Hicret, La’dan Kaçıp ‘İllallah’a Varmak

Hicret!

Her yürekte farklı bir mana ile varlığını sürdüren hicret!

Kimine göre bir yerden bir yere göçmektir o.  Kimine göre, zulmüne mani olamadığın yurdu terk etmektir. Kimine göre hakka varmak, kimine göre küfre sırtını dönmektir.

Ben onu ‘vazgeçebilmek’ olarak anlıyorum. ‘İllallah’a varmak için her şeyi  ‘lâ’da bırakıp gitmek!  Mevlana’nın dediği gibi “bulanmadan donmadan akmak”, Hakka varmak için!

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel. Bulanmadan donmadan akmak ne hoş”  demiş gerçek hicretin ne olduğunu bilen Mevlana hazretleri!

O da farkında ki mümin için hicret başlayıp bitmiş bir şey değil. Süreklidir. İblis’in tuzaklarından kurtulup nefsin hevasından kaçıp Rabbin rahmetine sığınmak!

İşte asıl hicret o.

İçindeki ‘masiva’dan vaz geçip ‘siva’ya varmak. Her an ‘kabe kavseyni ev edna’nın hazzına ermek için dünyayı ardına atmak. Ondan soyunup yaprak yaprak, gül gül goncaya ermek için.

İbrahim’in güvenli kollarından çıkıp Rabbin itimadına sığınmaktır Hacer gibi.

Ben hicreti hep Hacer validemizdeki teslimiyet sırrına erme bilmişim. Hicret, Hacer gibi olmayı denemektir çünkü. O ne teslimiyettir ya Rabbi.

Genç bir kadın, daha yürüme yaşına bile varmamış bir çocuk, birkaç günlük azık ve sonsuz bir kum deryası. Ve işte öyle bir ortamda bile Rabbine itimat etmektir hicret.

Hacer ve hicret aynı kökten gelirler. Esasında hicret, Hacer validemiz gibi itimat etmeyi kuşanmaktır…

***

Önde Cebrail, arkada İbrahim (as) ve onun arkasında sırtına sardığı küçücük İsmail’i ile günlerdir güneye doğru devam eden yolculuk sona erdiğinde, anne ve küçücük çocuk kendilerini Bekke vadisinin ıssız kum deryasında bulmuşlardı.

İbrahim (as) elindekilerini yere bıraktığında, Hacer validemiz umutsuz ürkek bakışlarıyla çevresine göz atmıştı:

“Burası mı Ey İbrahim! Bizi bura da mı bırakacaksın?”

İbrahim sessizdi. Bir yanda kendisi için ateşlere atılmayı göze aldığı Rabbi’nin emri, diğer yanda, ömrünün ahirinde kavuştuğu gözünün aydınlığı oğlu minnacık İsmail ve tabii annesi…

Sessizdi. Bir baba olarak tedirgindi ve fakat Cebrail de ısrarla onları burada bırakması gerektiğini söylüyordu.

Siz kendinizi bir dakika İbrahim’in yerine koyun. Ipıssız, susuz, gölgesiz bir kum deryasında biricik oğlunuzu ve genç karınızı bırakacaksınız! İşte hicret budur.

Ve sonra o annenin yerine oturun. Kuması onu istemediği için, eşi onu getirip bu kum deryasına bırakmıştı. Yanında üç günlük azık ve küçücük bir çocuk! Gölge yok, su yok ve can yoldaşı olacak bir Allah’ın kulu yok.

Ne yapardınız? Hacer validemiz, başı önüne eğilmiş ve mahcup bir hal ile sordu yaşı doksanlara varmış eşine:

-Ey İbrahim gerçekten rabbin mi sana emrediyor bizi burada bırakmanı?

İbrahim ses etmedi. Sadece usulca başını eğdi tasdik manasına.

Bir anda o minicik kadın dev oldu, azman oldu, başı göklere erdi ve ‘başı göğe değecek’ (miraca varacak)  Torununun – Hz. Muhammed Mustafa’nın (asv)-  anası olmaya layık olduğunu gösterdi ve şöyle dedi:

-Mademki Allah sana emrediyor, neden tereddüt ediyorsun Ya İbrahim. Korkma git. O bizi zayi etmeyecektir.

Allahuekber Şu itimada bakın! Şu güvene bakın, şu teslimiyete bakın, şu, her şeyi arkasına atıp Allaha varışa bakın!

İşte bu kadının etekleri etrafında dönüp dolaşıyoruz Kabe’yi tavaf ederken bir yönüyle de. Onun ayak izlerinde koşuşturuyoruz Safa ve Merve arasında. Susuzluktan dudakları çatlamış yavrusuna bir damla su bulmak için o tepeden o tepeye koşuşturup duran kadının ayak izlerine basarak yürüyoruz Hakka varmak için…

Ah onun hicretine erebilsek, ah onun kaçışının ve varışının sırına varabilsek!

Emindir yaşayacağına… Emindir Rabbinden ve onun varlığının koruyuculuğundan!  Açlık ne ki, tokluk ne ki, korku ne, sevinç ne?  Umutla koşuşturuyordu. Bu tepe senin o tepe benim. Biliyordu, inanıyordu su bulacağına. Rabbi onu burada bıraktırmışsa yaşatacaktı! Bu ne güzel teslimiyet!

Rabbin, kulunda sevdiği en güzel şey işte bu itimattır.

Yoksa herkes bir Yaratıcının var oluğunu bilir. Herkes kendince Allah’a inanır. Ama ona itimat etmek yok mu itimat etmek! Asıl mesele o! İman etmenin çok ötesinde bir merhaledir itimat etmek! Tevekkülün altındaki sır!

İsrail oğulları onu beceremedikleri için zillet ve meskenet vadisine atıldılar. Üzerlerine her gün menn ve selva indirildiği halde. Gözleriyle görüyorlardı, nimetin her gün tekrar ettiğini. Ama buna rağmen ‘ya yarın vermezse’ diye, bir önceki günkü paylarından bir kısmını saklıyorlardı. İtimat edemiyorlardı rablerine. O yüzden de aşağılandılar da zillete sürüklendiler.

Ama bakın Hacer validemize:

Ey İbrahim, Rabbin sana böyle emrettiyse neden tereddüt ediyorsun ki? demişti. Bırak bizi bu ekilmez, biçilmez, kuş uçmaz kervan geçmez kum denizine. Merak etme Rabbim zayi etmez bizi!

İşte bu bilinçtir ki İbrahim’in sulbünde saklı olan Nur-u Muhammidi’yi, Rabbim bu kadının sulbüne atmıştı. Sara validemiz, kendi eleriyle İbrahim’e hediye ettiği kuması Hacer’i çadırından kovarken kendisini nelerden mahrum ettiğini bilmiyordu.

Hacer olam, hergün yeni bir hicrete kuşanmak ne güzel. Her gün bir masivadan; nefsin melunesinden Rabbin rısazına ve itimadına koşmak ne hoş. Bu bilinçle öyle demişti Mevlana: “Her gün bir yerden göçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne hoş…”  Rabbin Rububuyetine razı olmak. Onun varlığı adına kendi hiç olmaklığını nefsine yedirebilmek!

İşte bu yüzden mümin her an hicret halindedir, daha doğruya, daha güzele… Daha ileri menzillere ulaşmak için sefer halindedir o hep. Bu bazen coğrafyadan coğrafyaya, iklimden iklime varıştır hicret, bazen iç âlemin bir menzilinden öteki menziline doğru halden hale varmaktır.

Her insanın içinde bitimsiz bir özleyiş, bir sıla hasreti vardır esasında. İstediğiniz her maksudunuza vardıktan sonra bile o hep içinizde bir yerde durmaktadır. Sürekli bir gurbet içinde sürekli bir sıla arayışı gibi bir sancı vardır yüreğinizde. O ana yurt özlemidir. Bu ruhun harekete geçtiği noktaya yeniden varış arzusu. Oraya varmadan müminin hicreti bitmez zira. O yüzden ‘hicret sürekli bir vazgeçiştir’ diyorum.

Fenadan bekaya, faniden Baki’ye, küfürden (karanlıktan) imana (aydınlığa) yürüyüş! Günah gayyasından mağfiret deryasına, kirli kentlerden, rejimlerden münevver, huzurlu şehirlere varış  yolculuğu.

Bir buçuk asır önce, kirli ve karanlık bir kenti ardında bırakıp nurlu Medine’ye yürüyen Resul’un (asv)o hicreti, her müminin içinde her gün yaşadığı sayısız hicretlerin mücessem örneğiydi ki, insanlık o yürüyüş sayesinde ‘La’dan ‘illallah’a vardı…

Selam o görklü nebiye, selam onu doğuran anaya, selam Kabe’nin eteğinde gömülü Hacer’e ki, o, muhteşem itimadıyla, İbrahim’in sulbündeki Muhammediyet nurunu kendi rahmine taşıdı.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir