Gülen Hoca Efendi Niçin Gelsin?

10. Türkçe Olimpiyatı’nın kapanış konuşmasını yapan Türkiye Cumhuriyet Başbakanı, ‘ilginç’ denilebilecek bir yöntemle Fethullah Gülen Hoca Efendiyi Türkiye’ye davet etti.

Herkes biliyor ki bu çağrı şekli hiç de makul değil.

Çünkü, eğer gerçekten bir insan mağduren memleketini terk etmek zorunda bırakılmışsa ve onun mağdur edildiğine inanan bir anlayış ülkede iktidar olmuşsa, pekâlâ ne yapılıp edilir o mağduriyet giderilir ve o zatın ülkeye gelmesi sağlanır.

Fakat başbakanımızın üslubu gösteriyor ki, Hoca Efendi’nin ülkeye dönmesi, bu kadar basit değil.

Bunun iki, bilemedin üç izahı olabilir:

1-Demek ki Hoca Efendi’nin dönmesine mani sebepler devam ediyor. Yani ülke hala 28 Şubat sürecinde… Ve Başbakanın elinden gelmiyor ki gerekli düzenlemeleri yapsın da Hoca Efendi’nin hasreti sona ersin.

2-Veya demek ki Hoca Efendi kendi rızasıyla gittiği o ülkeden, kendi iradesiyle ayrılamıyor ki, dönüp gelsin ve şu ıstırap sona ersin.

3-Yahut denilebilir ki Hoca Efendi gelmek istemiyor… gelmesinin ‘manevi şartları’ oluşmadı.

Ben kendi payıma bu son şıkkı tercih ediyorum.

Hoca Efendi gibi zatlar, -bu sözüme itiraz da etseniz- kendi canları çekti diye bu tür külli memleket ve mekân değişikliği yapamazlar. Ehli tasavvuf olanlar zaten bilir ki, mürşide ilham olunmadıkça bir yerden bir yere gitmeleri söz konusu değil. Çoğu ehlullah, manevi bir işaretle bir yerden kalkar başka bir yere gider ve irşada başlarlar. Veya irşat bölgesini değiştirirler.

Hele Hoca Efendi gibi, sadece bir bölgede değil, küre bazında görevleri olduğu zahir olmuş zatlar bu tür değişiklikleri asla kendi iradeleriyle yapmazlar, yapamazlar. Siz aklınıza sığdıramıyor olsanız da kâinattaki her zerre, ilahi otoriteye baş eğmiştir ve O’nun iradesi olmadan bu tür işler olmaz.

Hoca Efendi, sıradan bir insan olup firar etseydi, şimdiye kadar bin kere gelebilirdi. Nitekim gidenlerin hemen hepsi döndü, tabii dönmek isteyenler…

Bendeniz, Hoca Efendi, hicret yolunu ihtiyar etmeden önce ‘acayip’ bir rüya görmüştüm. Rüyamda, vücudunu ihata edemediğim kudsî bir zat, bana “Dostuna söyle Enbiya Suresi 73- 93 ayetlerini 165 kere okusun, ona bir yol açılacak” diyordu. Rüya içinde ‘dostun’ dedikleri zatın Hoca Efendi olduğunu anladım ve uyandım.

Abdullah Aymaz hocamızı aradım ve rüyayı aktardım. hatta o da köşesinde yazdı. Ben de o ayetleri o zaman o miktarda okudum Hoca Efendi hesabına. Kısa bir süre sonra da  Amerika’ya gittiler.

O zamanlar da “Hoca Efendi döner mi dönmez mi?” tartışmaları oldu. Ben kendi payıma Hoca Efendi’nin dönmeyeceğini düşünmüştüm. Bu gün de öyle inanıyorum ve “dönmemeye de hakkı var” diyorum. “Türkiye, -bu sadece bir benzetmedir- Hoca Efendi için Mekke oldu çünkü. Mekke halkı, kendilerine gelen Elçiyi (asv) hicrete zorladılar. O da vahşetten medeniyete yani Yesrib’e hicret etti. Nasıl ki Resulullah, kendisini istemeyen yurdu (Mekke’yi) terk edip, ona sinesini açan yurda (Yesrib’e) gitti ve sonra dönüp, onu çıkaran yurdu fethetti. Aynı şekilde Fethullah Hoca Efendi de ‘Mekke’si olan Türkiye’yi oradan fethedecektir…” diye düşünmüştüm. Bugün de o kanaatteyim. ‘Manevi şartlar’ dediklerim de bu tür şeylerdir.

***

Evet, Hoca Efendi de her elçi gibi hakikaten çok ciddi sevdiği memleketinden, orası kendisine vahşet-zar haline getirildiği ‘için insanlığın sığınağı’ olan bir diyara, medeniyete hicret etti. Şimdi birileri çıkıp “Sen Amarika’yı Medine’ye mi benzetiyorsun” diyecekler ama olsun. Asıl onlar, bu cennet şehirlerimizi, kendi cehalet ve zorbalıklarıyla yaşanmaz kıldıkları, Allah için say ve gayret gösterenlerin nefes alamaz hale geldikleri zulüm yurtlarına dönüştürdükleri için utansınlar!

Hoca Efendi de bu memlekete gönderilmiş bir elçi idi. Elçilerin illa peygamber olmaları gerekmez. Nitekim Kur’an bize bu tür elçilerden söz eder. Bir memleketin veya insanlığın ıslahı ve ahlakın imarı için çabalayan herkes bir tür elçidir ki, hayra hizmet ederler. Yasin Suresi’ndeki üç elçi gibi…

Ve yine Kur’an’ın telkiniyle biliyoruz ki her elçinin, şeytanlardan ve insanlardan sayısız düşmanları olur (Enam 112). Hoca Efendi’nin düşmanlarının çokluğu hak bir elçi olduğuna şüphe bırakmaz.

Cemaatin ve hareket tarzının bir yığın yanlışları olabilir. Ve Hoca efendi her bir noktaya ulaşamıyor olabilir. Ve hatta cemaat adına hareket ediyormuş gibi görünen bir yığın insan ciddi hatalar da yapıyor olabilir fakat bunların hiç birisi Hoca Efendi’ye karşı bu kadar intikamcı davranmayı gerektirmez. Mamafih bu dahi onun hakikatinin gereğidir.

Öte yandan Hoca Efendi’nin hakikati böyledir diye ‘etrafında, münafık, düzenbaz, yalaka, çıkarcı insanlar yoktur’ denilemez. Hz. Peygamber’in meclisinde münafık yok muydu? Eshabın içinde nifakçılar, kalbi marazlılar yok muydu? Vardı. O da onları biliyordu ama hiç de yüzlerine vurmadı. Böyle külli hadiselerde gıll u gış bir arada bulunabiliyor, hikmet gereği. Biz öze ve maksada bakarız.

Geçenlerde yapılan bir ankette, dikkat ettim, cemaatin bilinmesi sevilmesinden çok yüksek. Toplumun yüzde 70’ten fazlası cemaatten haberdar… Ama tasvip edenlerin sayısı yüzde 28! Demek ki cemaatten rahatsız olanların sayısı çok fazla…

Bu neden böyle?

Birincisi; hayra hizmet edenler çok sevilmez. İkincisi; sistemden beslenenler -bunlara bir takım dini cemaatler de dahildir- onun varlığını kendileri için tehdit olarak algılıyor. Üçüncüsü; dinî bağnazlık ve kıskançlık. Meslekleri Hoca Efendinin mesleği kadar revaç bulmuyor diye hased ediyorlar. Dördüncüsü; imanî meselelere karşı varlığı fıtri olan insanî direnç. Beşincisi ve en mühimi; cemaat adına yapılan ve artık iyice göze batmaya başlayan yanlış hareketler. Bunların en başında da cemaatin bir parti gibi hareket etmesi gelmektedir.

Ben Hoca Efendinin olup bitenleri bütünüyle tensib ve tasvip ettiği kanaatinde değilim.  Cemaat o kadar büyüdü ki, herkesin ve her görevlinin her daim kontrol edilebilme imkânı kalmadı. Hatırlarsanız, İslam tarihinde ilk defa ‘kahtı rical’dan bahseden Hz. Ömer (ra)’dir. Mübarek, vali olarak gönderdiklerini kontrol etmek için de ayrıca ‘çaşıtlar’ gönderirdi ki, baksınlar, o vali düzgün hareket ediyor mu etmiyor mu? O valinin bir sahabi olduğunu da unutmayın! Dünya işleriyle meşguliyet böyle bir şey işte! Hırs ve güç bir anda insanın ayağını kaydırıveriyor…

Benim kanaatim o dur ki, hoca efendinin de artık böyle yapması zamanı geldi. Veyahut Resulullah’ın Mekke fethinden sonra yaptığını yapması gerekir.

***

Malum, Hz. Peygamber Mekke’nin fethinden sona etrafındakilere muazzam ganimetler dağıttı. Hatta daha Müslüman bile olmamış Mekke emirlerinden Süheyl’e 4 bin baş koyun verdi. Sonra bir fitne yayılmaya başladı. Birileri diyordu ki “Muhammed (asv) hemşericilik yapıyor. Ganimeti Mekkelilere veriyor”.

Bu fitne o kadar hızlı yayıldı ki, sonunda bir çok Ensar, kendilerinin de ganimet almadıklarını fark ederek, dedikoduya inanmaya başladılar. Dedikodular sonunda Hz. Peygamber(sav)e de ulaştı.

Peygamber efendimiz vakit kaybetmeden Hz. Ali’yi çağırdı ve ona “Git acil olarak Muhacirleri ve Ensarı topla. Onları filanca yere götür, ben geliyorum”.

Hz. Ali (kv) denileni yaptı ve sadece muhacir ve ensarın toplanmasını sağladı. Peygamber efendimiz gelip yüksekçe bir yere çıktı ve can dostlarını uzun uzun izledi. Aralarında muhacirden ve ensardan olmayanlar var mı diye baktı. Toplananların sadece muhacir ve ensar olduklarından emin olunca “Aranızdan ganimet alan var mı?” diye seslendi.

İki ensar ve bir muhacir, öne çıkıp -veya iki muhacir bir ensar- “evet” dediler. Peygamber efendimiz, onlara “Ya ganimete razı olun ve buradan gidin, ya ganimeti iade edip burada bizimle kalın” buyurdu… Üçü de ağlayarak  “anamız babamız, canımız sana feda olsun Ya Rasulullah” deyip hemen ganimetleri iadeyi kabul ettiler. Çünkü onlara yanlışlıkla verilmişti…

Resululah konuşmasını sürdürdü: -Aktaracaklarım aklımda kalanlardır, tam bir hadis metni olarak değerlendirmeyin-  (Ey muhacirler, halkım bana eziyet etti, beni yurdumdan çıkardı. Siz de benimle birlikte aynı eziyetlere katlandınız ve sonunda yerinizi yurdunuzu terk edip benimle birlikte hicret ettiniz. Bugün de ben ganimet dağıttım ve size o ganimetten vermedim. Başıma kalkmayacak mısınız? Vallahi başıma kalksanız hakkınız var……)

Sonra dönüp Ensara şöyle seslendi. (Halkım beni kovdu, beni öldürmek istediler. Siz bana bağrınızı açtınız. Benimle ve arkadaşlarımla her şeyinizi paylaştınız. Bugün ise ben size ganimetten pay vermedim. Siz başıma kalkmayacak mısınız? Vallahi başıma kalksanız hakkınız var….)

Tabii çıt çıkmıyordu, herkes ağlıyordu. Çünkü onlar, Hz. Peygamberin etrafındaki çekirdek kadro idi. Onlar, Tevrat’ta ve İncil’de sena edilmiş eshabtı. Onlar, gayreti kuşanmış atlılardı ki her biri bir yıldız olup gittikleri yerlerde insanlara rehber ve yol gösterici olacaklardı.

O gün orada büyük bir duygusallık yaşandı ve sadece iradelerin değil, kalplerin de yeniden biat etmeleri sağlandı. Ve sonunda Resulullah onlara şöyle seslendi:

(Sizin payınıza Allah’ın Resulü düştü. O Mekke’de kalmayacak, sizinle birlikte ganimet payınız olarak Medine’ye gelecek!)

Ben isterdim ki, Hoca Efendi de, hızla yayılan ve giderek cemaate de davasına da ciddi zararlar vermeye başlayan şu söylentilerin önünü almak için ‘ensar’ ve ‘muhacirin’ini toplasın da esas çekirdeğini yeniden motive etsin, şekillendirsin. Yoksa dünya saltanatı ve şartların zorlamasıyla verilen geçici ruhsatlar, tarzı hayat ve yol olacak.

Hoca Efendi döner mi dönmez mi bilemiyorum. Dönmese de hakkı var. Amma ‘mekke’de kalanların yeniden tanzim edilmesi şart!

Sözüm inşallah maksadını aşmamıştır. Büyük ve külli hizmetler gören bir cemaatin içinde illa da menfilikler olacaktır. Ancak, yapılan hangi mescidin -yani yapılan işlerin- takva üzerine kurulmuş hak bir tesis, hangisin  ‘dırar mescid’i olduğunu bilmeye ihtiyacımız var!

Çünkü Hoca Efendi’nin gelmesine mani sebeplerin arasında, cemaat içindeki yeni yapılanma da sayılıyor. ‘Cemaatte güya, köşe başlarını ele geçirmiş(!) olanlar da tıpkı sistemden beslenenler gibi Hoca Efendinin gelmesini istemiyorlar’ deniliyor…

Rabbim en doğrusunu bilir!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir