Hangi İnsanı Nasıl Eğitmeli?

Eğitim, Türkiye cumhuriyeti devletinin çözemediği bir temel problem.

Şuradan da belli ki, milli eğitim bakanlarının sayısı kurulan kabile sayısından bile fazla. Ya becerememişler, ya da daha doğrusu zaten temelden yanlış olan bir sistemin başarısızlığının kurbanı olmuşlardır.

Ben ikinci şıkkın daha doğru olduğu kanaatindeyim.

O yüzden de geçtiğimiz Pazar, Zekeriya Erdim başkanlığındaki Marmara Eğitim Gönüllüleri Derneği’nin Topkapı Eresin otelde düzenlediği ‘Hangi insan’, ‘Nasıl Eğitim’ başlıklı arama konferansına katılmayı bir vazife bildim.

Ciddi bir katılım vardı. Konuşmaları dinledim. Güzel şeyler söylüyorlardı fakat bir türlü ‘hah işte bu!’ diyebileceğim bir izah gelmiyordu. Çünkü hep aynı çerçevede dolaşılıp duruluyordu:

İnsan şöyle iyidir, insan böyle iyidir. İnsan kürerrem bir varlıktır vs. vs.

 Sonra “neden insanı mükerrem kabul ediyorsunuz ki, o fesatçı, bozguncu, aşağılık bir mahlûktur. Oradan başlasak işe, daha iyi olmaz mı” diyecek oldum, sözü ağzıma tıkadılar. Özür dilememi isteyenler bile oldu. Kendilerine hakaret ettiğimi sandılar. Diledim ve sustum. Katılımcıların içinde bir kaymakam da vardı, ikinci turdaki konuşmamı dinlememek için toplantının ikinci yarısına katılmadı.

Vay efendim Allahın yarattığı kutsal varlığa dil uzatıyormuşum. İnsan bu kadar mükerremse alemin bu rezilliği ne diyemedim, demedim.

Demedim bu kadar güzel dine, şu muhteşem Kurana ve rehber-i küll olan Peygamber-i zîşaâna (asv) rağmen neden bu haldesiniz. Neden toplumsal yaşantımız berbat, ahlakımız rezil, insanımız agresif, ailelerimizin içi huzursuz? Neden insanlık ailesinin  medeniyetten en uzak ve cahil kesimini bizler oluşturuyoruz? Kimse şunu sormuyor:

– İnsan bu kadar mükerremse bu zulüm ve cinayetleri, bu haksızlık ve adaletsizlikleri ecinni takımım mı işliyor?

Yeryüzü hiçbir dönemde bu kadar okur yazar görmedi. Bu kadar bilgi birikimi yeryüzünde hiçbir zaman olmadı. Ama işte görüyorsunuz, insanlık zulümde zirve yapmış durumda. Elbette bunun yegâne sebebi eğitimdir. Biz tabiaten bozguncu ve kan dökücü olan varlığı sapık eğitim usulleriyle daha da bir canavarlaştırıyor ve düşünebilen azgın bir hayvana ihkılap ettiriyoruz.

Evet, teorik olarak her insan “mükerrem” olmaya adaydır. Çünkü iman ile aşılandığında Ademiyet mertebesine çıkabilen tek varlıktır insan. Ama bu varlığın ham maddesi daha çok zulme ve bozulmaya yatkındır. Onu ancak iman ve ahlak ile yüceltebilirsiniz. Akif’in dediği gibi “Ne vicdandır veren ahlaka üstünlük ne irfandır / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır”

Bizim medeniyetimiz iman üzerine kuruludur ve imanlı insanı ‘mükerrem’ –saygıya değer- kabul eder. Bu yaklaşım da ‘biz beni âdemi mükerrem kıldık’ (İsra, 70) ayeti ile, “her doğan ‘islam’ fıtratı üzerine doğar” hadis-i şerifinden hayat buluyor.

Ancak bu yaklaşımın zaman içinde kazandığı biçim, başlangıçtaki algısından çok uzaklaşmıştır. Çünkü  ‘islam fıtratı’ ifadesiyle Müslümanlığın; ‘beni âdem’ ifadesiyle de ‘insan’ın kast edildiği zannedilmiştir…

Oysa, ne ‘islam fıtratı’ üzerine doğmak, ‘Müslüman doğmak’ anlamına gelir, ne de her insan aynı zamanda ‘beni âdem’dir! Adem olmayan insan da mükerrem değildir!

‘İslam fıtrat’ından murat  ‘kabil’ (=verileni almaya uygun; istenildiği şekilde eğitilmeye müsait; uyumlu) olan yapıdır.

Yani insan ‘nötür’ doğar.  Ne âlimdir ne cahildir. Ne mümindir ne kâfirdir. Ne dinlidir ne dinsizdir. Ne Türk’tür ne Kürt’tür. Ne korkaktır ne cesurdur. Siz onu nasıl kodlar, formatlar veya hangi işletim sistemini ona yüklerseniz o da o sistem altında çalışır, işler, karar verir veya kendine ona göre bir bir dünya görüşü edinir.   ‘Fıtrat’ hadisinin devamında denildiği gibi (Her doğan ‘islam’ fıtratı üzerine doğar. Sonra onu anne babası Mecusi, Hıristiyan veya Yahudi yapar)… Elbette kalıtsal ve yapısal farklılıklar vardır. Ama bu farklılıklar, sadece hız ve kalitesini etkiler iman ve ahlakını değil. Düşünce ve yaşam biçimini değil…

Doğrudur, bizim medeniyetimiz, ‘kamil insan’ üretmeyi amaçlamıştır. Amacını da doğru koymuştur. Çünkü Kuran’ın, asıl amacı, şu ‘insan’denilen ‘hayvan-ı natık’ı, ‘âdem’ mertebesine çıkarmaktır. Bu açıdan diyebiliriz ki, bizim medeniyetimiz, maksadını doğru koymuştur. Ancak ‘islam fıtratı’ndan maksadın ‘İslam dini’ olduğunu varsayarak, eğitimde usul ve metot bakımından yanlış bir mecraya girmiştir.

Bunun neticesinde de ‘islam insanı’,  ‘iyi’‘uyumlu’ ama üretmede ve kâinat ile ilişkilerinde pasif; etliye sütlüye karışmayan, bir lokma bir hırkaya fit olmuş, garibanlığı takva bilmiş, etken olmaktan çok edilgen bir varlık haline gelmiştir. Eşya üzerindeki her türlü tasarruf ve çabayı,  ‘Allah’ın işine karışmak’ gibi edepsizlik(!) sanmıştır.

Böylece de pratikte, eşyayı kendinden daha yüksek mertebeye çıkarmıştır. Hâlbuki Kur’an, her şeyin insana musahhar kılındığını; yani kâinatın ve içindekilerin insanın istifadesine sunulduğunu ifade etmektedir.

İşte İslami usul eğitimde, ıskaladığımız hakikat budur!

Batı ise, -özellikle aydınlanma çağı denilen dönemden sonra- insanı doğru kavramış olmaktan değil fakat ‘tanrı tanımazlığın’ verdiği bir cesaret küstahlıkla eşyayı öyle tiftikleyip hallaç pamuğu gibi attı ki, sonunda biz bile dini metinlerimizi onların bulup tespit ettikleri bilim ile izah edebilir olduk.

Evet ‘ilim’ islamın eseridir fakat bilimi ‘batı’ geliştirdi. İnsanın kâinat içindeki yerini doğru tespit edemeseler de insanın eşya karşısındaki yerini bizden daha doğru belirlediler. Eşyayı kutsamadılar. Aksine, onu insanlığın hizmetine sunmak için çareler aradılar ve hem de buldular.

İlk İslam mütefekkirlerinin eşya karşısındaki tavırları da aynıydı. Hem ‘islam fıtratı’ ndan maksadın ne olduğunu biliyorlardı hem de eşyaya –yani âleme- ondan yararlanılacak bir oyun hamuru gibi algılıyorlardı. O yüzden de önce bilimi sonra da İslam medeniyetini üretebildiler.

 Ama sonra gelenler, hikmeti bilgiye tercih ettiler. Evet, hikmet gerekliydi, insan denilen varlığın âdemiyet mertebesine çıkarılması için. Ama bilgi olmadan da hikmet topaldı. O yüzden de bilimde ve medeniyette önde olduğumuz halde arkadan gelenler bizi geçip gitti. Hikmet kuşu bizde kaldı ama bilim ankâsı bizi terk edip gitti. Gidip Batı’nin saçağına kondu.

Hikmetsiz bilgi onları azgınlaştırdı. Bilimi,  Yaratıcıya varmanın vasıtası kılacaklarına, onu Yaratıcıyı yok sayma gerekçesi yaptılar. Ve insan ‘değişebilen hayvan’‘ekonomik bir varlık’ halini aldı. Eğitim, öyle bir insanı üretmek üzere yeniden kurgulandı.

19. yüzyıldan itibaren batıdan başlayarak, pozitivist düşüncenin, tüm dünyayı kaplamasıyla o tür eğitim tüm insanlığın baş belası oldu. Seküler eğitim adı altında insan, yaratıcısından koparıldı. Varlığı ve ortaya çıkışı, tesadüflere bırakıldı. Darwin’in kendisi tarafından bile tam benimsenmemiş teorisi esas kabul edilerek insan, ‘Âdem’ olmak yerine ‘adem’ olacak şekilde eğitilmeye başlandı.

İşte eğitim konusunda asıl çözülmesi gereken dert bu iken, biz hala hayretle, bu eğitim düzeni neden kamil insan üretmiyor diye yırtınıyoruz. Modern (seküler) eğitim metotlarının hiç biri, bizim medeniyetimizin,  ‘insan’a yüklediği misyonu onda var etmeye, onu bir ‘âdem’ yapmaya yetmiyor.

Evet her insan ‘âdem’ değildir. Fakat  Âdem’e, insan ile varılır. Çünkü  ‘iman aşısı ile aşılanmış’ insana ‘Âdem’ denir. Yoksa alelade insan Kur’an’ın ifadesiyle, kan dökücü, bozguncu, hayin, zayıf, dönek, dayanıksız, nankör… bir varlıktır.

İşte  ‘eğitim’, bu ham sakız ağacından ‘fıstık ağacı’ var etme çabasıdır.

Dolayısıyla, eğitimcilerin önce insanın ne olduğunu iyi bilmeleri gerekiyor ki onu niçin ve nasıl eğitmek gerektiğini bilebilsinler. Çünkü bu insan denilen çekirdeğin, bir dalı firavniyyete uzanırken öbür dalı ademiyet ve nübüvvet meyvesine dönüşüyor. İnsan cevheri, kendi haline bırakıldığında;  maddi manevi bir rehber eliyle ve kasden hayra yöneltilmediğinde -tıpkı kendi haline bırakılan toprak (bağın dağ olması) gibi- bozula, maksadından taşan bir varlıktan ibarettir.

Nitekim Kur’an bu yönüyle onu hiç ‘iyi’ olarak anmaz. Fakat o, inbisat edip Adem mertebesine varınca, bu seferde onu hep iyilikle anar… İşte eğitimcinin temel vazifesi, şu basit çekirdeği işletip ondan ‘Yaratıcıya muhatap’ muazzez ve mükerrem bir varlık çıkarmasıdır.

Eğitim budur!

Öğretmek ise daha farklıdır. Öğretmek insanı yüceltmez. Bilgiyi beceriyi arttırır ama yüceltmez. Kuran bilgi edindiği halde kendisini ‘âdem’liğe doğru evirememiş insanı ‘kitap yüklü eşek’e benzetir. Nitekim Bediuzzaman da, iman ile kendisini ‘âdem’ mertebesine taşımamış, salt ‘nesnas’ mertebesinde kalmış ‘kafir’, ‘insanlığın, insan aklı gerektiren hizmetlerini görmek üzere var edilmiş bir tür hayvan’ diye niteler. (17 Lema, Altıncı nota). Nasıl ki Cenab-ı Hak, insanlığa hizmet olsun diye arı eliyle balı, ipek böceği eliyle ipeği, koyun keçi ve inek eliyle sütü ve eti insana armağan etmişse, aynı şekilde, insanların şu munnid münkir taifesini de, insanlığın ‘insan aklı gerektiren’ hizmetlerini görmek üzere var etmiştir denilebilir.

Öyleyse, bu hakikatlerin bize telkin ettiği çerçevede diyebiliriz ki, mevcut eğitim tarzımız tepeden tırnağa değiştirilmesi gerekiyor.

Çünkü mevcut eğitimimizin üretmeyi amaçladığı insan tipi ile bizim medeniyetimizin ihtiyaç duyduğu insan tipi taban tabana birbiriyle zıttır.

Şayet Türkiye kendisine özgü bir medeniyet var etmek istiyorsa –ki buna mecburdur-  üretebilen, kutsala saygılı kendi insan tipini inşa etmelidir. Bu da eğitimle olur. Mevcut eğitim biçimimiz, batının sömürgeci yaklaşımlarını destekleyecek insan tipidir. Sevr ve Lozan ile bize dayatılan asıl ‘dayatma’ bu ‘insan tipi’dir. O tip de ne Türktür ne Müslümandır. Bakmayın okullarda her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” andının tekrar edilip durduğuna. O bir kamuflajdan ibarettir.

Türkiye’nin asıl yapması gereken budur. Kendi insan tipini mutlaka yeniden tarif etmeli ve eğitim usülünü ona göre kurmalıdır. Bunu yapmadığı takdirde, ‘mevcudu şöyle mi değiştirelim, böyle mi ikmal edelim’ hay huyları içinde geçen koca bir eğitim döneminde 12 yıl okutmamıza rağmen on abir yabancı odili konuşmayı bile öğretemeden bir tüketici mahluk üretmekten öteye gidemeyiz…

Tabii ki eğitim için söylenecekler sadece bunlar değil. Benim maksadım, merdivenin hangi duvara dayatılması gerektiğini gösterme çabasıdır. Ben diyorum ki mevcut eğitim sistemini ıslah etmekle vakit öldürmeyelim. Askeri eğitim de dahil –belki önce onunla başlamak lazım çünkü bizde seküler eğitim oradan başlatıldı ilk- bütün eğitim usullerimizi defaten değiştirip yeni bir sistem var etmek zorundayız.

Fıtratı ıskalamayan ama aynı zamanda âdem yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir