Gaybın Eli Yahut Minare Olayı

Geçtiğimiz ayın başında İsviçre İslam Cemiyetleri Federasyonu’nun davetlisi olarak İsviçre’ye gittim. Gündemde minare referandumu vardı.

Henüz mevcut camileri bile dolduramadıklarını söyleyen gurbetçilerimiz, “minare kavgası yapmanın sırası değildi” diyorlardı ama minare, iç siyaset malzemesi olarak referandum konusu olmuştu.

Minareye hayır denileceğini biliyorlardı ve bu hiç de hoşlarına gitmiyordu. Çabaları minareyi referanduma sunulmaktan kurtaramadı.

İsviçre’yi ve İsviçrelileri bilenler bunu yadırgamaz. Avrupa’nın bu sığırcı halkı, sadece kendi çıkarını bilir. Avrupai değerler(!) falan da pek umurlarında değil. Coğrafyanın cömertliğini iyi kullanarak kendilerine yüksek bir refah düzeyi yaratmışlar. Fakat nedense insani dramlara duyarsızlar. Ötenazi’ye kabul etmeleri dahi, hastanın ve hastalığın külfetine katlanmak istenmeyen bencillikleridir.

Daha önce de Afrika’daki açlara ‘maddi yardım yapılsın mı yapılmasın mı?” diye bir referandum yapılmış ona da hayır demişlerdi. Bunların kalbi hayra açık değil maalesef. Çünkü ‘müstağni’dirler. Ötekine tahammülleri yoktur. Öteki daima risk içerdiği için İsviçre toplumunun minareye evet demesi beklenemezdi. Minare bir tehditti ve onu istemezlerdi. (Fakat bu durum, onları bir İslam yurdu olmaktan kurtaramayacak. Bunu not edin. Gün gelecek kendi elleriyle İslam’a ve Müslümanlara zemin hazırlayacaklardır. Bu akıbet, Fransa hariç tüm batı devletleri için geçerlidir. Sadece biraz sabırlı olun derim!)

Esasında kibir ve bencillik, Avrupalının genel yaklaşımıdır. Medeni görünmelerine bakmayın. Son derece barbar ve zalimdirler. Yeryüzünde yok edilmiş hiçbir medeniyet yoktur ki, Avrupalıların eseri olmasın. Asyalıların bir toplumu, bir medeniyeti yok ettiğini hatırlıyor musunuz?

Tabii ki vahşet insanın olduğu her yerde vardır. Asya’da vahşeti cehalet besler. Batıda ise vahşeti akıl emzirir. Sadece son 300 yıl içinde yok ettikleri medeniyetlere bakılsa bu görülür. Onlar tabiatlarının gereğini yapıyorlar.

Onları kanayamayız. Esas kınanması gerekenler İslam ülkeleridir ve onların idarecileridir. Referandum bir aydan ziyade tartışıldı. Hatta bendeniz de bunu 16 Kasım tarihinde yazdım. Hiç kimse ilgilenmedi.

Neden şimdi bağırıyorlar ve İsviçre’yi kınıyorlar anlayamıyorum. Bir kralın şahsi menfaatine veya bir ülkenin İdolü olan şahıslarına (Mesela Atatürk’e, Cemal Abdunnasır’a, Kral Faysal’a, Humeynî’ye  vs) yönelik bir hakaret veya oylama söz konusu olsaydı yer yerinden oynardı. Ama konu minare olunca kimse ilgilenmedi. Bütün İslam ülkelerinin orada elçileri var. Bilmiyorlar mıydı? Niye baştan müdahale etmediler? Herkes şov peşinde!.

Hadi sıkıysa siz de, kiliselerin çan kulelerini istemiyoruz deyin. Mukabele-i bil misil yaparak, Ayasofya’yı ibadete açın. O zaman sizin samimiyetinize inanırız. Yoksa şov yapmayı bırakın.

İSLAMİYETİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL AHLAKSIZLIĞIMIZDIR

Bir diğer konu da var ki, o da bizim ayıbımız.

Oraya giden işçilerimizi, İsviçreliler çiçeklerle,  güllerle karşılamışlar. Büyük bir itibar göstermişler. Fakat bizimkiler, kısa sürede onları bezdirmişler. Yalan, sahtekârlık, düzenbazlık, hile ve üçkâğıtçılıkla onları kendileri hakkında kötü düşünmeye mecbur bırakmışlar. Çünkü İslam’a en büyük darbeyi vuran yine biz Müslümanlarız.

Bediuzzaman, ‘biz güzel ahlakımız ve tavırlarımızla dinimizi temsil edebilseydik, diğer milletler ve kıtalar gruplar halinde İslamiyet’e girerlerdi’ diyor. Bu olmadığına göre, biraz da kendimize bakmamız gerekiyor. Kendi ahlakımıza! Maalesef, kınadıklarımız bizden daha dürüsttürler!

KATSAYI UYGULAMASI SEVRİN SAKLI MADDELERİNDENDİR

YÖK’ün üniversite sınavlarında meslek liselerine yapılan haksızlığı gidermek için ürettiği çözüm Danıştay siperine çarpmış!

Çarpardı. Çünkü rejimin en gizli/temel vazifesi, bu milleti Batı’nın güdümünde tutmaktır. Bir daha ayağa kalkıp Batı’nın rahatını bozmasın diye mankurtlaştırmaktır!

Sevr dayatmasında bu maksat çok aleni idi. Biz bunu ret edince, onlar da Lozan’da o maddelere cici kıyafetler giydirdiler. Milletin asla hazmedemeyeceği maddeleri de, medeniyet kisvesi olarak bize giydirilen urbaların astarı yapıp sırtımıza geçirdiler.

Şimdi birileri çıkıp o astarları sökmeye, o cici gösterilen maddelerin ne tür canavarlar olduğunu göstermeye çalışıyorlar. Bunların ekseriyeti de İmam hatip okullarından mezun olanlar. O yüzden bu okullar onların uykusunu kaçırıyor. Çünkü onlar milletin yeniden dirilişinin simgesi oldular. İşte bunların önünü kesmek, bugünkü şark meselesinin en temel konusudurSiper kelimesini de o yüzden özellikle kullandım. Çünkü yaşanmakta olanlar, cidden adı konmamış bir savaş gibi. Tabii bu savaşta kılıç kalkandan ziyade, kanunlar, yönetmelikler saklı talimatlar vs kullanılıyor. Baksanıza asker bile kendisine karşı yürütüldüğünü iddia ettiği ‘asimetrik’ bir savaştan söz ediyor. Kim yürütüyormuş bu asimetrik savaşı?

***

Asker orada, masum masum otururken, edebince işini yaparken, birileri de çıkıp ona karşı asimetrik savaş yapıyor, öyle mi?

Kim inanır buna? Yoksa asker, -tıpkı rejimi savunurken bir çuval inciri berbat eden Öymen gibi- şecaat arz ederken sirkatini mi söylüyor? Yıllardır asker, bu milletin inancına, imanına, istiklal harbinin başlatılmasına neden olan başörtüsüne karşı tank yürütürken simetrik savaş mı yapıyormuş?

Menderesle birlikte o mazlum insanları  ipe götürürken simetrik mi savaşıyormuş. Demirel’i inanlara taviz veriyor diye darbelerle bunaltan, kendileri gibi düşünmüyor diye Özal’ı canından bezdiren, Erbakan başbakanlıkta bazı kanaat önderlerine başbakanlıkta iftar verdi diye Refah-Yol iktidarını devirirken çok mu simetrik savaşıyordu? Daha neler neler. Bu millete b.. mu yedirmediler?

Asimetrik savaşmış! Rüzgâr eken fırtına biçer. Bu bir ilahi yasadır.

Bu ülkede herkes bir şeylerden yakınabilir ama askerin yakınmaya hakkı yoktur. Çünkü  onlar, herkesi -siyasetçiden gazeteciye, gazeteciden sıradan insanlara kadar herkesi- hiç de simetrik olmayan yöntemlerle yıldırdılar, bezdirdiler, yok ettiler. Ne gerekçeleri vardı?

Hiç!  “TC’nin gerekçesi mi olur?” diyeceksiniz. Evet olmaz. Olmadı bugüne kadar. Hep, keyfi davrandı, cebri davrandı. Keyfiliğini ve cebriliğini de küfre hizmet için kullandı. Hayra ve hakka değil.

Ama artık her şeyin bir gerekçesi olacak. Millet de o gerekçelere göre olanı biteni değerlendirecek. Çünkü Türkiye’de keyfi düzen sona eriyor. Artık kanun hâkimiyeti var. (şimdilik tam değilse de mutlaka o da olacak inşallah!) Kanun hâkimiyetinde, güçlü olan değil, haklı olan güçlüdür. Bugüne kadar sivil mahkemelere gelmeyi zül telakki ediyorlardı. Artık geliyorlar. Daha da gelecekler. Güvensinler Türk adaletine canım! Cürümleri, ceremeleri yoksa o kapılardan şerefle çıkıp giderler. Varsa millete hesap verecekler. Ve hem de vermeliler.

Malum, bir milletin adaleti, elinde silah tutan mücrimleri de yargılayamıyorsa, o millet henüz devlet olamamıştır. Mademki asker bu milletin bekası için çalıştığını söylüyor, öyleyse adaletine inanmalı. Biz inandık onlara. Alıp başbakanımızı, bakanlarımıza astılar. Biz onlara nasıl güvendi isek onlar da sivil adalete öyle güvensinler.

AÇILIM;  TÜM GİZLİ SAKLILAR AÇIĞA ÇIKINCAYA KADAR… AÇILIM!

Yukarıda, ‘siper’ kelimesini özellikle kullandığım söyledim. Evet, özelikle kullandım çünkü cumhuriyet ilke ve inkılâplarının bir kısmı milli ve dini değerlerimize karşı kullanılmış asimetrik bir savaşın umdeleri gibidir. Bu rejim, adı cumhuriyet falan da olsa, aslında batının içimizdeki bir jandarması gibi davranmıştır. Tek amacı olmuştur rejimin: Türk milletini Batılılaştırmak!

O yüzden tüm çabaları  bizden ziyade ötekilerin çıkarına bakıyor, onların menfaatini kolluyor. Kurumlarıyla, kuruluşlarıyla, yaşam tarzı ve amacıyla hep İslam’a karşı bir duruş içinde olmuşlardır. Zaten TC’nin kendisi, bir ‘red’ projesidir. Bir inkar-ı intisap, bir red-i veraset projesi. Milletin tarihini, dinini, imanını, kültürünü ret ederek, tamamen lümpen, köksüz, yapay, ne idigü belirsiz bir halk meydana getirmek istediler.

Bu milletin İslamiyet ile bağlarını  kesmek, onu Kuran’dan soğutmak ve bütün bütün sukut ettirerek, Müslüman Türk halkını, Batı için bir ‘tehdit’ olmaktan çıkartmaktı. Başardılar! Bağımsızlığımız saklı esaret protokolleriyle sağlanmıştı çünkü.

Lozan’ın ikinci devresine kadar adı ve amacı kurtuluş mücadelesi de olsa Lozan Barış(!) Antlaşması’ndan sonra kabul ettiğimiz gizli protokollerle Türk milleti, Batı çıkarları doğrultusunda ‘ehlileştirildi’. Derdest edilip -misak-ı milli sınırları- denilen bir ağıla kapatıldı. Kapı lehimlenip mühürlendi. Ayasofya’ya vurulan kilit o mührün lehimidir.

Evet, zahirde bağımsız olmuştuk. -Husyeleri çıkarılmış teke gibi- Devletimiz ve o devletin kurumları vardı. Maşallah hepsi de ‘milli’(!) idi. (Düşünün Türk Dil Kurumu’nun başındaki zat Hagop efendi idi. Diğer milli kurumları siz düşünün.)

Batı, bize sureta bir bağımsızlık vererek Şark Meselesi’ni kökünden bitirmiş oldu. Kendi ellerimizle kendi medeniyetimizi yok etmeye koyulduk. (Mesela, 1930 ila 1960 arasında sadece tarihi yarımadada yok edilen Osmanlı eseri sayısı 5 bine yakındır) Dini ve milli olan her şeyi yok ettik yahut zararsız hale getirdik. Baş kaldıranların da başını kestik. Şu günlerde çıkınlar açılıyor. İşte Dersim onlardan sadece biridir.

Hele bizim ‘glasnost’umuz bir gerçekleşsin, hele bir ‘perestroyka’mız olsun, görürsünüz eksi düzenimizin kirli çıkınlarını. O zaman millet görecektir, kendisinden gizli saklı neler yapılmış. Açılım bir oralara varsın görürsünüz, tarihin bile nasıl çarpıtıldığını! Çünkü şu rejimin gerçek mahiyeti hakkında bilgi sahibi değiliz. Onun bir tür komünizm / süfyanizm olduğundan haberimiz yok!

Malum, Batıda gelişen inkârı ulûhiyet fikrinin en acı meyvesi hiç şüphesiz komünist yapılanma ve sosyalist devlet dayatmasıdır. (kapitalizm de onun veledi zinasıdır) O inkâr-ı ulûhiyetin, biri İslamlar içinde, biri Hıristiyanlar içinde, biri de putperest sayılabilecek kültür içinde üç temsilcisi ortaya çıktı. SSCB, Çin ve Türkiye! Bu üçünün tanrısız insan tipi yaratmak için sarf ettikleri çabalar neticesinde, boş bir dünyayı şenlendirecek kadar insan yok edildi. Tek amaçları vardı; Allah’ın Nur’unu söndürmek! (Cumhuriyet öncülerinin Kuran ve İslam için sarf ettikleri sözler bugün milletin önüne getirilse, dersim olayından daha büyük infial yaratır!) Allah da onların nurunu söndürdü, söndürüyor işte!

Önce SSCB yıkılıp halkıyla barıştı, Rusya oldu. Ardından Çin kendini hızlı bir değişime uğratarak insanileşmesini tamamladı. Şimdi kader, TC’yi zorluyor. Önünde sonunda o da insanileşecek ve ‘milletinin devleti’ (yani Türk halkının Cumhuriyeti) olacaktır. O zaman asker, darbelerle, andıçlarla mandıçlarla menhus bir rejimin bekası için milleti zorlayacağına, milletin selameti için gerçek vazifesi olan işlerle meşgul olacaktır. O vakit de çok yakındır.

Cumhuriyetin geçmişte nasıl bir insan tipi oluşturmak istediğini bugün çok iyi biliyoruz. Hala anmayanlar varsa, onların gözünü ancak mil açar. Dolayısıyla Müslüman halkın çocuklarının okuduğu ve oradan da üniversiteye atladığı İmam Hatip Okullarının -ki oralara sadece gariban Anadolu evlatları gidiyor. Zengin Müslümanların çocukları artık Avrupalarda Amerikalarda tahsil gördükleri için canları yanmıyor onların- önünü açan bir karara Danıştay’ın tepkisiz kalması beklenemezdi. Onlar da kendi marifetleriyle bunu yapmıyorlar. Brifing almaya alışık oldukları efendilerinin talimatlarını yerine getiriyorlar.

VE GAYBIN ELİ… YAHUT BAŞBAKANIN CESARETİ

Sayın başbakan, medyada köşe başlarını tutmuş kalemşorlara, “açılım sizin başlıklarınızda, manşetlerinizde” demiş. Ne güzel tespit!

Bakın bugün neler yazılabiliyor. Bundan on sene önce kimin haddine idi şöyle yazılar yazmak. Ben 3F başlıklı bir yazı yazmıştım 1994’de. Yazıda “Eskiden kırk kişi gidip bir ülke feth eder gelirdi de sorulunca gittik geldik derlerdi. Şimdi bir futbol oyununda bir batılı takımı yendik diye yer yerinden oynuyor, insanlar zafer sarhoşluğu ile birbirlerini öldürüyor. Cumhuriyet rejiminin bu kahraman milleti ne hale getirdiğine bir bakın” demiştim. Askeri savcı benim Türk milletine hakaret ettiğimi var sayarak hakkımda ihbarda bulunmuştu. Basın savcısı, beni çağırdı. Rica ettim. Yazıyı siz de okuyun diye. Okudu. Bir daha okudu ve sonra kendisi benim savunma dilekçemi yazmıştı. Allah razı olsun!

Nasıl bir süreçten geçtiğimizi, nasıl bir cendereden kurtulmakta olduğunuzu bilmezsek, bu 7 yıllık iktidar döneminde yaşanmakta olan insanî açılımları göremeyiz. (Hırsızlık mırsızlık iddiaları her iktidar döneminde var. Ahlaksızlığın bizde diz boyu olduğunu hepimiz biliyoruz. İnşallah bu açılımlar neticesinde siyasetimiz ve siyasetçimiz de değişime uğrar ve o tür pisliklerden arınır)

Çok ciddi işler başarılıyor inanın. Büyük bir kısmı sanki gaybi bir el tarafından sevk ve idare ediliyor. Olan bitenlerin nerede ise yüzde yirmisi bile hükümetin işi değildir. Fakat unutmamak lazım ki başbakanın bireysel cesareti muazzam bir manivela gibi, o gaybi elin tasarrufunu güçlendiriyor. Millet aleyhine çevrilen oyunlar bir bir bozuluyor. Cuntacıların entrikacıların kirli çamaşırları pazara düşüyor. Yalanları her gün sayfa sayfa internet sitelerine dökülüyor. Mucizevî işler başarılıyor. Kan dökülmeden, insanlar öldürülmeden, bir glasnost gerçekleştiriliyor.

Şu üç dört senede olanlara bakın. Katsayı meselesi, askerlerin sivil mahkemelerin önüne çıkması, derin nifakçı ve entrikacıların Ergenekon davası çerçevesinde sorgulanması. Bunlar az şeyler mi?

En büyük açılım budur beyler, en büyük açılım bu!. Millet kendi mukadderatına el koyuyor! Elbette kolay olmayacak. Yaşananlar öyle böyle işler değil ki. Bir tiranlığın hiçbir şey yapmadan, hiçbir eylem koymadan öylesine ortadan kalkacağını mı sanıyordunuz? Bu bir azim mücadeledir. Görülmeyen güçler, dokunulamayan kanunlar, kanunlar tarafından korunmuş gulyabanilerle mücadele ediliyor, kolay değil. Milletin izanına, aklına, ruhuna vurulmuş kelepçelerden kurtulma mücadelesidir bu. Saklı bir menhus mukadderata rahmani aşılar yapma mücadelesi! Elbette onun karşıtları da boş durmayacaktır.

Durmuyorlar da. Bakın işte, işi, adaletin tanzim ve tevzini olan kurumlar bile -Yargıtay ve Danıştay gibi- millet nezdindeki itibarlarını hiçe sayarak kendilerini ortaya atıyorlar. Çünkü dayatmaların derin ve satıh savunucuları artık eskisi kadar seslerini çıkaramıyorlar. Milletin azmi karşısında bütün kaleleri düştü. Sivil içindeki uzantıları korkuyorlar Ergenekon davası münasebetiyle. Asker de artık daha fazla yıpranmak istemiyor. O yüzden de millete karşı sürdürülen o malum asimetrik savaşın savunuculuğu ve yürütülmesi bu kurumlara havale edildi. Eskiden YÖK de o cephede idi. Anayasa Mahkemesi de. CHP de. CHP bile yakında millete teslim-i silah edecektir. Yahut silinecek! Geçmiş rejimin tüm savunucuları onunla birlikte tarih olacaklar. Çünkü zulüm ila nihayet payidar olmaz!

Yazım uzun oldu biliyorum. Ama yirmi gündür sizden uzaktım. Sizinle halimi ve fikrimi paylaşma imkânım olmadı. İçimde birikenleri samimane sizinle paylaşmak istedim. Elbette her sözün tevili mümkündür. Siz hayır cihetine bakın.

Bu arada 15 gündür, iki dünya arasında gidip gelen babamın başucunda dünyadan habersiz yaşadım. Benim için müthiş bir deneyim oldu. Bir insanın, farklı zaman boyutlarını nasıl bir arada ve eş zamanlı yaşayabildiğini gördüm. Bir insanın, hem bu anda, hem dünde yaşarken aynı zamanda ölümün ötesinden meyveler devşirmesi ne müthiş! İman ne güzel bir şey ve mümin ne muhteşem bir varlık! O izlenimlerimi tasvir edebilmek, hissiyatımın etrafını çizip o manaları kelimelere dökebilmek, sizinle paylaşabilmek isterdim. Ya nasip!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir