kurban istediğine karar verirler ve birini kurban etmek için yolcular arasından kura çekerler.  Kura Yunus (as)’a isabet eder. Yunus aleyhisselam hem kel, hem de yaşlıdır.  Yakıştıramazlar onu tanrıya kurban etmeye… Tekrar kura çekerler. Kura tekrar Yunus’a isabet eder. Bu duruma sinirlenirler ama daha genç ve daha yakışıklı/güzel birini kurban etmek için üçüncü kere kura çekerler.  Kura yine Yunus peygambere isabet eder. Bunun üzerine “Hııı, demek tanrı bunu özellikle istiyor. Fırtınanın sebebi de bu adammış!” diyerek onu alıp denize attılar.

Hz. Yunus, tam denize atılırken hatasını anladı ve  “Senden başka ilah yoktur Allah’ım!  Seni tenzih ederim ey Rabbim, ben (bana reva görülene müstahakım. Çünkü senden izin almadan kavmimi terk ederek) nefsime zulmettim!” diyerek dua etti.

Allah da duasını kabul etti ve bir balığa vahyedip onu dışarı atması sağladı.

Benzetmede hata olmasın, benim kanaatim,  Arap liderler içinde denize atılma sırası gelen Beşşar’dır, kura kinci kere ona isabet etti. Üçüncüsü de isabet ederse. İşi biter.

Allah en güzelini bilir…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir