Gümülcine’ye İlahiyat Fakültesi İzni Verirler mi?

Bazen okuyucuların yorumlarını okurken, kahkaha ile gülmekten kendimi alamıyorum. “Yahu bunlar bu yazıdan bunu nasıl çıkarabilmişler!” diye.

Gerçi Napolyon’un meşhur sözüdür; “Bana kabil-i tevil olmayan (başka tarafa çekilmesi zor olan) bir söz getirin, ben ondan idamınıza hüküm çıkarayım” demiş. Yani demek istiyor ki insan, bir sözü, kendi maksadı ne ise öyle anlar.

Önceki yazıma yapılan yorumlara akşam şöyle bir göz attım da, yine epey güldüm. Meğerse memlekette ne kadar da demokrat(!) varmış. Hıristiyanlar rahat yaşasınlar diye nerede ise, Müslüman’a hayat hakkı tanımayacaklar…

Bir kısım aklıevvel de beni faşist falan bellemiş. O tipler, memleket için endişe etmekle birinin hakkını elinden almayı aynı şey zannediyorlar. Beyler, memleket açısından tehlike olabilecek gelişmelere dikkat çekmek başkadır, senin vatandaşların olan gayrı Müslimlere hayatı dar etmek başkadır. İkisi arasındaki farkı gayet iyi biliyorum.

Bu tipiler, Anadolu’nun Hıristiyan Batı için ne anlam taşıdığını bilmedikleri için endişelerimizi abartı sanıyorlar. “Doğu Sorunu” denen ve ilk dünya savaşının patlak vermesiyle neticelenen süreç, bu toprakların nasıl paylaşılacağı meselesinden doğmuştur.  Bunu bilmemek bu topraklarda yaşayanlar için başlı başına bir ayıp. Esasında bu milletin yarı nüfusu kimliğini de dinini de kaybettiği için bu işler onları ırgalamıyor. Zaten Batının amacı bu değil miydi? İçi boşaltılmış, manası alınmış ( Kuran’dan ve dininden koparılmış) bir Türk yaratmak! Başarmışlar…

Çünkü görüyorum ki dindarının dahi ruhu ölmüş; imanları, vatan sevgisini içermiyor!

***

Geçenlerde TRT1’de Balkan’larda ayakta kalmış Osmanlı eserleriyle ilgili bir belgesel izledim. İçim acıdı. Sadece 88 yıl, bilemedin bir asır önce, her köyünde, her ilçesinde, her şehrinde onlarca, yüzlerce Osmanlı eseri bulunan o diyarlarda, iki elin parmakları kadar eser ya kalmış ya kalmamış. Onlar da ya kilise yapılmış ya da harap haldeler. Neden?

Çünkü Avrupa dediğiniz ya İslam’a karşı nefret dolu insanların bir ordugâhı/kışlası veya büyük bir kilisedir!

Zerre kadar İslam’a ve Müslümanlara tahammülü yoktur. Demokrasi onlar içindir. İslam ülkeleri söz konusu ise, sadece bizdeki dindaşlarını rahat ettirmeye yarayan bir aracıdır demokrasi. Laiklik de öyle. Yoksa ne Libya’nın tiranlığı, ne Arabistan’ın krallığı onları rahatsız eder. Hatta Müslüman halkların baskı altında tutulması için idarecilerine madalya bile verirler. Çünkü bir tek onlar insandır. Diğerlerine zerre kadar toleransları da yoktur. Demokrasi getireceğiz diye işgal ettikleri o ülkelerin rezervlerine bir bakarsanız, altta ne gibi çıkar kavgalarının döndüğünü görürsünüz. (Bakınız Ağustos 2010 Turquie diplomatique, sh 4-5)

Hadi bunları geçelim, basitçe bir istekte bulunalım yan komşumuzdan. Mesela gidin Yunanistan’da Osmanlıyı ihya etmeyi çağrıştıracak bir faaliyette bulunun. Mesela Gümülcine’de eski bir medresede –tabi harabeleri kalmışsa!- bir ilahiyat fakültesi açmaya kalkışın bakalım!

Veya İsviçre’ye! Güya Avrupa’nın en medeni ülkesidir ve adeta AB’ın kalbidir. Geçen yıl, ezan oylaması yapılmadan bir hafta önce oradaydım. İslam’ı ve Müslümanları nasıl gördüklerine bizzat şahit oldum.

Onların bizden sevdikleri, ya ihanet edip onlara sığınmış veya bu ülkede zulüm altında yaşadığını söyleyerek oralara kaçmış kimselerdir. Onları hemen alıp bağırlarına basıyorlar. Bize karşı kullanabilecekleri, her ihtimale canla başla sarılıyorlar.

Gidin Avrupaî değer yargılarının ana yurdu Fransa’ya, İngiltere’ye… Onların müesses nizamına zarar verebilecek herhangi bir faaliyetinize fırsat veriyorlar mı? Daha ne olduğunuzu anlamadan kendinizi sınır dışında bulursunuz.

Buradan oralara gidenler kuzu kuzu kanunlarına ve “onların Milleti’ne tabi oluyorlar. Burada kanunu hiçe sayanların, orada kurala adeta taptıklarını gözlerimle gördüm.

Biz de onların ‘bizim milletimiz’e tabi oldukları 6 asır boyunca kıllarına bile dokunmadık. Onları paşa mı yapmadık. Baş mimar mı yapmadık, sadrazam mı yapmadık?

Beyler iki şeyi karıştırmayalım lütfen!

Mesele birilerinin âyin yapma özgürlüğüne müdahale değil! Mesele nifak peşinde olanlara kapıyı aralamamaktır. “Yok efendim, 15 Ağustos Meryem Ana’nın göğe çekildiği günmüş de…” O zaman gidip bu ayini Meryem Ananın makamı olarak bilinen Efes’te yapsa idiniz! Onu benim külahıma anlatın.

Peki, onlar gelsinler Sümela’da âyin yapsınlar. Biz de gidelim Atina’da eski büyük medreseyi ihya edip İslamiyet’in yeniden inkişafına hizmet edecek okullar açalım, ne dersiniz? Adamlar, bazı kesimlerin ‘Hıristiyanlarla işbirliği ediyor’ diye iddia ettikleri Fethullah Gülen Hocaefendi cemaatinin bile orada okul açmasına müsaade etmiyorlar! Herkes sizin gibi saf mı? Bakın özgürlükler(!) ülkesi Amerika bile onun okullarını sorguluyor. Ama bizim aklımıza gelmiyor Amerikan kolejlerinin burada ne işi var diye?

“Efendim, Batı ülkelerinde eski kiliselerinin satın alınıp cami yapılmasına müsaade ediyorlarmış”. Doğrudur. Cemaati kalmamış, kimsenin artık gitmediği kiliselerin alınıp ihya edilmesine müsaade ediyorlar. “Hadi şuraya bir de minare yapalım” deyin bakalım. Yahut “beş vakit ezan okuyalım’ deyin bakalım. Nasıl emdiğiniz sütü burnunuzdan getiriyorlar görürsünüz.

Ama maşallah bakıyorum, herkes demokrat kesilivermiş. Ne milli ne dini refleks kalmış.

***

Cehaletimiz ve içimizdeki nifaktan dolayı Avrupa bize galebe çalınca, ilk yaptıkları iş, bizi medeniyetimizin kaynaklarından mahrum bırakmak oldu. İşte çoğunuz o çabaların eserisiniz ki, bu işler size dokunmuyor… Sevr ile dayatılmış uygulamalara bakın, ne dediğimi anlarsınız.

Millet zannediyor ki, biz Sevr’i yırttık. Hayır beyler. Sevr’in maddelerinin büyük bir kısmı Lozan Barışı adı altında bize dayatıldı, hem de inkılâplar yoluyla… Lozan’ın yarı maddeleri olduğu gibi Sevr’den aktarmadır. Diğerleri de yine basit tadilat görmüş Sevr maddeleridir! Hanginiz okudunuz veya Sevr ile karşılaştırdınız Lozan maddelerini?

Bu ülkeyi bilerek ve kasıtla, yaşanmaz hale getirdiler.

Önce ırkçı ve güya millici bir devlet kuracağız diye insanlarımızı İslam’dan uzaklaştırdılar. Sonra Kürtlerle bizi birbirimize düşürdüler. Sonra laikçilik anti laikçilik belasını attılar içimize, sonra da mağdur olanlara “gelin biz sizin haminiz olalım” dediler.

En son, dindar kesimi bile kendilerine muhtaç hale getirdiler. İçerdeki baskı ve zulümlerden bıkan dindar siyasetçiler, çareyi AB’ın kucağına atlamada buldular. Evet, yazık ki laikçi baskı yüzünden sadece tahsil görmek isteyen kızlarımız değil, her iktidara geldiklerinde alaşağı edilen siyasetçilerimiz de bu zulümden kurtulmak için AB kriterlerine çare diye sarıldılar. Yazık ki haksız da değiller…  Ne büyük bir kısırdöngü içindeyiz.

Senin askerin, camilere cemaatlere karşı topla tüfekle saldırma planları yaparsa, halk zorla b…k yedirirse elbette bir kısım insanlar da dışarıdan medet umar hale gelirler. Bizim, AB’ye ihtiyacımız da böyle bir şeyin eseri… Önce bu ülkeyi dayatmalarıyla bu hale getirdiler, şimdi de ‘çare bizdedir, bizim kriterlerimize uymaktadır’ diyorlar.

Oysa Kur’an bize tersini söylüyor:

“Sen onların ‘milletine’ tam (yani kültür ve kriterlerine) uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar gerçek anlamda senden razı olurlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, (yani İslam ve Kuran gibi bir hakikat elinde varken) eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır!” (Bakara, 120)

Demek ki çare onlarda değil. Çare kendi özümüzdedir. Ama bu demek değildir ki topyekûn Batıya ve insanlığın ortak değeri olan hak ve özgürlüklere karşı çıkacağız! Hak ve hürriyetler, İslam’ın yitik malıdır. Nerede bulsak alırız ve almak hakkımızdır. Benim insanlarımın da hür ve saygın yaşama hakları vardır ve hem de onu elde edeceğiz inşallah.  Zaten ülkemizde şu anda yaşanmakta olan hadiseler de o yöndeki çabalardır.

Ve memleket için her kaygı duyanı faşist, dini için telaş edeni dinci yobaz addederseniz, ancak Avrupa’nın ekmeğine yağ sürmüş olursunuz.

Evet, kardeş! Ben bu memlekette ezanlar susmasın diye, birileri yeniden Orhan Gazi’nin mezarına, kirli çizmeleriyle basmasın diye, bin yıldır halkımın vatanı olan bu topraklar ebediyen vatanım kalsın diye çabalıyor ve haykırıyorum. Bu faşistlik anlamına geliyorsa evet faşistim ve bununla da övünürüm.

Evim ateşe verilecek, içinde evlatlarım yanacak, vatanın elden gitmesine sebep olabilecek hadiseler cereyan edecek, ben sessiz kalacağım! Sen, 186 yıldır kapalı duran kin kapısını açmayacaksın, ben sana eski manastırlarını ve okullarını açıp teslim edeceğim. Oh ne ala memleket!

Yavuz Sultan Selim, camisini Fener Rum Patrikhanesi’ne yukarıdan bakan o tepeye yaptırırken, “neden burası?” diyenlere şu cevabı vermiştir:

“Bu Rum makulesi kimesneler (yani Fener Rum Patrikleri) rahat durmazlar. Ben camimi tepelerine yaptırayım ki ne zaman kafalarını kaldırsalar beni tepelerinde duruyor görsünler ki rahat dursunlar.”

İşte müteyakkız olmak budur. O Yavuz’dur ki “Milletimde ihtilâf u tefrika endîşesi/ Kuşe-i kabrimde hatta bî karar eyler beni”buyurmuş. Onların uyanıklığı ve gayreti olmasaydı, çoktan bu yurtlar bizim için masal olurdu…

***

Şu anda bu ülkenin birçok yerinde kiliseler var ve oralarda her saat başı hem çanlar çalıyor hem de âyinler yapılıyor.

Bu ülkenin ekser halkı gibi ben dahi onların bir kılına zarar gelsin istemem. Avrupa, insanlık ve tolerans denilen şeyi bilmezken, ben sayısız dinlerin mensuplarını bir arada hem de İslam hukukunun geniş hükmü altında yaşatmışım.

Onuncu Yüzyılda İslam Medeniyeti, adlı eserin yazarı Adam Mezz’in dediği gibi, eğer İslam’ın dağıldığı alanlarda bugün hala büyük miktarda gayrı müslim yaşıyorsa bu, tamamen İslam’ın ve Müslümanların diğer din mensuplarına gösterdiği toleransın eseridir. Eğer tersi olsaydı, yani hâkim olanlar Hıristiyanlar ve azınlıktakiler de Müslümanlar olsaydı, şimdi o topraklarda tek Müslüman bulunmazdı, diyor…

Ben ne Hıristiyan ne Museviye ne de herhangi bir din mensubunun kendi dininin gereklerini yapmasına karşıyım. Aksine, orada öylece mazlum mazlum duran Ayasofya için, defalarca, şunu yazmışım: “Bu mabed, Allah’a adanmış bir mabeddir. Her iki dine de hizmet etmiştir. Eğer orada namaz kılınmasına fırsat verilmiyorsa, bari âyin yapılmasına fırsat verilsin.”

Şimdi de aynı kanaatteyim. Pekâlâ, Cuma günü orada namaz kılınabileceği gibi Pazar günü de âyin yapılabilir. O fresklerin üstü otomatik sistemlerle Cuma saatinde kapanabilir.

Bu ülkede, ‘laikçi’ ulusalcılardan başka hiç kimse dinlerden ve dindarlardan rahatsız olmaz. Onlar da zaten Batı’nın içimizdeki karakol bekçileridirler. Aksiyle görünseler bile… Çünkü İslam’a düşmanlıkta Batılılardan bile daha ileridirler…

Ben Müslüman bir insanım. Beni, bireysel anlamda birinci derece bağlayacak Kur’an ahkâmıdır. Madem ki Kur’an her bir insana kendi dininin gereğini icra etme serbestliği vermiş –tabii belli kuralları var ki o kurallar da devletin koyduğu esaslara uyma zorunluluğudur- ben dahi ona taraftarım. İstedikleri gibi âyin yapabilirler ve yapma hakları vardır.

Ama sembollerin ihyasına izin veremezsiniz. Getirin bana Kanuni döneminin ihtişam ve gücünü, Fatih ve Yavuz döneminin saltanatını ben onlara yeni Sümela yapmalarına bile izin vereyim! Sen her gün ve her vesile ile altımı oyacaksın, ben yine de sana karşı tedbir almayacağım. Bu ahmaklığı nasıl beklersiniz bizden?

Daha dün, adamlar beni boğmak ve bu topraklardan atmak için yedi düvel ile birleşip üstüme gelmişler,

Daha dün benim topraklarım olan Doğu Avrupa ve Balkan’larda bana ait tek eser bırakmamışlar,

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran zatın doğduğu şehri bile sana çok görmüşler, sen oturmuş hikâye anlatıyorsun. Yok, âyin yapmanın ne zararı varmış. Sanki âyine karşı çıkan var gibi. Saftirozluğun daniskası!

Siz saf olabilirsiniz, ama millet uyanık olmak zorunda. Milleti uyanık tutmak da bizim gibilerin vazifesi. Ne demişti Churchill Lozan’da “kapitülasyonları kabul edemeyiz” diyen İsmet Paşa’ya:

“Tıpış tıpış edeceksiniz. Bu savaşı niçin yaptık sanıyorsunuz? Beyler ya kapitülasyonları kabul edeceksiniz, ya da sizi geldiğiniz Asya’nın tozlu yollarına yeniden gönderceğiz!” (S. Lemi Merey’in üç ciltlik Lozan tutanaklarını alın da bir okuyun!)

(Buralarda kaldığımıza göre, demek ki hegemonyalarını kabul etmişiz! O da ayrı bir yara ya!)

Ben bunu niye unutayım? Onlar, Trabzon’un fetih gününü unutuyorlar mı?

Hatırlayın, Lozan’ın birinci devresinde hiçbir şeyi kabul etmeyen İtilafçılar, ikinci devrede her şeyi bir çırpıda kabul etmişlerdi.

“Ne oldu ki o arada böyle oldu?” diye merak etmez misiniz?

Bu milletin nasıl bu hale geldiğini anlamak için, bu kritik soruya doğru cevabı bulmamız gerekiyor. Onun için de Lozan maddelerini, Sevr maddeleri ile karşılaştırmanız yeter. O zaman görürsünüz, Sevr’i yırtmış mıyız, tasdik mi etmişiz…

Bütün onlar, hegemonyalarını kabul etmemiz içindi. Ya kabul edecektik ya da bizi buralardan süpüreceklerdi…

Endülüs, 750 yıl sonra temizlendi(!) Şimdi orada ne bir cami, ne bir kervansaray, ne bir han, ne bir hamam var.

İstanbul’daki varlığımız 500 yıllık bir mesele. Siz sanıyorsunuz ki, onlar medeni oldular ve içlerindeki kinden vazgeçtiler.

Hele bir zaafa düşün, bakın nasıl üzerinize çöküvermişler.

O zaman anlarsınız, Sümela’da âyine izin vermek neymiş, dünyanın üçte ikisi ellerinde bulunurken illa da gelip Heybeliada’da Ruhban Okulu’nu açmak neymiş.

Demokrasiden, hukuktan, açılımdan yana olmak başkadır ülkenin bekası için uyanık davranmak başkadır.

Haa merak etmeyin, bu saflıklar artarak devam ederse zaten ne demek istediğimi görürsünüz.

Allah korusun!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir