Dünyaya Direk Olan Canlara Selam Olsun

Cengiz orduları Harizmşah ülkesinin doğusundan İslam dünyasının içine daldıkları zaman, hiç kimse bu tahribatın ne boyutlara varabileceğini tahmin etmemişti.

Yüreklerindeki nifak sebebiyle Cengiz’i İslam yurtlarını işgal etmeye kışkırtan Halife Nasır li-Dinillah ve Alaaddin Tekiş’in annesi Terken hatun bile…

Ama o istila, Doğu İslam medeniyetinin yaklaşık yüzde 60-70 birikimini yok etmiştir. Şurada burada gözden kaçan bireysel kütüphaneler dışında, hemen hemen tüm büyük kütüphaneler yakılmış, yakılmış,  ateşe verilmiş, özelikle kitaplar yok edilmiştir.

Esasında, o istila, İslam dünyasının o dönemdeki itiş-kakışları açısından bir hak ediştir ama yazık ki bize çok pahalıya patlamıştır. Ehli sünnet akidesinin yeniden Ortadoğu coğrafyasında hakim olmasını semere vermeseydi, Cengiz istilası İslam medeniyetinin omurgasını kıran bir yıkımdı’ denilebilir.

İran’ın, İslam toprağı haline geldiği tarihlerden, Horasan’da Şii düşünce’nin hâkim olmasına kadar, bu coğrafya adeta bir KURAN laboratuarı gibi üretim yapmıştır. Bugün hala gerek itikadî anlamda gerekse bilimsel anlamda referans aldığımız zatlar ekseriyetle o bölgeden çıkmışlardır.

Maalesef bugün çoğunun çalışmaları elimizde yoktur. Ya yakılmış ya da kaybolmuştur. Zamanımıza ulaşanların kıymetli olanlarını da Batılılar çalıp götürmüştür. -belki de götürdükleri iyidir. Yoksa onlar da kaybolacaktı-

Katip Çelebi kendi zamanında gördüğü kitapları Keşfu’z-Zunun’da kaydetmiş, isimlerini niteliklerini aktarmış. Onun zamanında bile yüz binlerce kitabın kaybolduğu tespit edilmiştir.  Dolayısıyla İslam medeniyeti, kendisini doğuran kaynaklardan bugün hala mahrumdur.

Onların yeniden devşirilmesi, var olanların envanterinin çıkarılması -ki bu konuda yaptıklarıyla Brokelman‘a ve Fuat Sezgin‘e borcumuzu ödeyemeyiz- yeniden palazlanmaya başlayan İslam dünyası için ihmal edilmeyecek bir gerçektir.

Gönül ister ki bunu devlet, kurumlarla yapsın. Ama medeniyet kurumlar eliyle değil, gayur insanların çabalarıyla inşa edilir. Kurumlar dahi o çabaların neticesinde ortaya çıkarlar zaten.

Esasında bir millet birkaç evladında ibarettir. Bir toplumun on bin ferdinden beş tanesi hakiki manada araştırmacı olsa, her 24 binde bir tane idare kabiliyeti yüksek bir evladı bulunsa ve bunlar liyakat esasına göre iş başında olsalar, mesele biter.

Maalesef İslam toplumları sekiz yüzyıldır bilim üretemiyorlar. Bilim üretemedikleri için, hayat süreçlerini kontrol etmeyi de beceremiyorlar. Çünkü dünya onların gözünde ehemmiyetsizleştirilmiş.

Oysa her şeyin başı şu dünyadır ki Cenab-ı Hak, kabiliyetlerin inkişaf ettirmesi için insanı buraya göndermiş. Karışması, bulaşması, hikmetinden sual etmesi için önündeki kâinat eserinin hakikatlerinden yararlanarak kendi gerçeğine ve Allah’a gidecek yol bulması için onu hem tahrip hem tamir kabiliyetleri ile donatmış. Peygamberler, kitaplar ve o peygamberlerin izinden giden rehberlerle de insana yapması gerekenler, ilham edilmiş, gösterilmiş, öğretilmiştir.

Bilimler, kutsal kitapların telkinleri ve temsilleri doğrultusunda, insanların eşya üzerinde yaptıkları tetebbudan doğmuş. Muhyiddin İbnül Arabi, “Teemmel Sutûra’l-kâinati fe-innehâ/ Mine’l-Melei’l-A’lâ ileyke rasailu” (Kainatın satırlarına dikkatle bak. Çünkü onlar sana Arş-ı A’la’dan gönderilmiş hususi mektuplardır) der. İşte bizim medeniyetimizde bilimin ve tasavvufun özünü teşkil eden bilimin ve tasavvufun hakikatini en iyi özetleyen budur. Fıkıh, eşyada geçerli kanunları bilmek ve onlardan yararlanmaktır. Tasavvuf ise, eşyadaki esmayı görerek ve ondan kulluğa ve ubudiyete giden zevkli bir kapı aralamaktır.  Eskiden bu ikisi birlikte hareket ediyorlardı. Mürşit aynı zamanda fakihti. Önce fıkıh kavramının içi boşaltıldı ve iş ibadet kurallarının anlatılmasına dönüştü. Ardından ‘her şeyi Allah hesabına, Allah namına yeniden kurgulmak’ olan Tasavvuf, ‘her şeyi nefis hesabına hiçliğe mahkum etmek’ olan Miskinlik’e dönüştü. Bu meskenet dönüp akideyi buzdu. Akide bozukluğu, Kuran atmosferinden uzaklaşmayı beraberinde getirdi ve İslam medeniyeti yavaş yavaş çöktü…

Kuran medeniyetini yeniden inşa etmek için, öncelikle insanımızı sağlam bir akideye taşımamız, sonra onu ta baştaki gibi yeniden ve reel din olan İslam’ın gerçekçi ilkeleriyle yeni baştan donatmamız gerekiyor.

İslam medeniyeti, insanlığın medar-ı iftiharı çok isimler yetiştirmiştir. Bilhassa İslam tasavvufu içinde öyle ‘ankalar’ gelmiş ki, her biri yeniden insanlığın inşası için yetecek örnekler bırakmışlar ve Kur’an ve maksatlarını bize tam da anlayacağımız halde talim etmişler.

Onların en başında da Abdülkadir Geylani hazretleri gelmektedir. Bediuzzaman, “doğrudan doğruya menba-i vahy olan Zât-ı Pâk-i Risalet’in manevî ilham ve telkinatı” altında yazıldığını haber verdiği üç eserden birisi de Abdülkadir Geylani hazretlerinin Futûhu’l-Gayb‘ıdır.

Bunların Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-i nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahy olan Zât-ı Pâk-i Risalet’in manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuh-ul Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevat-ı âlişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o âsâr-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye, o mananın mazharı, mir’atı ve ma’kesi hükmündedirler” (Şualar, 669)

Abdülkadir Geylani hazretleri 470 yılında Türkmenistan ile İran arasındaki Geylan şehrinde doğdu. Babası Ebu Salih Musa Cengidost’ tur. Baba tarafından Hz. Hasan’a, anne tarafından Hz. Hüseyin’e dayanır. Türbesi Bağdat’ tadir.

Bu zatın İslam âleminde yaptığı inkılâp azimdir. Kendi döneminde, bugün bilinen 13 bilim dalında dersler verdiği anlaşılmaktadır. Ondan bize kalan birkaç parça eser, altını üstünü herkesin kendince doldurduğu bir Kadirilik tarikatı ve hala imdat edebilme kabiliyet ve tasarrufu…

Eserlerinin büyük büyük bir kısmı tamamen kaybolmuştur. Neyse ki, gayur bir torunu ortaya çıkmış da çoğu dünyada tek nüsha kalmış yaklaşık 41 eserine ulaşmış.

Dcç. Dr. A. Fadıl Geylanî, 1977’de Medine’ye giderken ilham yoluyla dedesinden aldığı bir işaret üzerine onun eserlerini araştırmak görevini üstlenir. Doğu batı dünyanın tüm önemli kütüphanelerini ‘(Yaklaşık sekzen şehrin kütüphanelerine bakar) didik didik eder ve dedesi Abdülkadir Geylani hazretlerinin eserlerinin peşine düşer. Emekleri de boşa gitmez.

Kaybolan yüz eserin yaklaşık 41’ine ulaşır. Bunlardan da 27’isini bulup gün ışığına çıkarır. Bugün 12 bin sayfalık bir külliyatı yeniden bizlere kazandırmış bu zatın elinde, başını sokacağı bir yeri, merkezi bulunmamaktadır. Neden? Çünkü bilimle uğraşıyor.

Eğer o da kısa yoldan itibar edinmenin bir yolunu arasaydı sanırım çoktan zengin olur, etrafına topladığı müritleri sayesinde hem servetler edinir, hem de şatafatlı merkezlere kavuşurdu.

Ama o ilim yolunu seçmiş. İğne ile kuyu kazar gibi kaybolmuş kültür ve irfan membalarımızı gün yüzüne çıkarmaya çalışıyor. O yüzden de hak ettiği ilgiyi, itibarı görmüyor. Bu zamanının Müslümanları paralarını bu işlere harcamıyorlar. Ancak bir zata bağlı olacaklar o da diyecek ki şuraya verin, verecekler.

Tabii bu zata yapılacak yatırımların siyasi getirisi de yok. Kimin umurunda. Benim bildiğim yaklaşık iki senedir, bu çalışmaları altında rahat sürdürebileceği bir çatı arıyor. Ama kimse imdadına kulak vermiyor.

İstanbul’un tüm belediyelerine başvurdu, bir çatı için. Kimse itibar etmedi. Ama konuştuklarında mangalda kül bırakmazlar. En son, “Hocam Bülent Arınç Bey’e bir ulaşın. O zat ahret için de bir şeyler yapmaya çalışan bir siyasetçi, belki sana imdat edebilir” dedim, makul buldu. Fakat onu Sayın Arınç’a ulaştıracak birilerini bulamadı.

Bir otel, bir eğlence yeri; yani dünyalık bir talebi olsaydı o zaman onları da ortak edebileceği için hemen ona yer verirlerdi. Ama böyle bir hizmete kim talip olur ki?

Halbuki bilseler şu siyasi kadrolar kalıcılık ancak bu tür çalışma ve tiplere yatırım yapmakla olur. Ama nerde.

Bizim zenginlerimiz de tarla kuşu gibi olmuşlar. Parlak şeylere konuyorlar ama bilmiyorlar ki parlak şey çoğu kere dane değil.

Ben yine de buradan ehli insaf belediyelere ve siyasilere sesleniyorum. Şu mübarek zata, şu hayırlı işinde yardımcı olacak bir er yok mu? İnanın böyle hizmetler dünya için de ahret için de şeref ve itibar olarak yeter. Esasında dünyadaki ölümsüzlük de budur.

Ne diyor Mevlana hazretleri:

“Ölmek istemiyor musun? İyi şeylerden evladın olsun. Odur dünyaya direk olanların canı!

Öldükten sonra da dünyanın direkleri arasında kalmak isteyenlere selam olsun!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir