Erbakan, Hesaplar, Siyasi Mürüvvet

SİYASİ MÜRÜVVETİ GÖRMEK

Kendimce, bugün 28 Şubat sürecini yazmayı planlamıştım. Post modern darbe diye millete yutturdukları, ama aslında ülkenin en büyük soygununun gerçekleştirdikleri süreci! Bin yıl devam edecek diye attıkları martavalların nasıl beş yılda paçavraya döndüğünü! Ve tabii iç edilen 70 milyar liranın hesabının neden hala sorulmadığını yazacaktım.

Hesap içinde hesaplar ve bozulan planlar

Ama olmadı. Kulun hesabını Rabbi güldürürmüş. Öyle oldu. Ve tabii gariban insanlarımızın sırtına yıkılan o banka borçlarının hala ödenmekte olduğunu da hatırlatamadım!

Demokrasiyi kollamak, laikliği korumak adı altında gerçekleştirilen o müdahale ile güya memlekete balans vermeye çalışanların aslında bankaları boşaltmakta olan yandaş emekli generallerin ayıplarını örtmeyi planladıklarını nereden bilecektik?

İçi boşaltılan o 24 bankanın tüm zarar ve ziyanları da bu milletin sırtına yüklendi. Demokratıyla, laikiyle, liberaliyle, Kemalisti, sosyalisti ve dindarıyla herkes hala o sıkıntıların faturasını ödüyor. Bugün ikide bir benzine zam geliyorsa, ülkenin iki yakası bir araya getirilemiyorsa o bankalardan aşırılan paraların millete yüklenmesi yüzündendir. Hiç kimse de şu işin peşine düşmez. Kimse merak etmez, hesap sormaz. Nasıl olsa herkesin ettiği yanına kar kalıyor. Hele olup bitenler askeri alanda ve güya savunma sistemleriyle ilgili ise iş devlet sırrı olup çıkıyor.

Asker büyümenin farkında değil miydi?

Rahmetli Erbakan’ın iktidarı da işte o hayhuylar içinde güme gitmişti. Oysa Erbakan, bütün cumhuriyet tarihi boyunca görülmüş iki reel ekonomik büyümenin mimarlarından biriydi.

Türk ekonomisinde, Osmanlının çöküşünden bu yana iki reel büyümenin gerçekleştiği görüşü ekonomistler nezdinde yaygındır. Bunlardan biri Birinci Cumhuriyet Hükümeti –ki hakikaten canla başla çalışmışlardır- dönemidir, diğeri de Refah Yol hükümetidir.

O müthiş ve pratik zekasıyla Erbakan, Türk ekonomisine kısa zamanda bir motivasyon getirmiş, ciddi yapısal değişikliklerle reel bir büyüme sağlamıştır. Bunu ben söylemiyorum ekonomistler söylüyor.

Peki, asker bu büyümenin farkında değil miydi ki o darbeyi yaptı? Eğer farkında idi ve buna rağmen o darbe yapılmışsa askerin bu ülkenin menfaatinden yana olduğunu söyleyebilir miyiz? Gerçekten ülkesini seven, asıl kaygısı millet ve devletin bekası olan bir asker, hangi amaçla, ekonomiyi reel anlamda büyüten bir başbakanı indirmek için darbe yapar?

Bir ülkenin askerinin/ordusunun, subayının en temel görevi, en büyük kıvancı milletinin varlığı ve bekası değil midir? Bugün –ve daima- ülkelerin ancak iyi bir ekonomik kalkına ve reel anlamda büyüme ile varlığını koruyabildiği bir gerçektir. Eğer bunu asker de biliyorsa –ki bildiklerine eminim- ve bilerek o darbeyi yapmışsa, demek ki,  ‘laikliği’ ekonomik kalkınmadan daha önemsiyor… Ve demek ki, Türk milletinin büyümesini istemeyen odaklara hizmet etmiş oluyor.

Acaba, hangi gerçek asker, milletinin bekasını, büyümesini, dayatılmış yaşam tarzını ayakta tutmaya feda edebilir? Yaşam tarzını milletin varlığından ve huzurundan ve iradesinden üstün tutma geleneği firavunlara ait bir usuldür. Ancak firavunlar ve bir takım despot kıralar yapmışlar bu tür zorbalıkları. Firavun da “Ben sizin en büyük rabbinizim’ diyerek halkının inancına ipotek koymuştur. Demokrasiye balans milletin üstüne tank sürmekle mi oluyor? Hayır, hayır! Türk ordusu böyle değildir ve olamaz. Olsa olsa tepe noktaları ele geçirmiş bir takım firavunmeşreplerdir ki onlar da o süreçten siyasi rant elde edenlerle birlikte tarih oldular.

***

Hatasıyla sevabıyla Hoca’nın üslubu ve mürüvveti

Şunu hemen teslim etmeliyim; Rahmetli Erbakan’ın, siyaset ediş üslubu başlangıçta çoğumuza aykırı ve gayrı ciddi gelmiştir. Dindar kesimlerin bile büyük bir kısmı onu ya anlayamamış, ya da yanlış anlamıştır. Mamafih, rahmetli Hocamızın üslubunun da bunda büyük payı olmuştur. Ama o asla kendisiyle birlikte hareket edenlerin kendisi yüzünden zarar görmelerine fırsat vermemiştir. Ceza alırken de sorgulanırken de hep kendisini öne çıkarmış ve arkadaşlarının kendisi yüzünden zahmet çekmelerine gönlü razı olmamıştır. Bu da aldığı tasavvufi terbiyenin bir eseri olsa gerek!

Noktasıyla virgülüyle yaptıklarının hakikaten anlamlı olduğunu bugün daha iyi görüyor, daha iyi anlıyoruz.  28 Şubat sürecinde takındığı ve herkesçe eleştirilen tavrının bile hikmeti şimdi anlaşılıyor. Oysa biz onu korkaklıkla suçlamıştık. Sonra kayıp trilyon davası… Bugün artık onun nereye gittiği herkesçe malum. Boşnak kardeşlerimiz hangi imkânlarla Sırplara direnebildiler sanırsınız?

Ama bunu diyemezdi ve demedi de tazen. Bir lider olarak o işi yaptı. Yaptı, sonra da ülkesini uluslar arası alanda zor duruma düşürmemek için ceremeyi çekti. ‘Paraları iç ettiği’ iddiaları da dâhil hepsini sineye çekti.

Şayet sineye çekmeseydi sizi temin ederim dün ardında o kadar insan yürümezdi. Büyük insan olmak kolay değil çünkü. İslam yurtlarında yaşanmakta olan hadiselerin vuzuha kavuştuğunda onun ne yaptığını daha iyi anlayacağız sanırım. En azından Türkiye için hazırladığı ekip, bugün iş başında bulunduğuna ve hakikaten demokrasi ve sivil siyaset adına ciddi hizmetlerde bulunduklarına göre, Hoca gerçekten başarılı bir siyasi lider olduğunu kanıtlamıştır. Bugün Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan ve kabinedeki bir çok isim onun rahle-i tedrisinden geçip buralara geldiğine göre Hoca başarılıdır.

Ayrıca bu hakikaten her siyasetçiye nasip olmayacak bir siyasi mürüvvettir.

***

Ak Partili kadroları ve Erbakan’ın ilişkisini nasıl görmeli

Gerçi, Hoca son dönemlerinde, kendi yetiştirmesi olan bu ekiple arasının açmıştır. Onları iş bilmezlik ve vefasızlıkla suçlamıştır. En son NTV’de kendisiyle yapılan bir söyleşide, AK Partili kadronun, Siyonistlerin kucağına oturduklarını iddia etmiştir. Fakat şunu söylemeyi de ihmal etmemiştir; “Onlar bilerek memlekete zarar vermezler ve yanlış yapmazlar, bilmiyorlar kandırıldıklarını!”. Bu ifadeler aslında onlarla övündüğünün de bir göstergesidir. Siyaseten AK Parti’nin aleyhinde olmasaydı belki çok daha fazla alkış ve takdir toplardı ama işte ne yaparsınız, siyaset böyle bir şey.

(Düşünün Hz. Ömer (ra), güya Hz. Halid’i riyadan korumak için başkomutanlıktan almıştı. Bu onun bir tedbiri idi ve hakkıydı. Ama siyasi tecrübe bize, İslam ordularının ondan sonra derin yaralar almaya başladığı da bir gerçektir. Şimdi Hz Ömer (ra) Hz. Halid’i görevden almakla iyi etti dersek, tarih bizi nakz eder. O siyaset yanlıştı demek de bizim haddimiz değil. Ancak taraflar bu siyasi kararın ceremesini de çekmişlerdir.)

İşte Ak Parti ile rahmetli Hoca’nın ilişkilerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Benim kanaatim, bir 28 Şubat süreci yaşanmasaydı da Erbakan siyasi yasaklı duruma düşmeseydi; yani Ak Parti o tecrübeler neticesinde oluşmasıydı, eski usul devam etseydi, bu ekip şu başarıyı yakalayamazdı Allahu a’lem.

Ak Parti’nin kuranların basiret ve feraseti

Lüzumu halinde geri adım atmanın veya bilindik üslubunu değiştirip daha esnek ve uzlaşıcı tutum takınmanın –yani ehven-i şer- ne kadar gerekli olduğunun en büyük kanıtı Ak Partidir. Ak Parti’yi kuran ekip, yaşananlardan ders aldıklarını ve ders çıkardıklarını bize gösterdiler.

Israrla ve samimiyetle değiştiklerini söylediler. Rijit, itici, ötekileştirici söylemden ve tavırlardan uzaklaştılar. Hem söylem ve hem de tavırlarıyla iddialarında samimi olduklarını göstererek halka güven verdiler. O tarihe kadar Milli Görüş çizgisindeki siyasete  –daha doğrusu Nakşi siyasete- sıcak bakmayan nurcuları, kendi saflarında siyaset yapmaya ve siyasete katılmaya ikna etmeleri en büyük başarıları oldu. Böylece son sekiz yılda yapılan çaplı ve büyük yapısal değişmeler için güç ve destek toplamış oldular. Eğer eski minval üzere, yani rahmetli Erbakan hocamızın üslubuyla devam etselerdi, sanırım yüzde 30’un üstüne çıkaramazlardı. Öyleyse denilebilir ki, Ak Parti’yi kuranlar, basiretli ve ferasetli davranmışlardır.

Kabul etmeliyiz ki, hocadan daha politik ve faydacı davranmayı bilmişlerdir. Yüzde ellilere varan bir oy desteğini arkalarına almasalardı, şu azim ve büyük değişiklikleri nasıl yapabilirlerdi? Ama yazık ki onların bu pratik ve paramatik yaklaşımları, rahmetli Erbakan tarafından bir tür, vefasızlık ve çizgiden sapma olarak algılanmıştır. Erbakan, kendi yetiştirdiği kadroların, pratik zekâlarıyla, bayrağı daha yukarılara taşımış olmalarından gurur duymuştur eminim –NTV’deki söyleşide bu hissediliyordu-  fakat bir insan olarak da –özellikle de Erbakan’ın yasaklı olduğu başlangıçta, onunla istişare etmeyi sakıncalı buldukları için uzak durdular– alınganlık göstermekten kendini alıkoyamamıştır.

Büyük amaçları olan lider ruhlu insanlarda maalesef bu tür kırılganlıklar görülebiliyor. Erbakan, motor gücü, zekâsı, benliği ve kişiliği güçlü, olağandışı bir lider, bir siyasetçidir. Yarın, bugünlerin tarihi yazılırken en çok ondan söz edileceğine inanıyorum. Hem de bunu hak etmiştir.

Bugünkü Türkiye Manevi mimarları

İttihat ve Terakki ile başlayan ve ciddi bir anlam ve yöntem farklılığına uğramadan günümüze kadar gelen ‘batıcı’ ve ‘halkın iradesini dışlayıcı’ yaklaşımı, tersyüz edip, yeniden millet iradesine öncelik tanıyan milli görüşçülük ileride siyaset tarihi derslerinde incelenecektir eminim. Esasında kendisi de bir proje olmasına rağmen Erbakan parlak zekasıyla fenomen olmayı başaran müstesna bir kişiliktir.

Rahmetli Zahit Koktu hazretlerinin payını tabii ki unutmamak gerekir. Rahmetli Erbakan’a atfetmekte olduğumuz başarıların büyük bir kısmı, o mübarek zatın rüyasıdır. Bugün Türkiye bir sıçrayış yapabilmişse, ayağına vurulan batılı prangalardan kurtulma cesaretini kendinde buluyorsa, bu,  biraz da –belki daha çok- onları yetiştiren Allah dostlarının eseridir. Bugünkü Türkiye, başta Bediuzzaman olmak üzere, Süleyman Hilmi Tunahan, Mehmet Zahit Kotku, Muhammed Raşid Erol ve kendilerinin bu milletin iman ve ihyasına adamış diğer hak erlerinin eseridir. Fethullah Hoca Efendi ve cemaati, nasıl Bediuzzaman’sız bir bir yere oturtulamazsa, asırlardır ve İslam’ın her sıkıntıya girdiği dönemlerde cihad ile cehdi bir tutan Nakşibendilik ve Zahit Kotku hazretleri olmadan da milli görüş Erbakan hareketi bir yere oturtulamaz.

İsmet İnönü, 1950’de seçimi kaybettiğinde “Bizi nurcular yıktı” demişti. Oysa Nurculuk bir siyasi hareket değildi. Ama o da iyi biliyordu ki toplumları eviren, hikmet erleridir. Eğer o hikmet erlerinin iman ve irşad adlı lojistik destekleri var olmasaydı ve sürmeseydi, ne Erbakan etrafına toplayacak o kadar insan bulurdu, ne de Ak Parti şu kadar oy alabilirdi?

Demek ki, şu başarının arkasında o manevi erlerin cehdini de görmemiz gerekiyor. “Basar masnuatı görüp de, basiret Sânii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer” buyurmuş Bediuzzaman. Biz de eğer Erbakan’ı ve gayretlerini görüp de onu yetiştiren ve siyaset sahnesine sevke eden eli görmezsek haksızlık etmiş oluruz diye düşündüm.  Dün onun ardından akıp giden kalabalığa bakarken, içimden o na gıpta, o mübarek zatlara da dua ettim. Onlara hizmet edenlerin şerefi de büyük oluyor.

İşte o yüzden Hocamızı rahmetle anarken, onları ve bizleri yetiştiren Allah dostlarını hatırlamayı bir görev bildim.

Rahmet-i Rahman’a yürüyen Erbakan şu ümmete ettiği güzel hizmetleriyle ebediyen yaşayacaktır eminim. Büyük insanların hesabı da farklı olur sanırım. Şahsi günahları, halka ettikleri azim hizmetlerin yanında hiçe iner inşallah.

Rabbim, bu milleti rehbersiz ve sahipsiz bırakmasın.

Amin

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir