Görgüsüzün Bir Oğlu Olmuş

Arap baharının, zahiren bazı istenmeyen neticelerinin görülmesi, başlangıçta bu silkinmeyi savunanlarda da cesaret kırılmalarına sebebiyet verdi.

Bu da normaldir. Meselelere sathi/yüzeysel bakanlar; çamurlu, karlı, soğuk kışların altında yatan bahar kardelenlerini görmeye güç yetiremeyenler, istikbalin ufkuna nufûz edemeyenler varsın erken pes etsin. Ben hala bu kıştan sonra bahar geleceğine inananlardanım. İklimin bahara döndüğünü gösteren emareler de açmaya başlamış zaten… Arabistan gibi bir yerde bile…

Evet, bendeniz, Suriye’deki ahvale rağmen, Arap baharı denen olaylardan ümit varım. Elbette her değişim, her inkılap, her gelişim beraberinde bir takım tahribatlar, bozulmalar ve yozlaşmalar getirecektir. Bu eşyanın tabiatındandır. Çekirdek çürümeden filiz olabilir mi? Elbette bir hal, eski hal olurken, yeni hal kâmilen teşekkül etmez. Bir filizin ağaç haline gelmesi uzun zaman alabilir ama o bir gün mutlaka semereli bir ağaç olur. Yeter ki, acele ile mukaddemeler bozulmasın, mahiyeti tam anlaşılıncaya kadar sabır edilebilsin… Ben her şeye rağmen, bu hadiselerin İslam yurtları için bir aydınlanma döneminin başlangıcı olacağı kanaatindeyim. Şimdilik hissedilen bu durum yakında görünürlük de kazanacaktır inşallah.

İşte Arabistan! İlk defa 1992 yılında, görevli gazeteci olarak hacca geldiğimde, değil herhangi bir taşra tuvaletine girmek, Mekke – Medine’de dahi, insanın, içine sinerek, girebileceği bir tuvalet bulması mümkün değildi. İnanın sadece Mina ve Arafat değil, Kâbe ve Mescid-i Nebi’nin etrafı bile mezbelelikti.  Tabii ki bunda kusur sadece Suudi hükümetinin değildi. Onlardan daha çok, İslam ümmetinin görgüden, medeniyetten, hijyenden; insanî ve İslamî edebden mahrumiyeti daha büyük rol oynuyordu.  O zamanlardaki intibalarımı Ortadoğu Gazetesinde yayınladığımda, olumlu olumsuz çok tepkiler almıştım. Çoğu Müslüman, o pislik ve rezaletleri yazmakla o kutsal mekânları tezyif ettiğimi sandı. Konsolosluk bile yazıyı sonradan Gazeteden istetmişti. Elbette ki kastım, haşa Kâbe’ye veya Mekke veya Medine’ye çamur atmak değildi. Aksine, bu mekânların o rezaleti ve pisliği hak etmediğini hatırlatmaktı.

Temizliğin imanın yarısı sayıldığı bir dinin mensuplarının o kadar, pis, pejmürde ve hakikaten ikrah ettiren bir ortamı kendisine yakıştırıyor olması insanı kahrediyordu. Hatta çok iyi hatırlıyorum, “İyi ki o bölgeye gayrı Müslimlerin girmesi yasak. Eğer görseler, yabancıların islamı seçmeleri şöyle dursun, belki girenler bile kararlarını gözeden geçirirler” yolunda şeyler de yazmıştım.

2001 Haziranında bu kere de BRT televizyonunun muhabiri olarak gelmiştim. Değişen bir şey yoktu. Medine’den Mekke’ye geçerken, otobüsümüz bir yerde zorunlu mola vermişti. Sıkışanlar vardı ve abdest yenilemek istiyorlardı. Hiç unutmuyorum, kafilede bulunan hiçbir kadın o tuvaletlere girmeyi göze alamadı. Kâbe ve Mescid-i Nebi dışında, hac menasiki gereği ziyaret edilmesi gereken mikat mescitleri ve diğer ziyaretgâhların hiç birinde can u gönülden secdeye varabileceğiniz bir durum yoktu. Her taraf kir pas içinde, her taraf mezbelelik, her taraf dökülüyordu.

Arabistan o zaman da petrol zengini idi. İstese, şu anda da her tarafı cıncık gibi yapabilir. Ama onu kavrayacak zihniyet henüz oluşmamış, ama kıpırtı başlamış. Kendileri o yerlere gitmeye ihtiyaç duymuyorlar, ümmetin diğer kesimlerini de maalesef mevali mantığı ile karşıladıkları için, hiç ehemmiyet vermiyorlardı. Bugün bir değişim gözleniyor ama o kadar.

Bu sefer Medine’den Mekke’ye giderken bir yerde mola verdik. Girdiğim tuvaletin temiz olduğunu görünce şaşırdım. Baktım hepsi öyle. Bir delikanlı elinde çek-sil, durmadan ortalığı temizliyor. Sevinçten gözlerim yaşardı. Gidip patronunu sordum. Bir delikanlı Türkçe “Abi buyur” dedi. “Patron sen misin?” deyince “sayılır” dedi. Meğerse oranın işletmesini bir Türk kardeşimiz devralmış, Arap ortağı ile birlikte çalıştırmaya başlamışlar. Yeni gelenler pek farkında değillerdi ama eski gelenlerin hepsi büyük bir hayret içinde tuvaletlerin temiz olmasından büyük memnuniyet duydu.

Bu arada duydum ki TURSAB öncülüğünde bir iki Arap firması ile birlikte Mekke – Medine arasında dev bir dinlenme tesisi yapılacak. Veya tesisleri! Her millete özgü lokantalar, temiz tuvaletler ve mescitlerin yer alacağı bir tesis. Önümüzdeki üç beş yıl içinde hazır olurmuş…

Evet karşı çıktığımız o kocaman kocaman oteller; marka oteller çok şükür temizlik ve hijyen fikrini de beraberinde getirmiş… Daha da yaygınlaşacak gibi görünüyor inşallah! Bizim Müslümanlar düşe kalka Avrupa’ya İslam’ı götürdükleri gibi dev batılı oteller de buraya temizlik fikrini taşımışlar.

Kâbe Avlusunda Poz Verme Modası!

Evet, Arabistan’da çok şey değişmiş. Hakikaten ciddi bir tolerans hâkim olmuş. Eskiden Kâbe içinde vazife yapan polisler o kadar acımasız ve küstah idillerdi ki, Vahhabi olmayan Müslümanları nerede ise Kâbe’yi kirleten varlıklar gibi görüyorlardı.

Bir gün Peygamberimizin doğduğu evin önünde durmuş dua ediyordum. Tabi elimi açmış vaziyette… Birden kollarıma öyle bir jop indi ki feleğim şaştı. ‘Efendim bu mekânda öyle dua etmek şirkmiş’. Jopu indirirken, bir yandan da “Haram, Haram!” diye bağırıyordu. Ben de biraz da can havliyle: “Ene müşrik, ma hatbuke” demiştim de birkaç dakika kendine gelememişti. Sonra kolumdan tutup beni sürüklercesine oradan uzaklaştırmıştı. Buna rağmen ses etmemiştim. Çünkü üstümde fotoğraf makinesi vardı ve bir yığın fotoğraf çekmiştim Hepsi de yanlış(!) şeylerin fotoğrafı. Onu görüp de almasınlar diye oradan adeta kaçarak uzaklaşmıştım.

Geçen yaz bile bir internet bulabilmek için akla karayı seçmiştim. Otellerde bile internete giriş kısıtlı idi. Şimdi imkânları açmışlar. Otellerde her ülkeden tv kanalları mevcut. Türkiye’den de TRT-1 var.

Ama bu kere de gördüm ki millet gemi azıya almış. İnsanlar Kâbe’nin içinde cep telefonlarıyla resim ve video çekmekten ibadete fırsat bırakmıyorlar. Kabe manzaraları poz vermek ve almak moda olmuş! İnanın içimden nerede ise eski yasağa rahmet okuyacaktım. Herkesin elinde fotoğraf makinası, Kâbe manzaralı pozlar almaya çalışıyorlar. Polis karışmıyor, yasak demiyor. Zaman zaman bazıları “haci haram, Allahtan korkun” diyorsa da kimsenin aldırdığı yok. Yani hakikaten Kâbe’nin avlusunda o kadar pervasızlığa insan tahammül edemiyor.

Peki, yasak mı olsun? Vallahi bilmiyorum! Ben yasaklardan yana değilim. Fakat sanıyorum bu, serbestliğin getirdiği ilk kötü kullanımlardır. Sonra rayına oturur. Bir zamanlar bizim camilerimizde telefon sesinden namaz kılınmazdı. Tam huşu ile dalmışsınız, hoca okuyor, bir bakardınız telefon çaldı: ‘tiri tirinam tiri tirinam tiri tirinam tirnaaam‘ veya Anadolu’dan bir ezgi, yahut bir kaside. Yahu insaf! Namaz için gelmişsin. Beş dakika kapatsan canın mı çıkar. Yok hayır. Telefonunun var olduğunu gösterecek illa! Türkiye daha yeni yeni o beladan kurtulmaya başladı. İnşallah bunlar da yasaksız bir çare bulurlar bu işe. Yoksa hakikaten ne Beytullah’da ne Mescid-i Nebi’de huzur kalmayacak.

İmamlar

Medine ve Mekke imamlarının Kuran tilavetleri, hakikaten insanın içine işliyor. Manasını bilerek okudukları ve hakikaten de kendilerini manaya vererek okudukları için, ben çoğu kere sanki o ayet ilk defa iniyormuş gibi haşyet ev huzur duyardım namazlardan. Hele sabah namazı bitsin istemezdim. Eski imamlar öyleydi. Hele Südeysi, Mahir, Saud Eş-Şureymi  okudu mu kevnu mekan sessizlik içinde haşyetle Kur’an dinlerdi. Dağlar taşlar vecde bürünürdü. Bu kere hiç karşılaşmadım. Bir tek Mahir bir yatsı kıldırdı o kadar. Yeni imamların hiç biri haşyet uyandırmadı. Ne Mekke’de ne Medine’de. Ben bunu kendi duyularımın körelmesine verdim. Sonra anladım ki herkeste aynı kanaat var.

Yeniler maalesef acemi. Ben Medinede beş gün kaldım. Beş sabah namazının üçünde imam yanıldı. İkisinde zar zor toparladı. Sanki o kendini, Kuran’ın vecdine bırakan imamlar gitmiş de yerine “memur” imamlar gelmiş. Zorla uykudan kaldırılıp getirilmişler gibi. Ne seslerinde ahenk var, ne yüreklerinde yangın.

Zannediyorum, hoş bir Kuran tilavetinin piyasa değer arttığı için o eski imamlar kaset doldurmakla yetiniyorlar. Kuran’ın güzel bir ahenk ile okunması elbette lazım. Ama manasına ve tertiline saygı esastır. Ezan dahil bir çok konuda farklı ve tuhaf makam ve şekiller uygulanıyor olması, bende, “Kuran hakikaten ümmetten hicret ediyor veya etmiş” (Furkan suresi, 30)

Aynı şey Kâbe imamları için de geçerli. Ezanlar değişmiş, okunuşlar değişmiş. Fakat içinde haşyet yok, huşu yok. Bir de burada namaz tam bir sektöre dönüştürülmüş. Bu işin sektörel tarafı işin ruhunu öldürmeye başlamış.

Eh, herhalde, elinde iphonlar, androidli telefonlarla Kâbe’nin avlusunu holywood‘a çeviren bizim gibi Müslümanlara da böyle imam yakışır. Ben Mescid-i Nebi’de o hali görünce kesin bir kakar verdim, “tek kare resim çekmeyeceğim”, dedim ve uydum. Allah bizi ıslah etsin inşallah. Eh ne yaparsınız işte, uzun süre devam eden gereksiz yasakların ardından böyle aşırılıkların gelmesi normal. Zamanla o da oturur diye umut ediyorum…

Çevrenin Genişletilmesi

Çevre genişliği şart! Kabe’nin avlusu yetmiyor. Perşembe sabahı namazdan hemen sonra tavafa girdim. Vallahi tesadüf ettiğim bir haccı ekberdeki ziyaret tavafında bile bu kadar izdiham ve kalabalık yaşamamıştım. İki kere insan ve ter kokusundan bayıla yazdım. Adeta etten bir sel akıyordu da biz de içinden bir damlaydık. Çok keyif aldım ama birkaç kez, nefessizlikten bayıla yazdım. Eğer kabe’deki genişletme faaliyetleri hac mevsimine kadar tamamlanmazsa -ki tamamlanacağını sanmıyorum- iş fena. Ümmet artık eski mekânlara sığmıyor elhamdülillah. Şimdilik çoğu turisttik bir seyahate katılır gibi geliyorsa da zaman içinde o da oturur inşallah.

Ben eskiden özellikle Kabe’nin yanı başındaki dev otellere kızardım. Ama görüyorum ki bir ihtiyaç. Çünkü ümmet yeterince tembel olmuş. Bu kadar yakınken bile mescide gitmeye üşenen insanlarımız var. Zaten bu kadar kalabalığı başka türlü barındıramazdınız.

Çünkü ümmet artık paralanmış, palazlanmaya başlamış. İnsanlar buralara hücum etmeye başlamış. Eh yani hem ibatelerini yapıyorlar hem beş altı yıldızlı ortamlarda tatil yapıyorlar. Zaten biz Müslümanlar zenginlikten, iyi yemek yapmak ve iyi bir hatunla evlenmekten başka ne biliyoruz ki. Araplar da bunu anlamış, yapmışlar yalancı cennet gibi oteller, sunmuşlar hizmetlerine. Ellerinin altında hiçbir zaman bir arada görmedikleri yiyecekler. Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında… Kâbe’ye bilmem kaç rakımlı pencerelerden bakıyorlar. Oradan Kâbe’yi gözleyip bir de Mekke’nin dağlarını da içine alan bir klip çektiler mi al sana umre. İslam tamam, cennet elde var bir oluyor.

Yani sende bende bu rahat ve şatafat talebi varken daha çok gök delen dikilir. Eh adamlar da bu talepleri paraya dönüştürmeyi bilmişler. İnsanlar maşallah kum gibi, kaynıyor. Her gün bir metropolü dolduracak insan iniyor, bir o kadarı kalkıyor. Kâbe’nin kudsiyeti kimin umurunda Mekke’nin haramlığı kimin umurunda…

Arabistan hakikaten işe uyanmış. İyi ki de uyanmış. Yoksa inanın hiçbir şey yetmeyecek. Özellikle umre ziyaretleri turistik geziye dönüşmüş durumda. Tur operatörleri ve kafilelere rehberlik eden hocalar, bu işin bir ibadet olduğunu hatırlatıyorlar ama kim dinler. Bizim İlyas Şenel hocamız –Şenel ve Bestur adınaı rehberlik yapıyor-, yırtındı garibim, bu ziyaretin bir gezi değil bir ibadet olduğunu anlatmak için…

Mesela bizim kafilede ikinci kere umre yapma arzusu oluşunca tabii ihrama girmek için mikat bölgesine gitmek gerekiyor. Mekke’deki en yakın mikat bölgesi de (Hz. Aişe Mescid’i sayılmazsa) Hudeybiye. Hudeybiye’ye gidildi. Tabi çevre ve tuvaletler rezillik. Yaygılar, kum pas içinde. Baktım kafileden birileri böyle bir yerde itikafa girilmez deyip araca bindiler. “Biz o yaygılarda namaz kılamayız” diye. Haklılar tabi. Haklılar ama orada o namazı kılıp niyetlenmek de şart. Hocamız işin dini boyutunu hatırlattıysa da yanaşmak istemediler. Burada namaz kılmadan da olur demeye bile getirdiler. Sonunda pratik zekâsıyla iyi bir çözüm buldu, pet şişelerle abdestini aldırdığı insanlara – zaten çoğu da abdestli idi- dışarda serdiği seccadelerle ihram namazı kıldırdı. Yani menasik ve usller de fazla kimsenin umurunda değil.

Çoğu farkında değil. Eh, umreye gittin mi gittim. Menasik, usul, erkan kimsenin fazla umurunda değil. Herkes rahatını esas alıyor. Hele bazıları da var ki tamamen dünyalarının imarı için gelmişler umreye. Ben buraya kadar geldim, artık Allah her istediğimi yapmak zorunda. Öyle bakıyor. Bu bakış ekseriyette mevcut. Hâlbuki o Allah için yapılan bir ibadet. Verilenler, sadece O’nun ikramı olabilir.

Bir hanım kardeşimizin “Ya ta buraya kadar gelmişim, iki üç gündür yalvarıp duruyorum, Medine’de de beş gün boyunca dua ettim, şimdi telefonla öğrendim ki, sıkıntı hala çözülmemiş, nasıl olur. Hâlbuki o iş için gelmiştim” diye uzman(!) olarak bana sorunca, ağlayayım mı güleyim mi bilemedim!

Ben de hiç bozuntuya vermeden “demek ki yeterince dua yatırımı yapmamışsın!” dedim. Her halde onun üzerine birkaç tavaf daha yapmıştır. İnşallah işi asan olsun. Ah Müslümanlık ah Müslüman!

“Görgösüzün Bir Oğlu Olmuş…”

Şimdi eminim şöyle diyorsunuzdur. Ya bu hoca kafayı yemiş yahut başına sıcak geçmiş. Yazının başında İslam dünyasında iyi gelişmelerin başladığın söyledi, şimdi eleştiriyor. Bu ne perhiz bu ne turşu! Eğer bu gelişmeler iyi ise-Çünkü Arabistan cidden, hem de fark edilir derecede toleranslı davranmaya başlamış- neden eleştiriyorsun, kötü idiyse bütün bunlara sebep olan Arap baharına nasıl iyi dersin.

Ben bütün bunlara o gelişmelere iyidir diyorum ve devam edeceğim. Sular akıp mecrasını bulduğunda hakiki manada halklar idarelerine sahip çıktığında, İslam yurtları inşallah asrı saadetten sonraki en güzel çağı ve mevsimi yaşayacaklardır.

Ümit varım. Tüm İslam yurtları müthiş bir devinim içinde. Arabistan da dâhil her tarafta hızlı bir kalkınma var.

(Ara not: Arabistan toplumu birkaç sınıftan ibaret… Biri Suudlular. Bunları zaten sistemin efendileri! İkinci sınıf, diğer Araplar. Onlar da üst seviye memur oldukları için rahatlar. Geride kalan hizmetliler ise  nispeten yarı köle şeklinde çalıştıkları için bir etkileri yok. Çoğu vekalet sistemi ve velayet sistemi ile burada kalabildikleri için, bir yerden bir yere gitmeye bile imkanları yok. Temizlik vs gibi aşağı işlerin hepsini gayrı Arap unsurlara yaptırıyorlar. Bunlara çok cüzi bir maaş veriliyor. O yüzden de hepsi sadaka düşkünü olmuş. Sürekli insanların gözünün içine bakıyorlar ki bir sadaka veresin. Sinir bozucu bir durum! Oysa hem Medine’de hem de Mekke’de hakikaten sadakaya muhtaç çok insan var. Fakat insanlar sadakaları hep bu göz önünde bir tür dilenci haline getirilmiş insanlara veriyor. Bu durum Suudi devletine yakışmıyor. Çalışanının dilenci mesabesine düşüren bir devlet, nasıl hadim-i ümmet olacak ki?)

Arabistan, tarımda ve şehircilikte de ataklar yapmış. Hatta tarımda, bazı kalemlerde artık, dünyada başa oynuyor Kullanım suyu meselesini halletmiş. Medine yeşillenmiş. Şehirciliği öğreniyor. Merkezlerde elde ettiği gelişmeyi taşraya da ulaştırdığında her şey çok daha güzel olacak. Medine gibi Mekke de şantiye alanı…

Hadislerde, ‘Medine Yeşillenmedikçe, Mekke delik deşik olmadıkça kıyamet kopmaz’ buyurulmuş. Biz bunları, hep kötüye işaret saymışız. Oysa o böyle olacağını haber vermiş. Kıyamet ise öyle de kopacak böyle de.

Arabistan şimdilik dersini iyi öğrenmeye çalışıyor. Bence biraz da Arap baharının korkusuyla, ‘toplumu biraz daha serbest bırakırsak ne olur’, onu test ediyor. Çünkü eskisi gibi sıkmaya kabiliyeti yok. Sıksa külliyen kaybedecek. Tedrici bir gevşekliğe doğru gidiyor. Krallık yönetimlerini serbestliğe alışmaları zaman alır. Şu kadar zamandır güya cumhuriyetle idare olunun Türkiye, İran, Mısır, bin yıllık istibdat kalıntısını üzerinden atabilmiş mi ki, Arabistan hemen bundan kurtulsun. O da yavaş yavaş, öğrenecek tolerans içinde düzenini korumayı…

Belki sonradan bugün gevşettiği bazı meselelere yeni ve anlaşılır yasaklar getirecekler. ‘Ben istiyorum alacak!’ tarzında değil de insanlardaki kutsala saygı duygularını kullanarak… Mesela bir müzede insanlara resim çektirmezler. Kimse de buna itiraz etmez. İki gerekçesi var. Birincisi, orada bulunan eserlerin korunmasıdır diğeri ücret. Her iki gerekçe de makul. Bazı kutsal mekânlarda ise mekâna veya o mekanın temsil ettiği manaya tazim için kısıtlamalar getirilebilir. Bence Kâbe ve Mescid-i Nebi için böyle kısıtlamalar getirilebilir. Mübarekler, sanki Kâbe’yi görüntüleyince dinini ikmal edecek. Aynı şey, Merkad-i Resul için de geçerlidir. Edep yahu!

Ama işte siz yıllarca, yeşil kubbe görüntülü resim çektirmek isteyen masum bir talebi de Mescidin içinde Resullulahın merkadinin yanı başında o şenaati işleyeni aynı kefeye koyarsanız, netice bu olur. Aynı şey Kabe’nin civarı ile Beytullah için de geçerlidir.

Evet, İslam dünyası büyük bir yozlaşma içinde. Yeni yeni uyanıyor olmanın, dünya nimetlerinin farkına varmanın bedeli inşallah ağır olmaz. Gerçi peygamber efendimiz, ümmetinin en çok zengin olmasından kormuş yozlaşma noktasından.

Ama şartlar da bizi dünyadan nasibimizi almaya zorluyor. Elbette bu dünya sadece kâfir için terakki dünyası değildir. Biz Müslümanların da bundan pay almaya hakkı var. Fakat şimdilik durumumuz, “görgösüzün bir oğlu olmuş, tutmuş ç… nü kesmiş” kabilinden.

Bütün bu olan bitenlere rağmen, Müslümanlar, ne bu silkinişten vaz geçmeliler, ne hürriyetten ne de zengin ve müreffeh olmaktan.

Üç yüz senedir huzura, barışa, imkâna ve itibara açı kalmışız. Şimdi biraz şımarabiliriz ama eminim ki sular akıp mecrasına oturur.

Avrupa, sükûnetini buluncaya kadar yüzlerce ihtilal ve kargaşa yaşadı. slam dünyası da bir takım kargaşalar, çalkalanmalar yaşayacak ve sonunda berraklaşıp, asli mahiyetini kazanacak diye hikmet-i ilahiyeden ümit ediyoruz…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir