Fikir Nasıl Küfür Olur?

Fakir, okurlarına değer veren biriyim. Özellikle ‘yazarım’ demedim. Çünkü yazarlar, yazıp geçiyorlar. Meslekleri o. Yazdıklarının ne gibi etki/tepki yarattığını pek de takip etmezler.

Sözün, iddianın, fikrin yüreklerde ne gibi fırtınalara neden olacağını dikkate almayan, hakikat namına bâtılı ziyade tasvir eden bir vaiz/yazar, saf zihinleri idlal etmekten kendini kurtaramaz. O yüzden çoğu kere de yazmak, ‘kaş yapayım derken göz çıkarmak’ olur.

Yazılarımda göz çıkarmadan kaş düzeltmeye itina ediyorum kendimce. Kaşa kalem çekerken göze batırmış olma ihtimaliyle yazdığım her yazıdan sona, insanların ondan ne tür etkiler aldıklarını takip etmeye çalışırım. Yani yüreklere/zihinlere ektiğim tohumu, ta başak oluncaya kadar izler, gerekirse müdahale de ederim. (Herhalde yazısının altındaki yorumcuya cevap veren ender yazarlardan biriyim…) O tohum tam ve salim bir başak olduktan sonra artık sahibinindir. İsteyen onu istediği gibi devşirir.

Benim yazıya ve okura bakışım budur. Zira yazı –nitekim ekin ekilen yerlere de yazı denir- yazmak, adı ‘FiKiR’ olan tohumu ekmeye benzer. Ben de o gayretteyim. Ve tabii, fikir (F-K-R) ile küfür (K-F-R) kelimelerinin aynı harflerin farklı kombinasyonu olduğunu hiç unutmadan…

Fikir bir şeyin üstünü açmaktır, eşya ile ustası arasındaki intisabı bulmaya çalışmaktır. Küfür ise görülenin üstünü örtmek ve gizlemektir. Veya eşya ile ustası arasındaki bağı görmezlikten gelmektir.

Bütün bu âlem ve hadiselerinin, harflerin diziliminden ibaret olduğunu bilen; başka bir ifade ile bütün kâinatı harflerden müteşekkil bir matriks gibi algılayan biri olarak kök harfleri aynı olan iki kelimenin benzer karakterler taşıyabileceğini de biliyorum.  Yani “fikir serdediyorum, hakikatin üstünü açıyorum.” derken, bir başka hakikatin üstünü kapatmanın (=küfre düşmenin) ihtimali hep vardır. Fikir ediyorum derken bir de bakarsınız ki yaptığınız, bir tür küfür olmuş; sayısız insanın hakikatten sapmalarına yol açmışsınız. Bu durum, nefs taşıyan her ‘mütefekkir’in düşeceği bir haldir!

Belki de o yüzden de Cenab-ı Hak, bu iki kelimenin aynı harflerden var edilmesini takdir etmiş ki yol gösteren, saptıran olmasın! (Onlara bozgunculuk yapmayın denildiğinde… Bakara, 11) Çünkü enaniyeti kavi olan bir insanın, tefekkür ile eşyada yakaladığı faaliyet-i ilahiyeyi, doğrudan o eşyanın tabiatına vermesi ihtimali de vardır.  Zaten Ke-fe-re kökünden gele küfrün manası da budur. Fikir, ancak imanî intisap ile eşyadaki faaliyeti Yaratıcıya verebilir. İman olmazsa intisap (=Yani  eşya ile yaratıcısı arasındaki ilişki) da olmaz.  İntisap olmazsa her fikir doğrudan küfüre (gizlemeye); eşya ile yaratıcısı arasındaki ilişkiyi gizlemeye hizmet eder!

Mütefekkir, eşyadan yayılan ilahi feyizleri yakalayıp onları kendinde toplayan ve sonra bir santral gibi çevreye yayandır. İman işin içinde yoksa kişi, o enerjiyi, kendi nefsinin bir ışığı olarak yansıtır ki işte saptırma böyle gerçekleşir. Güya aydınlatırken, karartmak, ıslah ederken saptırmak! (Bakara, 11)

Yazılarım hakkında titizlenmem ve itiraz üzerine hemen tashih veya tebdil yapmam bundandır. İzahlarım yüzünden birilerinin yanılması veya yanıltılması, uykularımı kaçırtacak kadar beni rahatsız eder. Böyle bir hal sezdiğimde, hemen sözü o insanın anlayabileceği kamete çekerim. Eğer yine de anlamaz ve bundan dolayı kafası karışacaksa sözümü çekerim. Hz. Musa kısasında olduğu gibi…

Hz. Musa dağda karşılaştığı ihtiyar çobanın, Cenab-ı Hakk’ı zikretmek maksadıyla sarf ettiği bazı kelimelerin ‘küfr’ içerdiğini görünce müdahale etmiş, onu ‘Allah’ı insansı sıfatlarla anma!’ diye ikaz etmişti. Hz. Musa gittikten sonra ihtiyar, tevhidin hakikatini henüz tam anlayamadığı için ağlamış ve demiş ki “Rabbim saçın yokmuş ki saçını tarayayım. Ayakkabın yokmuş ki söküğünü dikeyim. Elbisen yokmuş ki onları alıp temizleyeyim. Sen asa da kullanmıyormuşsun ki sana yeni bir asa yapayım. Ey Rabbim ben senin için ne yapabilirim?”

Rivayet odur ki bunun üzerine Cenab-ı Allah, Hz. Musa (as)’yı ‘Neden kulumla arama giriyorsun?’ diye uyarmış. O da gidip ihtiyarı buluş ve “Sen Rabbini bildiğin gibi sena et!” demiştir. Yani sizin tabirinizle ‘U dönüşü’ yapmıştır!

Evet, bazen sizin uygun görmediğiniz bir hal pekâlâ Rahmanî olabiliyor. Sizin beğenmediğiniz bir şeyh veya mürşit, binlerce insanın Allah ile buluşma sebebi ve vesilesi olabiliyor. Siz onu kınadığınızda veya zahiren şeriat ve akla muhalif olan hallerini eleştirdiğinizde –ki haklı da olabilirsiniz- o mürşidi veya şeyhi fikren yaralıyorsunuz. Böylece onun etrafında ve onun sayesinde din ile bağlantı kurmuş yüz binlerce insanın zihnini bulandırıyorsunuz. Peki değer mi?

Bazen ‘evet’ diyebilirsiniz ama pratik neticeler açısından her daim bu aynı sonucu vermiyor. Siz iyi niyetle kaş düzeltmek istiyorsunuz ama bakıyorsunuz ki göze batmış!

İşte o yüzden ben de ektiğim fikirlerin, söylediğim sözlerin seyrini ve yansımasını takip ederim. Söz anlaşılmamış veya kameti kavranamamışsa onu yeniden tevil ve tabir ederim. Hiç anlaşılmamışsa da  özür diler o sözü geri çekerim. Çünkü ‘kellimu’n-nase ala kadri uqûlihim’ denilmiş!

Bu yüzden de sözümün hak olması yanında kabul edilebilir olmasına da titizlik gösteririm. Çünkü derdim, maharetimi göstermek değil, kendimce yakaladığım hakikatleri diğerleriyle paylaşmaktır. Ben ‘bu tatlıdır’ diyorum, fakat o hiç tatlı yememiş. Israr etmenin âlemi yok ki!

Daha önce de temas ettiğim gibi fikir (F-K-R), bir konu hakkında düşünmek ve onun görünen şeklinin ortaya çıkması için geri planda hangi esma ve sıfatın yahut hangi irade ve kastın bulunduğunu anlamak ve bu faaliyet-i kübradan oluşan enerjinin/lemaatın insan kalbinde yarattığı huzuru, daimi kılma çabasıdır…

Böyle olunca da yazarın vazifesi sözü söyleyip geçmekten ibaret olmaz, olmamalı. Yazdıklarının okurda ne gibi bir tesir var ettiğini görerek, eğer zarar vermişse; panzehirini sunmak, fayda vermişse; destekleyici etkilerini çoğaltmak gerekir.

Titizlendiğim bir konu daha var ki, o yüzden kimi okurlarım beni bazen ‘u dönüşü yapmak’la suçlarlar. Hatta hakikaten değer verdiğim Metin Yazar gibi bazı okurların  “M. Ali. Bulut’u severim ama çok dirençsiz ve kırılgan olduğu için yoldaşlığına fazla güvenemiyorum.” şeklinde ifadelerine de muhatap olurum.

Bu tür eleştiriler samimidir ve muhatabın fıtratından haber verir. Çünkü cehd ve direnç, insanda hakim olan esma çerçevesinde tezahür eder. Herkesin her meselede aynı tepkiyi vermesini beklemek akla da aykırıdır fıtrata da. Aksi takdirde, Hz. İsa’yı, ‘Neden Hz. Musa gibi davranmadı?’ diye kınayabiliriz.

Her bir insan, 65 maddeden (Esma) yapılmış bir ilahi macundur. Hiçbiri ötekine tam olarak benzemez. Sizin tabiatınızda hangi İlahi İsimçok miktarda ise, sizin huy ve ahlakınız da o ismin hakikatiyle tezahür eder. Maalesef bende Merhamet, Adalet fikrinden de öteye geçmiş. Bazılarında Akıl, Şefkati ihata eder. Bazen Şefkat, Aklı örter. Buna göre de insanlar akıllı, müşfik, sert, vakur vs. gibi sıfatlarla bilinirler. Nitekim aynı imanî seviyede olmalarına rağmen, birçok sahabe aynı meseleye farklı tepki göstermişlerdir. Herkesin Hz. Hüseyin gibi davranmasını beklemek, en azından ‘Hasaniyü’l-meşreb’ (=yani barış içinde bir yol varken kavgaya meydan vermemek)  olanlara haksızlık olur.

Ben de öyleyim. Ne Türkçüyüm ne Kürtçüyüm, ne İslamcıyım. Ben, bu topraklarda yaşayan Müslüman ahalinin bekasını ve selametini öncelemiş, Müslüman bir Türküm. Bu milletin bekasını selamette görmek için barışçı her tedbire açığım. Nefsime ve izzetime dokunsa da…

***

APO evet, ‘ayrılıkçı’ bir isyancıdır. Daha doğrusu devlet onu öyle niteledi, biz de öyle kabul ettik. Onun başlattığı terör sebebiyle binlerce mazlum ölmüştür, şehit olmuştur. Ama biliyorum ki onun ve onun ardından gidenlerin o noktaya gelmesinde, bugün yaka silktiğimiz, sonunda çeteci bir cuntacılıkta karar kılmış Kemalist rejimin payı daha büyüktür. Acaba o gençlere, bu yola girmeden önce bir şefkat eli uzansaydı yine de bu hale gelirler miydi?

Ben sanmıyorum! En azından o halkın yarısı arkalarında durmazdı!

Birilerini, ihanetle suçlamak kolaydır. Ama bu artık problemi çözmüyor.

Milletini seven ve onun İslam ve insanlık adına istikbalde de büyük ve muazzam hizmetler göreceğine inanmış biri olarak devletimin şu meselede acze düşmüş olmasından memnun muyum sanıyorsunuz?

Hayır! Hayır ama bu hal de hal değil. Gidişat, gidişat değil.

Ve şimdi görüyorum ki bizi bugüne kadar perişan etmiş, aramıza türlü nifaklar sokmuş bir anlayıştan/rejimden kurtulup yeni bir düzen kurma ihtimali var. Çıkıp diyorum ki bu güzel bir fırsattır. Bunu da eski usullere takılıp kalarak heba etmeyelim. CHP ve onun Kürtler arasındaki uzantısı olan BDP’nin yöntemleri kan ve güç kullanımı üzerine bina edilmiş. Onların kafasıyla hareket ederek toplum zaman kaybediyor. Bu asrı da ıskalama ihtimali var. Gelin el birliği ile aramızdaki husumetleri, nefretleri, nifakları yeniden masaya yatırıp yok edelim. İlla benim dediğimi yapın demiyorum ki! Apo’yu dışarıya salın, içerde yapamadıklarını dışarıda yapsın demiyorum ki…

Aksine “Onun varlığı bahane edilerek, devletin veya PKK’nın birilerini öldürmek için kendisinde hak bulmasına son verelim!”diyorum… İşte Hasip Kaplan, aleni bir şekilde meydan okudu. O meclisi başınıza yıkarız dedi, kim ne yapabildi!

Ha gerçekten zaten onun istediği şey birilerinin ona aynıyla cevap vermesidir. Çünkü fitneden besleniyor. O terör olmasaydı Hasip Kaplan’ı kim tanıyacaktı? Ben diyorum ki, devlet bu işi çözmek zorunda. Bu da ancak bu insanları muhatap alarak olur. Eğer devlet birileriyle muhatap olacaksa –ki önünde sonunda olacak- o zaman ‘müteharrik bi’n-nefs’ olmayan siyasî müsveddeler yerine onlara  emreden kişi ile muhatap olsun. Bunun neresi eğilip bükülmektir?

Bana şahsi fikrimi sorsanız derim ki “ Türkiye Devleti, devlet olsaydı, Kürt diye bir meselemiz olmazdı. Olay da şu noktaya gelmezdi. Gelmişse ve onun elebaşısı Apo teslim alınmışsa idam edilirdi. Teslim edenlerin şartınu şurtunu kabul etmezdi, asardı. Hiç olmamışsa içerde bir yolunu bulur, onu umut olmaktan çıkarırdı.”

Bunların hangisini yapmaya muktedir oldunuz ki, şimdi karnınızı kaşıyarak tedbir önerenlere ‘hayır!’ diyebiliyorsunuz!

Bugün Kürt diye bir meseleniz var mı?

Var.

Demek ki devlet halkını memnun edememiş. Ve sonra bu gayrı memnunlar rahatsızlıklarını ifade etmişler; çare bulabilmiş misin?

Hayır!

Siyasi yoldan derdine çare bulamayan dağa çıkmış, onu oradan indirebilmiş misin?

Hayır!

Senin dağlarında, bayırlarında bayrağını indiriyorlar, karakollarını basıyorlar, halkını katlediyorlar! Mani olabiliyor musun?

Hayır!

Ben de sana diyorum ki, “Kardeşim 35 yıldır aynı yolu ve yöntemi uyguluyorsun. Üstelik bu yol ve yöntemler, ta İttihat ve Terakki’den bu yana sürüp gelen habis bir ruhun uygulamalarıdır; zaten o yol ve yöntemlerin zorla uygulanmasından dolayı aramıza bu kadar nifak ve sıkıntı girmiştir. O yöntemler dışında bir yol ara!”

Bunun neresi yanlış?

Yanlış, sizin tek noktadan bakma alışkanlığınızda. Yanlış sizin zihni kodlarınızda! Tabii niyetlerinizi düzgün farz ediyorum.  Yerinizden kalkın ve farklı bir yerden bakın meselelere.

Mevcut hal fıtri değil. İnsani de değil. Neden kör inatla bu hali sürdüreyim de bu milletin çocukları kırılmaya devam etsin? Gaziantep’in merkeze bağlı bir köyünde babamın bir ahbabı vardı. Beni çok severdi. Ama cesaret de edemezdi ki beni köyüne götürsün. Çünkü tavuk yüzünden başlamış ve tam yüz elli yıldır sürmekte olan bir kan davasını içinde idiler.  O köyde bir genç olmanın psikolojisini bilmeyenlerin beni anlamalarını beklemiyorum elbet. Ama kuru bir hamasetle efelik yapmanın millete hayır getirmediği de ortada.

İşte bu yüzden diyorum ki “Bu hal, hal değil. Ya yeni bir hal ya izmihlal bulacaksınız!”

Ve diyorum ki gelin yeni bir hal bulalım. Bu yeni hal,

1-      Apo’yu öldürüp umudu söndürmek olabilir!

2-      Türkiye’nin yarısını zindana çevirip tüm Kürtleri oraya doldurmak ve yok etmek olabilir!

3-      BDP’lilerin şımarık tavırlar takınmasına neden olan dağdaki eşkıya sürüsünü yok etmek olabilir.

Siz, devlet bunların hangisini yapsın istersiniz? Hem yapabilseydi, geçmiş hükümetler buna hayır mı diyecekti?

Sanmıyorum. En azından Apo’yu hallederlerdi. Edemediler, edemeyecekleri de ortada. Çünkü Apo’nun artık çok güçlü sahipleri var. Hem de, güya Apo’nun arzu ettiği Kürt halkının dirliği ve bekası için değil. Bizi birbirimize kırdırıp ikimizin de sütünü sağmak için onu destekliyorlar!

Ben o oyunu görüyorum.

O yüzden devlete diyorum ki, onların elindeki oyuncağı alın. Kürtleri kardeş bilip –ki öyleler- iki erki, bir babanın çocukları arasındaki pay gibi tanzim edin. Yoksa bu kavga bizi bitirecek. Unutmayın tüm Türk devletleri iç kargaşadan yıkıldılar! En hariç gibi görünen Osmanlı dahi öyle.

Bana kalsa, bu yurtlarda dirlik ve düzenlik olacaksa Apo ile bile musalaha ederim. Yok siz kavga olsun diyorsanız, buyurun size mübarek olsun!

Kürt, Türkten daha korkak değil; Türk de Kürte pabuç bırakacak değil.  Eh, artık –Allah korusun-  ikinizin sonu gelinceye kadar birbirinizi kırarsınız. Sonunda da buraları başkalarına bırakmak zorunda kalırız!

Bu mu niyetiniz? Yuh olsun o düşünceye!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir