Hepimizin İçinde Bir ‘Haccac’ Vardır!

Okuyucularımın beni sıkça eleştirdikleri bir konu var:

Diyorlar ki “Sen bir gün hükümete çatıyorsun ertesi gün övüyorsun. Bu bir tutarsızlık değil mi?”

Her meseleye bir harf üzerinden bakmaya alışmış olanlar için evet, bu bir tutarsızlıktır. Ben ise meseleye şöyle bakıyorum:

Bu milletin geleceği söz konusu olduğunda ümitvarım, pembe hayaller kuruyorum. Çünkü elimde ümitvar olmamı gerektirecek kanıtlar, deliller, ümitler, temenniler ve dualar var. Eğer vaktinden önce bir kıyamet kopmazsa veya Müslümanlar, bütün bütün rahmetten mahrum kalmalarına yol açacak ahmaklıklar yapmazsa, İslam yeniden ayağa kalkacak ve bu da bu milletin öncülüğü ile olacak!

Bunu ne ırkî hassasiyetle ne de -esasında bir ırk adı da olmayan- Türk kelimesini diğerlerinin üstüne çıkarmak için söylüyorum. Tamamen iktiza-i halin gerekçesiyle söylüyorum. Zaten 2016’dan sonrasını görenler yahut 2020’li yıllara ulaşanlar söylediklerimin hakikat olduğunu yaşayacaklar inşallah.

Dolayısıyla, bugün yaşanmakta olan (mesela, Türk derin devletini, derin bir çeteye dönüştüren zındıka komitesinin içimizdeki uzantısı olan örgütün (Ergenekon) yakayı ele vermesi gibi, rejimin devamını halkın varlığından daha kutsal addeden kurumlara çeki düzen verilmesi gibi, referandum gibi, mesela, sivil siyasetin önündeki takozların kaldırılması amacıyla başlatılmış sivil açılımların devamını sağlamak babından AKP’nin üçüncü bir kere daha iktidar olması gibi) bir takım gelişmelere baktığımda umuda kapılıyor ve o gelişmeleri ve müsebbiplerini alkışlıyorum. Bu alkışlardan AK Parti nasip alıyorsa ben bir şey yapamam.

Çünkü ben onu, ümmetin istikbali adına alkışlıyorum. O istikbal ki ben, onun; ancak gerçek bir hürriyet ve serbestliğin Müslümanlar arasında yaygınlaşmasıyla mümkün olacağına inanıyorum. İslam ve Müslümanlar tam ve samimi bir hürriyet ve demokrasi fikrine varmadan vaad edilen istikbal zuhur etmez. Onun zuhuru için önce inananların ‘hürriyet-i meşrua’ ile dolmaları gerekiyor. Sonra kurum ve kuruluşlarımız, yani cemaat ve diyanet teşkilatı dâhil, tüm tüzel ve manevi kişiliklerin, istibdat fikrinden ve saklı uygulamalarından kurtulmaları gerekiyor. Bu nedenle, benim açımdan o istikbalin mukaddimesi sayılabilecek her gelişmeyi alkışlıyorum. Kimden gelirse gelsin ve kim sebep olursa olsun… Arap baharını getirecek şu kalkışmaları da yüzden alkışladım ve alkışlıyorum.

Biz içimizdeki despotları alaşağı etmeden, mütegallibe güçlerin gelip bizim topraklarımıza şekil vermelerini önleyemeyiz. Önce bizi birbirimize düşürüyorlar, sonra gelip bizi ayırmak için elimizde avucumuzda ne varsa alıp gidiyorlar. O yüzden, ben aynen şöyle düşünüyorum: Hakiki bir hürriyet ve demokrasiye ulaşmak için Müslümanlar yarı nüfuslarını harcasalar yine de değer.

Tabii ki despotluk illa krallıklarda olmaz. Bu coğrafya, nice seçilmiş sadist despotlar tanıdı. Ama yazık ki İslam’ın kalbi olan şehirler hala krallıkla idare ediliyor. İşte Suud krallığı! Çok mu lazım, çok mu adil? Orada olaylar yoksa masum mu sayılıyorlar. Halkı çok mu memnun? Yahut Suriye’de halk isyan ediyor diye, siz Beşşar’ı diğerlerinden daha mı zalim sanıyorsunuz? Değil değil! Hepimizin içinde bir Haccac var! Hele ki fırsat düşmesin. Çünkü Emevilik ile birlikte içimize istibdat muhabbeti yerleşti ve bir daha da çıkmadı. Sıradan insanlarımıza sorun, size söyleyecekleri en nihayi çözüm “sallandırın bir kaçını bakın nasıl ortalık süt liman olacak” şeklinde olacaktır.

Kimse demez ki ‘insanları rahat bırakalım, hürriyet-i meşrûayı verelim de insanlar yaşamaktan keyf alsınlar!” Yok. İlla insanları zorla bir hal içinde tutacağız! Bu da güya İslam oluyor!

Ben ‘insanların münafıklık yapma ihtiyacı duymadıkları’ bir ‘rejim’in peşindeyim. Batıda bu var. Gerçi oralarda da istibdat grupları oluşmaya başlamış. Batıda birçok aydın, azgın Ermeni örgütlerinden ve fanatik Siyonistlerden çekindiği için, artık fikrini aleni söyleyemez olmuş. Bu tür olayların artması, gösteriyor ki Batı yeniden ortaçağ olmaya yönelmiş. Bunu da not edebilirsiniz!

İnsanlar, kendileri olamadılar mı ‘dalkavuğu’ oynarlar. O da taklidi getirir. Taklit insanı batırır ve medeniyetleri zir u zeber eder. İslam’ın azametli dinamizmini yok eden, büyük ve parlak bir başlangıçtan sonra derin bir karanlığa yuvarlanmasına sebep olan istibdattır. O istibdat ki sonunda İslam toplumunda yaşama sevincini ve hayat dinamizmini yok etmiştir. Bediuzzaman hazretleri, Mutezile, Cebriye, Kaderiyegibi insanın eşya karşısındaki duruşunu tepe taklak eden ekollerin, istibdadın eseri olduğunu söyler. Ben ona Şii gelenek içinde yer alan masum imam fikrini ve diğer fırka-i dalleyi de ekliyorum. Sapık yolların önündeki bendi yıkan istibdattır ki insanlar o istibdattan kaçarken o sapık yollara düşmüşler. Adaletsizlik öfkeyi, öfke de tedhişi doğurduğu gibi. Siz adaletin önünü tıkamazsanız, insanlar da şiddete başvurmazlar. Ermeni ayaklanmalarının ve onun suret değiştirmiş bir devamı olan PKK dehşetinin hayat bulması dahi o nedenledir.

Dolayısıyla, bireyin önünün açılmasına hizmet eden her gelişmeyi millet namına alkışlıyorum.

***

TAHAMMÜL EDEMEDİKLERİM

Sonra dönüyorum gündelik hayata bakıyorum ve görüyorum ki, bir yığın problemimiz var; bir dokunuşla çözülecek, çözülmüyor. O zaman da zıvanadan çıkıp baltayı indiriyorum. Çünkü;

* Müslüman’ın güvenilmez olmasına tahammül edemiyorum.

* İktidar olanların kayırmacılık yapmasına tahammül edemiyorum.

* Millete başka söyleyen kendi başka yapan dindarlara tahammül edemiyorum.

* Birilerinin milletin malını mülkünü rızayı ilahi adı altında toplayıp sonra da özel serveti haline getirmesine tahammül edemiyorum.

* Sırf siyaset yaptığı ve hiçbir şey üretmediği halde üç beş yıl içinde zenginleşip, sonra da bizim mahallemizi terk edip giden Müslümanlara tahammül edemiyorum.

* Gidip, kuşların bile girmesine fırsat vermedikleri etrafı çitlerle, surlarla, kameralarla çevrili tamamen tecrit edilmiş saklı/yalancı cennetlerinde yaşayan; o cennette yaşamanın getirdiği yeknesaklık nedeniyle sonunda ‘yasak meyveyi’ tatmaya yönelen, kafelerde kahve fincanı içinde votka içen gümüş yüzüklü çocuklarına ne yapacaklarını bilemez hale gelmiş muhafazakârlara tahammül edemiyorum.

* Düne kadar aynı yağmurun altında ıslanıp birlikte yürüdüğümüz adamların nasıl edindiklerine aklımızın ermediği cipleri ile yanımızdan geçerken üstümüze çamur sıçratmalarına tahammül edemiyorum…

* Her şey kendi inisiyatifi altında olduğu halde, yakınan ve çamuru başkasına atan yöneticilere/belediye başkanlarına ve bürokratlara tahammül edemiyorum.

* İş için kıvranan bir adama illa da ‘git teşkilattan referans al gel” denmesine tahammül edemiyorum.

Şimdi siz bu iki alanı birbirine karıştırıyorsanız ve önceki çabaları yani milletin önünün açılmasına hizmet eden çabaları alkışlarken, son aktardığım hallere karşı tepki koymama şaşırıyorsanız, yani birinciyi iktidara yalakalık, ikinciyi hükümete eleştiri görüyorsanız; yani “iktidarın her hali desteklememi” bekliyorsanız emin olabilirsiniz siz de “tahammül edemediklerim” arasındasınız.

BEN BÖYLE SINAV UYGULAMASININ DA…

Geçen Pazar günü, TÜYAP’’a gittim, imza günüm vardı. Aynı gün KPDS sınavına girdim.

Bir gün öncesinden şöyle plan yapmıştım: Sınava gireceğim, oradan da apar topar ta bilem nerenin dibinde olan TÜYAP’a gideceğim.

Sabah yanıma çantamı aldım. Tam kapıdan çıkıyorken, İTÜ’de okuyan yeğenim –bende kalıyor- “hayırdır amca sınava gitmiyor musun?”dedi.

-“Gideceğim, oradan da TÜYAP’a geçeceğim!

Şaşırdı. Amca sınav kâğıdını okumadın mı? Bu şekilde seni sınav binasına bile yaklaştırmazlar.  Kâğıdı çıkardım baktım. İnanın becerebilseydim ağız dolusu küfredecektim. Çünkü sınavı yapanların söyledikleri şuydu: Siz hain hırsızlarsınız. Size güvenmiyoruz. Üstünüzde don gömlek bile istemiyoruz!

Ulan benim elimdeki alyansla ne zorunuz var be kardeşim. Vallahi Stalin döneminde bile böyle bir uygulama olmamıştır. Yazıklar olsun o sınava müsaade edenlere, yuh olsun böyle bir sınav sonucunda elde edilecek olana tamah edip o sınava giren bizlere! Bu kafa yapısı, babamın da olsa yuh olsun ona!

Çantayı, telefonu, anahtarlığı, cüzdanı, yüzüğü -hatta eğer olsaymış akbili bile bırakıp gitmem gerekiyormuş- bıraktım ve gittim. Sonra iş bittikten sonra yine eve geldim. Allahtan evde annem var da kapıyı açtırdım. Ve saat 13.30. Saat 12.00’de başlayacağı duyurulmuş imza törenine ulaşmak için yola koyuldum. Avcılara kadar metrobüs sayesinde hızlı gittim. (Bir saat 15 dakika zaman aldı.) Ama ana yolda trafik ana baba günü. Metrobüstekiler gidiyor. Diğerleri bakıyor. Yanda kalanın canı çıksın. Esasında bu anlayış her yerde var. Sana oy verenler iyi, diğerlerini canı çıksın, senden olanlar baş tacı, karşı olanların canı çıksın. Bu tuhaf mantığın, yol hali de öyle oluyor işte. Halk metrobüse binmiş ya vatandaşın canı cehenneme!

Ne ise Avcılardan sonra bir taksiye biner giderim diye düşündüğüm için iyi dedik. Baktım yol berbat. “Boşuna taksiye para vermeyeyim” dedim ve bir Kumburgaz minibüsüne bindim. Allah Allah Allah…

Bu TÜYAP’ı getirip buraya yapanın da… Şehrin yarısı o tarafa aktığı halde, hala herkesi E-5’e mahkum eden zihniyetin de, sağdaki soldaki belediyelerin de belediyeciliğin de… ceddine rahmet okudum. Tabii ki sadece ben değil.

Bir büyükşehir belediye başkanı düşünün ki, bayramda bile ‘kendi aracınızla trafiğe çıkmayın canım!’ diye çözüm sunuyor. Kendisi yol yapacağına, metro ağlarıyla şehri rahatlatacağına, oturmuş ahkam kesiyor:

Yarın kar yağacak yola çıkmayın!

Yarın bayram, kendi aracınızı çıkarmayan.  Şöyle olacak böyle yapmayın, böyle olacak şöyle yapmayın.

Kardeşim sen padişah mısın hizmetkâr mı?

‘Kızmayacakmışım, zülfü yâre dokunurmuş!’ Benim halimin perişaniyyetini anlamayan yare de zülfüne de karalar düşsün inşallah!…

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir