Erdoğan’ın Sözleri Yere Düşmemeli

Bir gün gelecek öyle bir konuşma yaptığında da herkes kendisine çekidüzen verecek.

Sevgili Başbakanımızın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma tek kelime ile muhteşemdi! Güçlü, kudretli, olayların künhüne vakıf, müsebbipleri tanıyan ve gerektiğinde onları cezalandırabilme kudretini haiz, caydırıcı, nizam koyucu ve rol belirleyici bir ülkenin lideri gibiydi!

Göğsümüz kabardı! Damarlarımıza tarihi, vücudumuza moral yürüdü!

Amenna! Böyle bir söyleme ve liderliğe ne kadar da muhtaç hale gelmişiz!

Şimdi sorum şu:

  • Sevgili Başbakanımızın işaret ettiği ve düzeltilmesini istediği bir problem, Türkiye’ye rağmen devam ederse,
  • Birleşmiş Milletler, bugüne kadar hiçbir kararını takmayan İsrail’e hiçbir yaptırım uygulayamazsa,
  • Veya Rum kesimi, Türkiye’yi ‘iplemez’se,
  • Yahut İsrail, özür dileyip tazminat ödemek şöyle dursun, cinayetlerine yenisini eklerse,
  • Terörü destekledikleri devletçe bilinen Almanya ve benzeri ülkeler hiçbir şey olmamış gibi PKK’ya verdiği desteği sürdürürlerse bu durumlarda Türkiye ne yapmalı?

Bence bu dakikadan sonra diplomat, stratejist ve askerlerin buna cevap araması lazım!

“Biz güçlü bir milletiz, şanlı bir tarihimiz var, en kötü zamanımızda bile yedi düvelle harp etmişiz vız gelir tırız gider!” mi diyeceğiz?

Yoksa eşyanın hakikatine uygun hareket ederek sözümüzün yerde kalmamasını sağlayacak maddi şartları da var etme yönüne mi gideceğiz?

***

Cenab-ı Hak, her bir şey için bir ‘hak ölçüsü’ koymuştur. Kim ‘Hakka’ uyarsa galip gelir. Mesela savaşta düşmana galip gelmenin hakkı bellidir:

Ya en az onun elindeki kadar güçlü silahlara sahip bir ordu veya her bir neferinin, sarsılmaz bir imanla birbirine bağlı bir millet lazımdır!

Her iki halin de tarihte çok örnekleri vardır. Bizim tarihimizdeki tüm şanlı zaferler ikinci şıkka girmekle birlikte, İstanbul gibi 1150 yıl boyunca defalarca kuşatıldığı halde her seferinde düşmanlarını püskürtmeyi başarmış bir şehrin fethi, iman ile birlikte güçlü bir teknoloji sayesinde olmuştur. Acaba Fatih Şahi toplarını döktürmeyi bilmeseydi, surları yıkacak güçte silahlar yapmayı başaramasaydı, “Ya ben İstanbul’u alırım ya o beni!’ iddiasını böyle yüksek sesle dile getirir miydi? Böyle deyip de sözü yerde kalsaydı ne olurdu! Ben söyleyeyim: Fatih olmazdı.

Keza, “Bu cihan, belki bir sultana çoktur ama iki sultan için azdır!” diyen Yavuz Sultan Selim, tarihte ilk defa döner topları o çöl savaşında kullanmasaydı, dönemin en güçlü ordularından birine sahip olan Kansu Gavri’yi o kadar rahat geçebilir miydi?

Hayır!

Hamaset güzeldir, kendine güvenmek de güzeldir ama bu güveni destekleyecek imkân ve gereçler olmadan, sadece haklı olmak veya hak taraftarı olmak yetmez! “El-Hakku yalû vela yu’la aleyh” (Hak üstündür ona galip gelinmez) denilmiş. El-hak doğrudur. Ama hakkın ne olduğunu bilmek lazım…

Bir insanın Müslüman olması başkadır, onun ‘hak üzere’ olup olmaması başkadır. Mesela size havadan misket bombası yağdıran bir düşmana karşı “Allahu Ekber!” diye bağırarak, basit tüfeklerle mukabele ederek üstünlük sağlayamazsınız!

Elbette Allah dilerse mucizeler de yaratır! Zayıf bir topluluğu güçlü bir kavme karşı gelip kılar. Ama yine de bir kural ve kaide içinde yapar bunu hikmeti gereği! Hz. Hud (as) “Rabbim doğru bir yol üzerindedir.” derken, esasında bu hakikate de dikkat çekiyor. Yani kâinatta ve sosyal hayatta bazı kurallar vardır. O kuralları Cenab-ı Hak koymuştur. İnsana düşen o kurallar çerçevesinde çalışıp rekabet etmektir.

Çünkü Allah “İnsanoğlu için çalışmasından başka gerçek yoktur.” buyurmuş. ‘Kişi, ancak çabaladığı şeye kavuşur.’  denmiş. (Necm, 39)

Bu açıdan bakıldığında Türkiye ne ordusuyla, ne teknolojisiyle, ne ekonomik gücüyle, ne de diplomat kadrosuyla Sayın Başbakanımızın o konuşmasına destek verebilecek durumdadır!

Elbette o konuşma benim de hoşuma gitti. Beni rahatsız eden, Sayın Başbakanımızın o cesaret ve yürekliliğinin arkasına koyabileceğimiz bir gücümüzün olmamasıdır. Ben, o sözlerin yere düşürülmemesi gerektiğine inanıyorum. Eğer o sözler yere düşerse, Türkiye derin bir yara alır ve tıpkı uçuşa geçen bir uçağın yere çakılması gibi bir kere daha yere çakılır.

O sözleri yere düşürmemek artık Türkiye’nin boynunun borcu olmuştur. Ordusuyla, üniversitesiyle sanayisiyle, ekonomisiyle, finans güçleriyle, bilim adamlarıyla, diplomatlarıyla tüm ülkenin, o sözlerin arkasında durması lazım ki gerçekten söylendiği gibi bir ülke olduğumuz anlaşılsın.

Zira ya meydan okumayacaksınız ya da meydan okuduğunuzda karşınıza dikilene haddini bildireceksiniz.  Birilerine haddini bildirmek için de cidden güçlü olmanız gerekiyor! Sık sık şu uyarıyı yaptığımı biliyorsunuz; “Vakti gelmeden konuşulmamalı, pohpohlara karşı uyanık olunmalı!”

Türkiye’nin tam da bıçak sırtında yaşadığı bir dönemde, dünya medyasının –ki çoğu Yahudilerin kontrolündedir-  “Süper Türkiye, yeni Osmanlı, dünya oyuncusu, kafa tutan Türkiye…!” gibi gerçek olmayan şeylerle bizi pohpohlaması sizce hayra mı hizmet ediyor? Değilse neden bunu yapıyorlar dersiniz?

‘Hoşumuza gidiyor, nefsimizi okşuyor’ ama küçücük bir çocuk bile bilir ki Türkiye bunları hak ediyor değil. Tavırlarıyla hak ediyor olsa bile, bu rolleri fiiliyata geçirebilecek güçten henüz mahrum. Peki, o zaman acaba bu pohpohlar lehimize midir aleyhimize mi?

Ben bunun bir tuzak olduğuna inanıyorum! Elinde kendi ürettiği bir silah yok. Caydırıcı bir silaha sahip değil. Ama kışkırtılıp duruyoruz, sen ağasın sen paşasın! Kimse de demiyor ki, “hadi len dalga mı geçiyorsun!”

Adamlar hakikaten bizi çözmüşler. Damardan bir giriyorlar, sarhoş oluyoruz.  Filmlerdeki Şaban karakteri gibiyiz yani. “Türkün bileği bükülmez!” “En büyük asker bizim asker…”

Peki, bileğimiz bükülmez idiyse Türkiye’nin bu hali ne! En büyük asker senin askerin ise şu terör ne? Adamın bir lirası, senin iki iki buçuk liran! Üstelik de daha dün düzenleme yapmışsın paranda! Demek ki bu pohpohlara dikkat etmemiz gerekiyor.

Bence Türkiye adına konuşan lider ve siyasilerimize düşen,  teenni ve tevazudur. Mübalağa anarşisttir zira. Zıddını celp eder.

Elbette ben de yazılarımda zaman zaman parlak bir gelecek ve aydınlık bir ufuk resmi çiziyorum. Elimdeki verilere bakarak bir gelecek tasavvuru yapıyorum ki  okurlarım, o geleceğin inşası için fert fert üzerine düşeni yapsın. “Önümüzde muazzam bir gelecek var. Haydi, gayret edin de bir an evvel o istikbale kavuşalım!” diye kendi içimdeki umudu açığa vuruyorum.

Sayın Başbakanımızı, o konuşmaya sevk eden de eminim ki her şeyden önce yüreğindeki cesarettir, kalbindeki imandır ve bu milletin ‘nizam koyuculuk’ vasfına olan özlemidir. Gayret edilse sanıyorum beş yıl içinde o sözleri fiilen de gerçekleştirebilecek güce kavuşuruz. Ancak bugün maalesef hem zayıfız hem de içerde hâlâ ciddi zaaflarımız var. İnşallah, şu durum, Türk milleti için yeni bir ders çalışma aracı olur!

Tabii bir şey daha geliyor aklıma. O da, Başbakanın öyle bir konuşma yapması için Amerika’dan da destek almış olduğudur.

Zira Amerika Ortadoğu’da hiçbir zaman bugünkü kadar güçlü bir dosta muhtaç olmamıştır. Çünkü artık bölgedeki rakibi Rusya filan değil! İsrail desteğini yanına almış AB’dır. Bu rekabet henüz su yüzüne çıkmamış olsa bile yakın bir gelecekte hissedeceğiz. O yüzden Amerika, güçlü, İsrail’i de frenleyecek bir Türkiye’yi kendi çıkarına daha uygun görebilir. Hem zaten derin Amerikan’ın Siyonist gizli örgütünden rahatsız olan kesimi de bunu istiyor! Amerikan halkı, dış politikasının küstah İsrail çıkarlarıyla özdeşleşmiş olmasından bıkmış durumda! Onu bizim üzerimizden cezalandırmaya kalkışıyor olabilir ve sanırım İsrail de bunun farkında olacak ki son üç beş senedir, Amerika dışında da ittifaklar ve anlaşmalar imzalamaya başladı!

Dolayısıyla öyle bir konuşma yapmaya zaten teşne olan Sayın Başbakanımızın, Amerika’dan da el altından teşvik gördüğü söylenebilir!

***

Benim tam da bu noktada söylemek istediğim şudur:  Türkiye, bölgede bugün yakaladığı avantajı sürdürebilmek için ne pahasına olursa olsun ‘komşuları ile sıfır problem’ politikasını sürdürmelidir ve gerçekten kalıcı barıştan yana olduğunu göstermelidir.  Aksi takdirde bugüne kadar kazandığımız avantajı da kaybederiz!

Ben inanıyorum. Bir gün gelecek Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı veya başkanı çıkıp öyle bir konuşma yaptığında da herkes kendisine çekidüzen verecek. Fakat henüz bunu realize edebilecek durumda değiliz.

Böylesi siyasi çıkışlar için, öncelikle karşı duracağınız güçlerden askeri teknaloji ithal etmiyor olmanız gerekir. Askerinizin savaş araç ve gereçlerini kendiniz üretmedikçe bu tür çıkışlar erken sayılır kanaatindeyim!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir