İdam Cezası

İdam cezası içermeyen bir şeriat olabilir mi diye çok düşünmüşümdür.

Çünkü Bakara suresinin 178’ince ayeti -ki kısas ayeti diye bilinir- dikkatle okunduğunda, öldürülenin velisinin, karşı tarafı affetmesi de söz konusudur. Bu durum, “…öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse.” diye ifade edilir ve ardından “Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir.” buyurular.

Demek ki teorik olarak kısassız bir şeriat mümkündür. Ancak, öldürülenin ailesinin tatmin edilmesi şartıyla… Bu da ya aftır, ya da diyettir. Yani kısasın uygulanmayacağı ortamlarda devlet behemehal mağdurun yüreğindeki öfkeyi yatıştırmalı ki, kan davaları ve huzursuzluklar devam etmesin.

Peki idam ve kısası tanımayan mevcut hukuk sistemi böyle mi yapıyor?

***

Batılı seküler düşüncenin insanlığın başına sardığı şu ucube idamsız/kısassız hukuk sisteminın -aynı zamanda geçmiş yüzyıla damgasını vuran terörizmin besleyici unsurlarından biri- gerekçesi; “efendim idam/kısas gibi cezalar insanlık erdemine yakışmıyor!” olmuştur.

Bu gerekçe aslında ekser insanların gerçek manada ‘insan’ ismine liyakat kesbettiği bir ortamda geçerli olabilirdi. Yani insanlık, davranış ve ilişkileriyle muhayyel medeniyt-i fazıla mertebesine ulaşmış olsa idamsız bir yargı sistemi bir mana ifade edebilrdi. Fakat asıl maksadı nefsi şımartmak olan şu vahşi medeniyetin azgınlaştırdığı kuvve-i gadabiyye elinde zebun olmuş beşeri, bir de ölüm korkusundan azad edersek insanı kontrol etmenin mümkün olamayacağını bilemediler. Çünkü insanı tanımadılar. Asıl problemin onu Rabbinden koparmak olduğunu bilemediler. Şeraitte telkin edilmiş kısas ve idam cezasının, serkeş ruhları zapt etmenin en nihai mandalı olduğunu hesaba katmadılar. Muhayyel medeniyetlerinin buna kafi geleceğini sandılar. Halbu ki toplum, huzurunu o tehdide borçluydu.

Öyle olmasaydı, Kur’an kısas emrini hiç ‘ke-te-be’ fililiyle anar mıydı?  Kuran-ı Hakim, bir emri veya işi ‘ketebe’ (yazdı) fiiliyle anıyorsa, o emir veya iş, insan tabiatı için olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır. Oruç ve namaz gibi.

‘Kutibe aleykümu…’ (Size yazıldı). Demek ki kısas, tıpkı oruç gibi, tıpkı namaz gibi asla, ama asla vazgeçilebilir bir eylem değildir. Vazgeçildiği takdirde, insanlık ağır bedeller öder.

Elbette kısasın bir hukuk sistemi içinde uygulanması gerektiğini hatırlatmaya gerek yok. Biz işin özünden söz ediyoruz. Cinayet işleyenin, aynı akıbete mutlaka uğrayacağını bilmesinin caydırıcılığı açısından bakıyoruz.

Bu okunda son derece doyurucu ve etkin makaleler yazılmış. Ben burada, kısasın ve idam hükmünün, toplumsal huzur ve barışımızın sürdürülmesi açısından olmazsa olmaz bir ihtiyaç olduğuna dikkat çekmek istiyorum o kadar!

***

Türkiye’nin, eski zihni kodlarını ve postülalarını gözden geçirdiği şu hengâmede, hukukçuların da bu ülkede adliyenin ve adaletin haysiyetini onaracak yahut iade edecek şu mesele üzerinde artık biraz akıl yormaları gerektiğini hatırlatmak istiyorum.

Çünkü Türkiye, ne doğru dürüst ceza verebiliyor ne de verdiği cezayı tatbik edebiliyor. Açılm vesaireye karşı “Türkiye’yi aciz gösteriyorsunuz” diyorlarya asıl acz, hukukunu tatbik edememektir!…

Adaletini tatbik edemeyen bir devlet, terörün ve mafyanın elinde oyuncak olmaz mı? Türkiye yazık ki o haldedir. Biz, adalet sistemi en gevşek ülkelerin başında geliyouz. Türkiye Devleti, ne adliyesine hâkimdir, ne mahpushanesine! Ne mazlumuna sahip çıkabiliyor ne zalimi tam cezalandırabiliyor.

İşte görüyorsunuz, aylardır bir albayı hâkimin önüne çıkaramıyoruz. Buna karşılık, askeri mahkemeler istedikleri zaman alıp bir sivili askeri mahkemede yargılayabiliyorlar… (Neyse ki o maskaralık düzeltildi)

Bir milletin, güçlü ve adil bir hukuka sahip olması, güçlü bir devlete sahip olmasından daha şereflidir. Güçlü, astığı astık bir ordunuz olacağına, karşısına çıkan Fatih Sultan Mehmet bile olsa, ona sanık sandalyesini gösterecek kadar izzetli hâkimleriniz olsa, daha saygın bir millet olursunuz.

Hamaset ve ihtişamlı bir tarihi geçmiş, her daim onurlu olmanıza ve itibar görmenize yetmez. Fakat  insan onuruna yakışır bir adalet sistemi; vicdanları tatmin eden bir yargı, her daim, insanlık ailesi içinde büyük bir itibar ve saygı görmeye yetebilir.

Esasında güçlü devletin en belirgin sıfatı, güçlü bir adalettir. Canisini cezalandırmayı bilen, mağdurunu koruyan, haklı olan Georgu’un hakkını gasıp olan Osman’dan almasını beceren bir adalet sistemi, bir milleti tek başına şerefli kılmaya yeter.

Yazık ki bizde bir tek o yok!

***

İşte bakın bizim yargımıza ve yargıçlarımıza. Kanunları nasıl da siyasi emelleri doğrultusunda eğip büküyorlar. Ama aylardır bir askeri huzurlarına çıkarmayı beceremiyorlar. (Kanun adamlarına askeri brifing verildiği gün hukuk bitmişti. ‘E ne yapsalardı, yani.” dediğinizi duyuyorum. Haklısınız! E zaten o ‘ne yapalım efendim’ demelerle bu noktalara gelindi.)

Böyle aciz, her siyasi karardaaskerin gözünün içine bakan bir yargı ile hiçbir zaman adalet temin edemezsiniz. Adalet temin edilmediği takdirde de zulüm abad olur. Zulmün abad olduğu bir devlet, ‘tanrıya dayansa bile’ yıkılmaktan kurtulamaz, çünkü Allah zalimleri sevmez. Ve onlardan mutlaka mazlumların intikamını alır.

Zulmü sadece terör falan sanıyorsunuz. Hayır, o değil!  Terör bir ceza olmaktan çok, bir sonuçtur çünkü.

İşlediğiniz saklı cinayetlerin, karşılık bulmamış ahların, öyle veya böyle hakkı yendiği halde -başörtüsü onlardan biridir, sağcı iktidarları alaşağı etme alışkanlığı onlardan biridir, insanları uzun müddet dinlerinden mahrum etmek onlardan biridir, adil davranmamak onlardan biridir, fakirinize sahip çıkmamak onlardan biridir, milletin malını kendinize almak onlardan biridir, rejimin bekasını temin için halkı dinci/laik, Sünni/alevi, kürt/türk diye ayırt edip onları birbiriyle kırdırmak onlardan biridir- sesini çıkarmasına fırsat verilmeyenlerin yükselen ahları, arşın tavanına çarpıp dönünce, herkesin canını yakacak bir terör afetine dönüşür ve hayatınızı zehir eder.

İşte bizim yaşadığımız budur. Bütün bunların en altında ve en evvelinde adaletsizlik var.

Bakın şehit analarına. Yürekleri yangın yeri. Niçin? Adaletsizlikten kaynaklanmış bir terörün bastırılması için evladı kurban gitmiş de ondan!

Öbür tarafta aç ve bîlaç bırakıldığı için, daha itibarlı bir hayat yaşayacağını sanarak bir takım kötü niyetlilerin çağrısına kanıp dağa çıkan ve orada ölenlerin analarının yüreği de yangın yeri. O anne yavrusunun oraya çıkmasına razı değildi ki! Hâkimin askere hayır diyemediği bir ortamda o da oğluna laf geçiremedi.

Şimdi bu yarayı nasıl saracaksınız ve neyle saracaksınız. Elinizde tek merheminiz var. Adalet, Hürriyet ve Musavât!

Apo’nun başlangıçta MİT elemanı olması veya ‘çakma’ bir lider olduğunun açığa çıkması acıları sarmaya yetmez. “Aaaa Apo hainmiş, veya devletin adamı imiş.” gibi söylemler 40 bin insanın kan bedeli olamayacağı gibi şu acıyı izah de etmez… İzah etse bile bu acıların faturasını birinin ödemesi lazım! O kadar insanın kanı yerde dururken, huzur içinde yaşamazsınız çünkü! Kainatta geçerli Rahmani hukuk buna fırsat vermez.

Nitekim vermiyor. Bakın devletimiz bir isyancısını bile cezalandıramıyor. Çünkü adalet yok. Çünkü yargı sistemi siyasi emelere peşkeş çekilmiştir yıllar boyu. Çünkü suç işleyen yargılanamamıştır. Çünkü yıllarca darbecilere darbeciliği, hırsızlara hırsızlığı, siyasetçilere yolsuzluğu kar kalmıştır. Hangi hortumcu rezil oldu, hangi mağdur hakkını alabildi? Milletin elindeki üç beş kuruşu toplayıp kendi özel mülkü haline getirenlerin hangisi adalete hesap verdi?

Bir devletin aczini bundan daha iyi ne gösterir. Millet kendi devletini zalim bulurken elin adamı yakaladığı teröristi şartsız size teslim eder mi?

Tamam, ben size APO’yu asın demiyorum. APO’yu asmaya gücünüzün yetmediğini görüyorum…(O gün Apo’yu asmayacağını söz veren hükümetimizin ortaklarından Sayın Bahçeli’nin bugün açılım karşısındaki tutumunu da anlayamıyorum. Bu deli yürük o gün nerelerdeyd?! Niye o gün hem de mesele taze iken APO’yu alsalım diye diretmedi de şimdi açılıma karşı çıkıyor?)  Fakat şu bir gerçek; isyancısını bile cezalandıramayan bir devlet aciz bir devlettir! Eli kolu bağlı bir hukuktur! Asıl acz budur!

Mağdur edildiğini hisseden bir halkın insan onuruna yakışır bir hayat istiyor olması karşısında müsamahalı davranmak acz değildir. Bir devlet için acz, kendi halkından korkmaktır, hak talep edenleri potansiyel düşman görmektir, adaleti temin edememektir, gelirleri adil dağıtamamaktır. Acz, zalimini cezalandıramamaktır, cezayı tatbik ettirememektir, suçluyu hâkim huzuruna bile getirememektir. Bu açıdan Albay Çiçek’i tebrik ediyorum. Bakın devlete bile kafa tutacak yüreklilikte! Takmıyor savcıyı mavcıyı. Anlayanı sivri sinek sokar.

***

Devlet aciz olmaz, olmalalı. Bakın Çin’e! Dünyanın gözü önünde işlediği büyük bir katliam ve zulüm neticesinde ele geçirdiği mazlumları, jet süratiyle yargılayıp idam etti. İşin ucunun yüreğimize dokunuyor olması ayrı bir bahis. Yaptıklarını tasvip babından söylemiyorum. Devletin erkini kullanması açısından hatırlatıyorum.

Bugün Türkiye’de öyle cinayetler işleniyor ki, insanın tüyleri diken diken oluyor. İnsanın ilikleri donuyor. İşte gördünüz, küçücük bir hackerin başı taşla ezilerek öldürülüyor. Bunun gibi sayısız misaller görüyoruz her gün. Eğer adalet olsa ve adalet tecelli etse bu kadar canice cinayetler mi işlenirdi?

Hayır!

Türkiye ne yapıp edip adalet sistemini gözden geçirmeli ve idam hükmünün yeniden tatbik edilebilmesi için çareler aramalıdır!

Elbette bu konuda yazı yazacak donanımım yok. Ama adaletsiz bir ortamda yaşadığımızı anlamak için donanımlı olmak gerekmiyor. Zira bir tutam adalet, bin batman kuvvete müreccahtır. Tabii ki adalet ortamını sağlayan kılıçtır ama o kılıç adaletin emrinde olduğu takdirde. Adalet olmadığı zaman o kılıç, dönüp hak isteyenin başını uçuruyor maalesef.

Bizim yaşadığımız bu!

Bugün “Erdoğan Demirel yahut Özal Olma Ayırımında” başlıklı bir yazı yazacaktım. Ama adalet unsuru daima daha ağır basıyor gönlümde. O çocuğun başının öyle ezildiğini görünce bu konuya yazmaya karar verdim.

Elim değerse veya birileri yazmazsa onu da yazarız inşallah!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir