Ermeniler

Bu dönem Türkiye’si açısından Ermeni, iki; bilemedin üç hadise etrafında anlamlandırılan bir gerçekliktir.

Tıpkı Kürtler gibi onlar da tarih içinde gerçekleştiremedikleri milletleşme (devletleşme) sürecini zaafa düşürülmüş Türk devleti üzerinden tahakkuk ettirmeye kalkışmış kadim ve dost bir halktır.

Tarihte ortaya çıkışları, -(Birinci Cihan Harbi öncesinde Osmanlıya ihanete kalkıştıkları/zorlandıkları gibi)- mensubu oldukları Urartu Devleti’nin Asur saldırıları karşısında zaafa düşmesiyle (MÖ 7. yy) gerçekleşmiştir. Tam olarak kim oldukları belli olmamakla birlikte Firigya kökenli  Hint Arya dil grubuna mensup bulundukları bilinmektedir.

O tarihten sonra tıpkı Kürtler gibi onlar da zaman zaman harici bir devlete bağlı muhtarlıklar ve beylikler kurmuşlardır ama hiçbir zaman müstakil bir devletleri olmamış. İlk müstakil sayılabilecek devletleri, Osmanlı topraklarına gözünü dikmiş olan ve bu uğurda kullanabilecemleri  tüm yerel güçleri ajite etmekte beis görmeyen İngiltere’nin baskısı ve desteğiyle –Rusya da henüz 17 Ekim devriminin etkisi altında olduğu için mani olamadı; nitekim 1023’te, Cumhuriyetleri ilhak edilip Sovyetler içine katıldı- Kafkas’ya da kurulmuş cumhuriyettir (1918-1923).

Başkaca hiçbir devletleri olmamıştır. Mö 7.yüzyıldan ta 1918’e kadar bölgeyi ele geçiren devletlere eklemlenmiş olarak (Yukarı Aras Vadisinde) yaşadılar. Türkler bölgeye geldiğinde, Ermeniler, Bizans’ın ve yerel Rumların[1] baskısıyla adeta yok olmakla yüzyüze idi. O yüzden de Bizans’a karşı önce Selçukluların sonra da Osmanlıların yanında yer almayı kendi çıkarları açısından daha uygun buldular.

Osmanlı onların bu yaklaşımını hiç unutmamış ve her daim, ikinci en kıymetli unsur olarak onları askerlik dışındaki tüm alanlarda istihdam etmekte beis görmemişlerdir. Esasında bunun sebebi de İslam’daki, Zimmi hukukudur. Belki Türk devlet geleniği içinde kalınsaydı onlara askerlik de yaptırılabilirdi. Ermeni Tebaa-i Sadıka idi.

O yüzden de 600 yıl boyunca hiçbir Müslüman Türk, Ermeni’yi farklı görmedi. Gerçi din ekseninde pek kız alıp vermek gerçekleşmemiş gibi görünse de bu da tam doğru değildir. Çünkü bu noktada ciddi bir karışma mevcuttur.

Bu dostluğu bozan yazık ki Ermeniler olmuştur ama onları bu hareketlerinde tek taraflı kınamak tarihi realiteye uygun olmaz. Bir kere Osmanlı, idaresi altındaki halklara, eskisi kadar otoritesini veya sahipliğini gösterme kabiliyet ve gücünde değildi.

Daha önceki bir yazımda da temas ettiğim gibi, Osmanlı’nın âyânlar ve vergi toplayıcıları üzerindeki etkisini kaybetmesiyle Kürt âyânların Ermeniler üzerinde estirdikleri tedhiş ve baskı onları canlarından bezdirmiştir. 1870 -1900 tarihleri arasında Saltanat Merkez’ine ulaşmış 500’den ziyade şikâyet dilekçesi vardır; kadınlarının ve kızlarının dağa kaldırıldığı, tecavüzlere ve keyfi baskılara maruz kaldıkları yolundu…

Osmanlı merkezi idare, bunlara mani olamamıştır. Bu durum, Ermenileri,  Rusların kullanımına açık hale getirmiştir. Nitekim Osmanlı’yı yıkıma götüren en güçlü faktör olan Rusya, onları önce örgütledi, sonra kışkırtıp Osmanlıya musallat etti.

Tabii ki yapılanları meşrulaştırmak gibi bir derdim yok. Ama ne Ermeniler ne de Kürtler konusunda olayları, tek taraflı ve tek eksende değerlendirme şansına sahibiz. Çünkü her iki halk da, Türk devletinin yıpratılması ve yıkıma götürülmesi planları yapan uzak veya yakın dış güçlerin kışkırtmalarına maruz kalmışlar ve etkilenmişlerdir.

Muktedir bir millet ile kader birliği yapmış her halk,  günü ve vakti geldiğinde –ki bunun vakti devletin zaafa uğrayıp dış güçlerin müdahalesine açık hale gelmesidir- bu tür kalkışmalara eğilimlidir. Esas olan merkezi otoritenin zaafa uğramamasıdır. Merkezi otoritede zaaf oluşmuşsa ve halkını memnun etmek yeteneğini kaybetmişse halklar, daha iyi bir istikbal için yabancı güçlerin propagandasına açık hale gelirler. Aynı durum kurucu halk için bile geçerlidir. Mesela Osmanlının kurucu kadrosu Türk’tür. Ama Fatih’in Anadolu Birliğini kurmak için Türk Beyliklerine karşı giriştiği mücadeleler, yine Türk boyları olan Türkmen ve Yörüklerin, İran Safevi devleti ile işbirliği yapmalarına neden olmuştur. Ve Osmanlının yıkılması için her türlü ittifakın içinde yer almışlardır. Demek ki mesele,  ayrı bir ırk veya halk olmak değil, devletin adalet ve koruma kabiliyetini kaybetmesi meselesidir…

Ben Kürtler konusunda olduğu gibi Ermeniler konusunda da meseleye Türk devletinin yapısı ve yaklaşımları üzerinden bakmayı yeğliyorum. Çünkü eğer siz güçlü ve adilseniz, kimse sizden ayrılmak istemez. Ama siz adil değil ve üstelik de haksızlık yapıyorsanız, öz kardeşinizi dahi kendinize düşman edersiniz.

Bu açıdan önümüzde duran ve hakikaten de devletin bekasını ciddi tehdit eden şu iki meselede, nirengi noktası; dikkate alınası gereken nokta, bu halkların yıkıcı potansiyelinden daha çok, devletin yapıcı kabiliyeti ve bütünlüğü sağlayıcı kudretidir. Bu kudrette zaaf oluşmuşsa ve idareciler de tarih ve akıl bilincinden mahrum bir politika izliyorlarsa, meselelerin çözümü yolunda devletin alacağı tüm tedbirler, karşı tarafın mağduriyeti şeklinde tezahür eder.

Ermeni meselesinde olduğu gibi giderek Ermeni Meselesine benzer bir hal alan Kürt meselesinde de Türkiye maalesef ciddi zayıflıklar ve hatalar sergiledi.

Bugünkü iktidar, meseleyi çözmeye çalışıyor ama o da sanki Türk devlet geleneğinin esaslarından habersiz. Ne Osmanlının tecrübelerinden yararlanıyorlar ne Cumhuriyetin hatalarını iyi tahlil edebiliyorlar.  Bir dönemin hataları (Cumhuriyetin ilk dönemde işlediği hatalar) üzerine meseleleri inşa etmek, faydacı gelebilir ama kalıcı çözüm getirmez. Evet, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde hatalar yapılmıştır. Ama bunu itiraf etmek ancak kalıcı bir çözümünüz varsa bir anlam kazanır. Aksi tekdirde siz de o hatanın sorumlusu haline düşersiniz. Dersim meselesinde olduğu gibi…

(Şimdiki hükümetin işleyip durduğu bir hata daha var: Paralel meselesi!  Elbette hiçbir devlet ve iktidar paralel yapıya müsaade etmez ve etmemeli. Bu gün böyle bir yapının ve niyetin olmadığını söylemek de mümkün değildir.

Esasında, 1950’den bu yana paralel yapı hep olagelmiştir. Ama şimdi hükümet her sıkıntıyı paralel yapıya havale ederek, günü kurtarıyor ama geleceğe çok ağır faturalar bırakıyor. Daha kalıcı ama daha bütünleştirici bir dil oluşturmaları gerekiyor. Çünkü bu meseleye gereğinden ziyade vurgu yapmak zaman içinde ciddiye alınmamasına neden olur! Bunu da bir not olarak düşeyim!)

***

Türkiye iyi niyetini göstermek bakımından Ermenistan Cumhurbaşkanı Sergisyan’ı, bizim modern zamanların destanı olmaya hak kazanmış Çanakkale Savaşımızın (Zafer demedim ama dram denebilir)  100. Yıl etkinliklerine davet etti. Sergisysan, eğer bağımız hareket edebilen bir lider olsaydı belki de ülkesinin pragmatik faydaları açısından, bu törene katılabilirdi. Ama kabul etmeliyiz ki ne Ermeni liderler ne de Kürt liderler bağımsız hareket etme –kendi düşünceleri altında hareket etme- kabiliyetine sahiptirler.  (Selahaddin Demirtaş bir Eş başkandır. Zahirde bu eş başkanlık Abdullah Öcalan’a bir atıf yapmak içindir ama unutmamak gerekir ki, Abdullah Öcalan’ın da bir sahibi var. Onun kim olduğunu bilmek istiyorsanız, onu yakalayıp bize teslim edenlere bakmak gerekir. Yani şu meselelerde Türkiye’nin gerçek muhatapları Ermeniler veya Kürtler değildir.)

Dolayısıyla Türkiye’nin tartıp ölçmeden, nasıl bir tepki alacağının istihbaratını yapmadan Sergisyan’ı davet etmesi, Türkiye’yi küçük düşürmüştür. Benzer durumlar Kürt meselesinde de yaşanıyor. İyi düşünülmemiş bir yığın hamle PKK’nın zafer defterine yazıldı.

Türkiye, şu iki halkın da uzak veya yakın harici güçlerin etkisinde hareket etmek durumunda olduklarını bilip ona göre politika üretmeli. Uzak yakın harici güç dediğim, Türkiye’nin boyunduruk altında tutulmasını çıkarları için elzem gören ve politikalarının esasını ‘Türke nefret’ teşkil eden ülkelerdir. Mesela Ermeni meselesinin azgınlaşmasında en büyük faktör Türk düşmanlığı ile şöhret bulmuş azılı Kuran düşmanı İngilizlerin o dönem başbakanı Gladiston’dur. Bu gün de hem Ermenilere hem Kürtlere el altından yol gösteren, kışkırtan, destek veren, nerede nasıl davranmaları gerektiğini söyleyen birileri var. Cumhurbaşkanımız “Üst Akıl” diye temas etti ama o üst akıl karşısında nasıl tavır alınacağına dair henüz bir reel politika görülmüyor. Bol miktarda paralel gönderme yapmak Üst Aklı deşifre etmez, aksine saklar!

Biz onların hareketlerine bakarak, bizatihi bu halklara kinleniyoruz. Oysa asıl başarılmak işiten bu! Yani nasıl ki bugün, Ermeni dendiğinde, bizim açımızdan ihanet, Ermeniler açısından da tehcir ve katliam kelimeleri önü çıkıyor ve tüm davranışları etkiliyor. Maalesef Türk halkı İttihat ve Terakki ve benzeri hükümetlerin “hissiyatla hareket eden” davranışları ve acemice politikaları  –ki çoğunlukla o hükümetleri kurduranlarla şu halkların zıvanadan çıkmasını sağlayan etkenler aynı mahfillerden pompalanıyor-  sebebiyle bir asırdır başı dertten kurtulamıyor bir rahat soluk alamıyor. Ben bildim bileli Türkiye hep “kritik bir dönem”den geçiyor. Bir türlü de arkası gelmiyor bu kritik dönemlerin. Ve işte önümüzdeki iki yıl da yine kritik dönemler.

24 Nisan 2015 tehcirin 100. yıl dönümü. Ermeni diyasporası büyük bir yığınak yapıyor uzun zamandır. Bizimkilerin elinde ise sadece kendilerince malum ‘iyi niyet’  kartı var. Ve zannediyoruz ki tarihi belgeleri ortaya sürerek şu meseleyi aşabileceğiz.

Mevcut Ermeni meselesi bir tarih meselesi olsaydı bu çaba etkili olabilirdi. Oysa ta baştan itibaren bu mesele siyasi bir meseledir ve dünya kamuoyunu, yanlarına çekme çabasıdır. Eğer bu çaba meyvelerini verirse dünyanın baskısı ile Türkiye’ye hiç de hak etmediği cezayı kesecekler. Niyet bu.

Türkiye buna karşı ne yapmış. Koca bir hiç!

Kıbrıs meselesinde de öyle deprem konusunda da öyle! Türkiye kritik hiçbir meselesini çözmemiştir. Salt bir hamaset ve “dedelerimiz şöyleydi böyleydi” şeklindeki tefahür üzerine bine edilmiş bindirme bir güç gösterisi!

Dünya kamuoyuna sunacağınız bir kitabınız yok, filminiz yok. Bu halkın nasıl kışkırtıldığını sergileyecek bir dramanız yok. Yak yok yok!. Onlarda ise sayısız kitap var. Onlarca film var Türklerin barbarlığı üzerine. Sayısız kurmaca hatırat var. Düşünün ki batı ülkelerinin çoğunda Soykırım yoktur demek suç.

Türkiye, Sergisyan’ı Çanakkale Savaşının 100. Yıldönümü etkinliğine çağırmaktan başka şu meselede ne yaptı. Yüzbinlerce vakıf iade dosyaları ile geliyorlar. Dertleri elbette gelip buralara yerleşmek olmayabilir ama istiyorlar. Sizin ne hazırlığınız var?

Ben bilmiyorum. Bilen varsa duyursun ben de buradan aktarırım.

Fakat yine de bizim adımıza birileri bir şeyler yapmış görünüyor. Özellikle bir kitap var ki lise okumuş tüm Türk aydınlarının mutlaka okumuş olması gerektiğine inandığım bir kitap! Fransız bir avukat yazmış. Eski bir kitap, yeni değil. Türkçeye de çevrilmiş. Adı Sözde Ermeni Trajedisi. Yazarı, Georges de Malevilia. Ben bu meseleyi bu kitap kadar hakikat ekseninde özetlemiş eser okumadım. Gunter Levi’nin, 1915’i kadar hacimli olmasa da mevcut iddiaları en güzel şekilde izah edip yalanların üstündeki perdeleri aralamasıyla ondan daha etkili bir kitap.

Diğer bir kitap da Gerard J Libaridian’ın, Ermenilerin Devletleşme Sınavı. Libaridian, esasında başlangıç itibarıyla Daşnak etkisi altında yetişmiş bir Amerikan Ermenis. 1991 yılından itibaren yedi yıl. Ermenistan devletinin kurulmasında üst seviyede hizmet görmüş. Önemli bir isim. Kitabın esas özü Ermenistan’ın bugünkü politikaları ve Karabağ meselesi. Tabi iki Ermeni devletinin yücelmesi yükselmesi amacı güden bir insan! Fakat bir konuda net. “Ermenistan’ı idare edenler bağımsız hareket edemiyorlar. Ermenistan’ın yerel idarecilerine kalsa, Türkiye ile iyi ilişkiler kuracaklar. Ama birileri buna müsaade etmiyor” demeye getiriyor. Tıpkı Kürtler adına hareket ettiklerini zannedenler gibi…

Türkiye bunu iyi görmeli ve hareketlerini ona bina etmeli. Yani İsrail ve Amerika’yı, İngiltere’yi kale almadan şu meseleleri çözemeyeceğini bilmeli.  Üst Akıl deyip duruyoruz ya. Asıl kavgamızın şu halklarla değil şu ülkelerle olduğunu görmeli.


[1]) Rumlar da Ermeniler gibi kadim bir Anadolu halkıydı. Maalesef cumhuriyeti kuranların yanlış ve hatalı politikaları neticesinde Grekleştirildiler. Oysa Anadolu Rumlarının Yunanlı Greklerle hiç bir ilişkileri yoktu. Mübadele ile bu insanlar Grekleştirildi yazık ki! Aynı trajedi Kıbrıs Rumlarına da yaşatıldı. Bir yönüyle başarı sayılsa da tek partili dönem uygulamaları Türk milletinin geleceği açısından mühim sıkıntılar da var etmiştir. (MAB)

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir