Fırıncı Ağabey Erdoğan’ın Elini Öper mi?

Ve bihi nestaîn.

Öncelikle, mübarek  Ramazan ayınızı tebrik ediyorum. Hepimiz için hayır, bereket ve selamet vesilesi olmasını niyaz ediyorum.

Her Ramazan yaptığım gibi yapmayacağım bu kere. Dana mühim bir mesele var çünkü.

Malum Ramazana dair ilk yazım, genelde yeme içme adabı ve orucun hakikati ile ilgili oluyordu. Bu kere Ramazan’ınızı tebrik ile yetineceğim. Çünkü var edilmek istenen bilinç –başımıza gelenlerin  yiyip içtiğimiz ve yaptıklarımızın neticesi olduğu gerçeği- oluştu artık. İnsanlar işin farkına vardılar. Gerisi zamana kalmıştır…

Allah oruçlarımızı, şifamız ve şefaatiçimiz eylesin!

***

Sevgili kardeşim Abdurrahman Iraz dikkatimi çekmeseydi, ben görmeyecektim. İnsanlar da görmezlikten geldiğimi sanacaklardı.

Evet, birçok şeyi görmezlikten gelirim. Ama bazı meseleler var ki, görmezlikten gelemem. İnsanın dünya hayatına ve şahsına müteallik meseleler görmezlikten gelinebilir. Ama insanın ahiretine, imanına ve dini hayatına; vatanın ve milletin bekasına; milletin istikbaline ait bir meseleyi görmezlikten gelmek olmaz. Ben ilgisiz kalamıyorum, kalamam. En azından fikrimi söylerim.

İbrahim’in ateşi karşısında ya karınca olursunuz ya kırlangıç. Ben kırlangıç olmayı tercih ederim ve ağzımdaki suyu, ateşin üstüne dökerim. Gerisi, her şeyin asıl Mukaddir-i Hakîmi ve sevk edicisi (Müsebbibül esbabı) olan Âlemlerin Rabbine aittir. Kime Nusret verecek, kimi kaldıracak, kimi indirecek O bilir. Dilediğine revaç verir, dilediğinin tedavülden kaldırır. O sizden teyidini çekti mi  ağzınızla kuş tutsanız –o da bir marifet değil yA- sonucu değiştiremezsiniz.

O size lütfederse iktidar da olursunuz. Etmezse bir anda tar u mar olursunuz da anlamazsınız. Çabanızı, gayretiniz, siyasi dehanız, kendinizce Allah’a yakınlığınız falan bir anlam ifade etmez.

Bugün birbiriyle çarpışan, birbirinin kanını döken, birbirinin inine girmeye çalışan, hasmını alt etmek için her türlü zulme rıza gösteren insanlar, gruplar, cemaatlerin akıbeti nereye varacak henüz belli değil. Kimin hak ve lazım olduğunu zaman tayin eder. Ona da Cenab-ı Allah karar verir. Kimi niçin abad eder, kimin ipini niçin keser o bilir! Ama biz biliyoruz ki O hikmetle hareket eder. Hikmet ise, insanın niyet, istikamet  ve tasarrufları çerçevesinde tecelli eder. Çünkü Allah, “bir toplum kendini değiştirmedikçe, onu değiştirmem” buyurur. Sen istikametini kaybedersin, o da adetullah gereği, ipini çeker! Nice kendini vaz geçilmez sananlar, nice kendini Hak Dostu bilmiş ama meşrebinin nefsani vartalarından kendisini kurtaramamış zatlar cemaatleriyle birlikte yok oldular!

Evet, Allah’ın hikmetinden sual olunmaz -yani yaptıklarından dolayı hesaba çekilmez- amma O, yine de her şeyi bir hikmete binaen yapar. Kâfir, o hikmet gereği kâfirdir, mümin o hikmet gereği mümindir.  Hikmeti, görmediğiniz zaman, başınıza gelenden ibret de almazsınız.

***

Her şeyin bir hikmeti ve hakikati vardır. Allah bu âlemi Hak ile yaratmıştır. Her şeyin bir hakkı ve hukuk vardır. İşin hakkını verdiniz mi neticesini de devşirirsiniz. Dinde de dünya işlerinde de bu böyledir.  Samimiyet alemin makanizmalarını harakat geçiren en etkili kimyadır! Nice Batıla samimi hizmet eden gruplar var ki, azlıklarıyla birlikte Hakka dayanan koca cemaatleri -ihlası kaybettikleri için- alt etmişlerdir.  Hakka riayet, sünnetullaha uygun hareket etmektir.  Hikmet ise, o sünnetullahın neticesinde oluşan adetullahtır.

Kâinatta geçerli (matematik, fizik, kimya, termodinamik, aerodinamik kanunları, Arşimet kanunu, fitri ve beşeri kanunlar, sosyal ve metafizik kanunlar vesaire tamamı sünnetullahtır); yani bu evrenin bu haliyle varlığını sürdürmesine hizmet eden tüm kanunlar sünetullahtır. Bunlara uygun hareket etmeyenlerin, onların terkiyle oluşan neticelerle cezalandırılmaları ise adetullahtır…

Helak olan kavimler, sünnetullaha riayet etmemekte ısrar edince, adetullah kanunuyla imha edilmişlerdir… Adetullah, sünnetullaha aykırı harekette ısrar etme neticesinde gelip bulur insanı ve toplumları.

***

Şu meseleyi uzun uzun anlatmamın sebebi Türk toplumunun böyle bir süreçten geçiyor olmasıdır. Bakın topluma! En altta, dindarlar ve laikler diye ikiye bölünmüş. Birinin ak dediğine öteki illa kara diyor. Biraz üste çıktığınızda bakıyorsunuz ki bu kere de mezhep mezhep bölünmüşüz. Mezhepler esasında rahmettir, herkesin kendi bildiği bir usul ile dinini yaşaması ve kulluğunu sergilemesi için. Ama biz ondan da kabil-i iltiyam olmayan ayrışmalar var etmişiz.

Biraz daha üste çıktığınızda bir de bakıyorsunuz ki meşrep meşrep bölünmüşüz. (Süleymancısı, nurcusu, Işıkçısı, menzilcisi, tarikatçisi felan feşmeken… Solda da aynı bölünmüşlükler var ziyadesiyle) Bu da lazımdır ve insan fıtratının bir gereğidir ki o yüzden din de o tür farklı yaklaşımlara cevaz vermiş. Nasıl ki bir ağaç tek gövde üzerinde yükselir, sonra kollara, sonra dallara, budaklara ve çubuklara ayrılır, esasında hayat da öyledir. Esas olan, tüm o dal ve budakların aynı köke mensup olduklarını  müdrik olmalarıdır. O zaman problem olmaz.

Fakat bu dallar ve budaklar sanki başka köklerin uzantılarıymış gibi birbiriyle didişip yek diğerinin meyvesini kıskanır ve düşürürse, sonunda kök de ondan zarar görür.

İşte şu sıralarda Türkiye’de böyle bir problem de yaşanıyor.  Herkes, birbirinin kuyusunu kazmaya çalışıyor. Daha düne kader ‘kardeş’ olanlar, birbirlerinin hakikatini inkâr ediyor, birbirinin kutsalına saldırıyor, tezyif ediyor.

Siyasiler, tutturmuş “yok efendim, Peygamber gökten indirilip kamyonete bindirilir miymiş!” diye dillerine dolamışlar. Berikiler, iktidarı karalamak için en masum kutsalları kirletmekte beis görmüyorlar. Kimisi nübüvvetin imkân ve araçlarına saldırıyor, kimisi aklın imkânlarına, kimisi tarikat ve tasavvufun imkân ve araçlarını inkâr ediyor kınıyor, eleştiriyor.

Peygamber efendimiz pekâlâ birilerinin rüyasına girer ve yönlendirir. Bütün tarikatlarda post nişin böyle belirlenir çoğu kere. Sizden birisi o rüyaları görse hak, muhalifleriniz görürse nifak oluyor öyle mi? Bu yaklaşımlar, önce kutsallarımızı sonra dini esaslarımızı, ardından da inancın kendisini yerle bir eder. Dünyevi bir meselede kutsallar kullanılmaya başlanınca felaket kaçınılmaz olur. Maalesef aklı başında olduğunu sandığımız insanlar da bu hataya düşüyor!

Hatırlarsınız, şu pararlelci ve iktidar tartışmalarının ilk kurbanlarından biri Ahmet Taşgetiren’di. Taşgetiren bütün safiyetiyle bir yanlışın altını çizmeye kalkışınca, taharet almaktan yoksun bir takım çakma tipler ona haysiyet dersi vermeye kalkıştılar…

Ben o sırada “lütfen kutsallarınıza saldırmayın. Siyasi emelleriniz için kutsalları kullanmayın” diye yazdım ama kim duyar. Hz. Aişe validemizin, Cemel Vakasında, deve üstündeki ok geçirmez mahfiline 140 küsur okun saplandığın hatırlatmıştım. Eğer insanlar birbirinin kutsallarını tezyif etmeye başlarlarsa, işin sonunu, Peygamberin (asv) hanımını ve çocuklarını öldürmeye kadar varır demiştim. Nitekim siyasi tarafgirlik yüzündendir Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin şehit edilmeleri…

Siyaset ve siyasi tarafgirlik böyle gaddar, böyle cani ve böyle merhametsiz bir canavardır. Siyasi tarafgirlik gözü kör, aklı selbeder!

Kutsallara Saldırmak

İmdi bu yazının yazılmasına sebep olan konuya geleyim!

Sözüm doğrudan Rota Haber yöneticisi sevgili kardeşim Ünal Tanık’a olacak.

Sevgili Ünal kardeş, senin imanın ve vicdanın kabul ediyor mu ki, Fırıncı Abi, bir menfaat için birisine zillet gösterir?

Ama mahfiyet ve tevazu ile vallahi senin de elini öper. Ve sen de görmüşsündür. Seninle tokalaşırken de beline kadar eğilir. Bu zat, meleklerin bile mütevazılığı karşısında hayâ ettikleri biridir. Onun bir resepsiyonda –orada ne işi var onu da tartışacağız. Çünkü bu yazıyı asıl onun için yazmak istedim– başbakanı ile tokalaşırken hafifçe eğilip, tokalaşmasını, sitende, yürek burkucu bir olay diye aktarman ve o zatı çıkar veya başka bir meseleden dolayı zillete tenezzül eder şekilde göstermen, büyük bir iftiradır ve akıbeti azim bir ceremedir. Tez zamanda o haberden dolayı vicdanında kendini temizlemezsen, emin olasın, 60 yıllık güzel bir ömrünü heba etmiş olursun.

Beni tanırsın. Seni sevdiğimi de bilirsin ve vallahi ahiretin ve akıbetin açısından endişe ettiğim için bu ikazı yapıyorum. Ne iktidarcıyım ne cemaatçi. Ben aklımca, haklının ve haklı sıfatların yanında durmaya çalışıyorum. Birileri, siyaseten senin kutsalına saldırdı diye, senin da başkasının kutsalını tezyif etmen doğru değildir. Sen bu çekişmeler arasında ahiretini yakma! Açık bir şekilde hata yaptığını yaz ve o zattan özür dile, derim. Bu bir!

YENİ BİR ADALET PARTİSİ VAK’ASI MI?

Gelelim hadisenin asıl canımı sıkan tarafına!

Evet, ben de özellikle Abdurrahman Iraz’a  (o hem RisaleHaberin Yayın Kurulu Üyesi ve Yazarı, hem de Üstadın yaşayan tüm talebeleri yanında hatırı sayılan; onları istediği meclise götürebilen biridir!) soruyorum.

-O mübarek zatların orada cidden ne işi vardı?

Risale-i Nur bir STK mıdır? Elbette RN’nin bir şahs-ı manevisi vardır. Birilerinin, onu temsilen orada bulunmasını da anlarım. Mesela sen (Iraz) olabilirdin veya Said Yüce olabilirdi… Ama Ahmet Akgündüz’ün dahi orada olmasını günlüm sindiremedi…

Bir kere bir araya getirdiniz Sevgili Başbakanımızla onları, yeter! Maksat hâsıl oldu. Onlar taraftarlıklarını bildirdiler, destek de verdiler. Peki, daha ne yaptırmak istiyorsunuz ki bu, yüzleri Allah’a, kalpleri ahirete müteveccih insanlara ki oraya buraya taşıyorsunuz?

Biz Fethullah Hoca’nın siyasallaşmasından yakınmıyor muyuz?  Siz neden aynı hataları yapıyorsunuz? Daha önce de Nurcular, kraldan ziyade bir kralcının marifetiyle Adalet Parti’sinin kuyruğuna takılmıştı. Nur cemaatinin o meseleden dolayı yaşadığı sıkıntıların etkisi hala sürüyor. Bunu ey iyi siz bilirsiniz Iraz kardeş! Hatta kendinizi ve istişare heyetinizi ondan kurtarmak için neler yaptınız!

O büyük hatanın birtakım neticeleri, hala ortada duruyorken, nur talebelerine yeni bir Adalet Partisi vakıası yaşatmaya ne hakkınız var? Tabii ki sözüm size değildir sadece.  Said Yüce’ye de…

Nur hareketi, siyasetten bağımsız kaldıkça Bediuzzaman’ın davası kalır. Aksi takdirde nurculuk birilerinin iktidar merdiveni haline dönüşür ve önüne gelen onu kullanır. Sonunda da toplum nezdindeki kutsallığını kaybeder.  Daha bir yıl önceye kadar, herkesin dünya çapında bir hizmet bildiği cemaatin düştüğü şu hale bak! Reva mı?

Bediuzzaman, Emirdağ Lahikası’nda “Risale-i Nur  ile alakalı hakim ve savcılarla bir hasbihal” bahsinde derki, -ki o mektup 1947’de yazılmış-:  Ben Risale-i Nur’u, 50 yıl sonra -28 Şubat dayatmasını kast ediyor- gelecek; Türk milletinin İslamiyet ile bağlarını koparmayı, İslamiyet hanesine yazılmış bin yıllık tarihini lekelemeyi ve milleti bütün bütün sukut ettirmeyi gaye edinmiş bir dayatma karşısında milletin çaresizleri bütün dayanaksız kalmasınlar diye yazdım ve o gün sözüm dinlenebilsin diye de yirmi yıl önce (yani 1926-27) siyasetle meşguliyeti bitirdim.

Bir manevi hizmet herhangi bir siyasete entegre edilince maneviyatını ve etkileyici sırrını kaybeder. Nitekim de kaybediyor. Cemaatin içine düştüğü hal bunun en iyi örneğidir. Ne demişte Fithullah Hoca bir söyleminde “Gayrı meşruya muhabbet bizi bu hale getirdi” din hizmetindekiler için siyaset rantı için ona yönelmeleri gayrı meşru bir muhabbettir. Gayrı meşruya muhabbet ise, insafsızca azap çekmeye sebeptir.

Medyatik Gülen Yahut Çekirdeğin Çatlatılması…

1996 yılında, bir yazı yazmıştın Yeni Sayfa Gazetesi’nde, cemaatin gidişatıyla ilgili bir takım sıkıntılarımı ifade etmek için. “Medyatik Gülen Yahut Çekirdeğin Çatlatılması” başlığı altında. O yazıyı bir kere daha okudum. Nerede ise bugünleri haber vermiş bir yazı. O yazıda üç aşağı beş yukarı demişim ki, nifak grupları bugüne kadar cemaatin içine hulul edemediler. Bu yapısıyla edemezler de. O yüzden cemaatin yapısını değiştiriyorlar, onu dünyevileştiriyorlar. Hoca Efendiyi de şu günlerde göklere çıkarıyorlar. Sonra bir gün gelecek –onlar biliyorlar o zamanı- , bir anda ondan desteklerini çekecekler veya onu yükselttikleri yerden aşağı bırakacaklar. Kendisi de cemaati de parçalanacak, dağılıverecek!

İşte siyasete ilgi duymak, din davası güdenler için böyle melanet bir şey!

Her birisi birer havari mesabesinde ve tıynetinde olan Bediuzzamanın talebelerini, ne maksatla olursa olsun, ikide bir siyasilerin meclisine götürmek doğru değildir. Hem risale-i Nur’a, hem Üstadın meşrebine, hem de o insanların ahiretine zarardır. Hatta insanlığı hıyanettir. Zira insanlığın risalelere ihtiyacı var. Ama siz onu, ‘bugün var yarın yok’ bir siyasi iktidarın veya ekibin kuyruğuna takarsanız onu gözden düşürürsünüz. Birilerini desteklemek başkadır taraftarı gibi her faaliyetine koşturmak başkadır…

RN’yi Kendi Mecrasında Bırakın!

Bırakınız Risale-i Nur kendi mecrasında gitsin. Nurcular siyasetten uzak kalsın. Tabi ki onlar da bir partiyi tutacaklar ve oy verecekler. O kadar.

Ama görüyorum ki kimileri Risale-i nur adına Pavlosçuluk yapmaya kalkışıyor, kimileri de Risale-i Nuru kendi mevkilerini siyasiler nezdinde pekiştirmek için vasıta yapıyor.

Ben hakkımı helal etmiyorum, o insanları o meclise götürenlere. Yanlış yapıyorlar.  Ben de Ak Partiye oy verdim. Hatta savundum da. Ak Parti’ye oy vermek başa bir şeydir, hatta desteklemek başka bir şeydir, bu ahiret insanlarını ikide bir siyasi mahfillere taşımak başka bir şeydir. Hatta cemaatle iktidar arasında bir tercih yapmak başka bir şeydir.

Bizler, Risaleleri sadeleştirmeye kalkıştıkları için ve sadeleştirilmenin durdurulması ricasında bulunan ağabeylerin mektubunu kabul etmeye bile tenezzül etmediği için Fethullah Hoca’ya kızabilir, küsebilir, yok sayabiliriz ve hakkınız da vardır. Ama ona kızıp, risale-i nuru en az onun kadar tehlikeli olan bir başka maceranın içine atmaya hakkınız yok!

Burada Said Yüce kardeşe özellikle sesleniyorum. Siz, Başbakanın danışmanısınız. Doğal olarak ona imdat verme hakkınız var. Hatta nur cemaatini onun yanında göstermek de isteyebilirsiniz. Hem de bunu yaptınız ve başardınız. Güzel. Ama lütfen, şu abileri ikide bir her mahfile götürerek onlara partizan bir kimlik kazandırmayın. Siyasi ekipler geçicidir. İşte Tayyip Bey! Son 20 yıla damgasını vurdu. Vazifesini yapıp geçtikten sonra şu parti ortada kalır mı belli değil. Ama bu dava kıyamete kadar gitmeye namzettir. Namzettir diyorum çünkü bu tür hadiseler onun ömrünü de kısaltır…

Bakınız işte AP bitti. Ama Nur Cemaati içinde açtığı yaralar duruyor. Risaleleri hükümete bastırtmak istiyorsanız da bu iş yanlış! Risalelerin hükümete ihtiyacı yok.  Nurlara; bu Kur’anî hakikatlere hizmet etmeye hükümetin ihtiyacı var. Bunu idrak etmek gerekir!

Kutsal davalar böyle zedelenir. Hiçbir yasak ve baskı, imani davaları öldürmez, söndürmez. Ama bu tür işler; yani bir kutsal davanın birilerinin iktidarı için kullanılması onları zayıflatır, değersizleştirir, kıymetsizleştirir.

Bana göre, Türkiye’nin ve insanlığın kurtuluş çaresi olan Risale-i Nur hakikatlerini, bir iktidarın heveslerine kurban ederseniz, o gelecek parlak istikbali küsufa uğratırsınız!

Ha, bu sözlerimden Ak Parti’nin yanında durmayın, destek vermeyin anlaşılmamalı. DerdimIn o olmadığı geçmiş yazılarımdan anlaşılabilir. Derdim ağabeylerin siyasetle bu kadar içli dışlı hale getirilmesidir. Bunu doğru bulmuyorum. Risalelerin devlete ihtiyacı yok. zira bir devlet ve hükümetin gölgesinde varlığını sürdürebilecek eserler değillerdir. O kitapların her biri Kur’an namına ışıldayan barika asa elmas Kılınçlar’ıdır ki her birisi hem gazi hem mücahittir…

Elbette daha söylenecek çok şey var ama arif olan anlar!

Selam ve dua ile…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir