İhsanoğlu, Balyoz ve Gidişat

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çok eskilerden beri tanırım.

(Gaziantepli değil de Mardinli olsaydım, belki birlikte çalışacaktık! Mukadder olmayınca bahane çok olur malum)

“Nasıl bilirsiniz?” diye gıyabında sorulacak bir soruya vereceğim cevap, Sayın Kılıçdaroğlu’nunkinden farklı değil:

“İyi bir insandır”

İyi olmasına iyi de bu iyilik Cumhurbaşkanlığı makamı için bir anlam ifada eder mi?

İslam siyaset anlayışının köküne incir diktiren, bu liyakatsiz ‘iyilik’ anlayışıdır zira…

***

Yanılmıyorsam, İslam Tarihinde ilk defa kalifiye insan eksikliğinden şikâyet eden, Hz. Ömer’(ra) dir. “Kahtu’r-Rical, Kahtu’r-Rical” (Elimde devlet işlerini gördüreceğim insan yok, insan yok) deyip durmuştur.

Hâlbuki etrafında, daha dünyada iken, cennetle müjdelenmiş kuddusîler vardı.

Hâlbuki etrafında, her biri gökyüzündeki yıldızlar kıymetinde sahabeler vardı

Hâlbuki etrafında, can verirken bile kardeşini tercih edecek yücelikte fedakârlar vardı…

Hâlbuki etrafında, harama tenezzül etmeyen, hak etmedikleri bir ücreti almayan, kardeşlerinin çıkarını kendi çıkarlarına tercih eden yüzbinler vardı.

Çoğu da Resulahın (sav) tezgahından geçmişlerdi. “Hangisine uysanız, sizi hidayete, doğruya ve Hakka götürürlerdi!”

Ama Hz. Ömer, fethedilen yeni eyaletlere vali tayin edecek adam bulamıyordu. Bugünkü karşılıklarıyla kaymakam, emniyet müdürü, belediye başkanı, hakim, savcı, muhtar vs. olacak evsafta adam bulamamaktan yakınıyordu.

Evet, etrafındakilerin hepsi “iyi” idi ama o yine de adam yokluğundan yakınıyordu!

Hz. Ömer o sorunu tam aşamadı. O hep liyakati esas aldı; işin altından kalkabilecek insanları devlet işinde istihdam etmeye çalıştı.

Sonra bir dönem geldi. İslam ülkesi genişledi de genişledi. Fakat ‘iş yapabilecek’ eleman sayısı aynı oranda artmıyordu. Yenileri yetiştirilememişti. Hz. Osman (ra) da kendi içtihadıyla, “işete liyakat” yerine, “itimat edilebilirliği” (güvenilir olmayı) koydu. Başka şansı da yoktu.

Fakat bu içtihat, sonra iktidarın ayağına dolaştı ve o güzel insanların telef olmasına neden olan devasa fitnelerin zuhur etmesine neden oldu…

***

İmdi bir idarecinin, “işe ehil’ olan birini bulamaması durumunda, illa da birinin o makama getirilmesi gerektiğini biliyorsa ve tercihini de ‘iyi insan’ dan yana kullanıyorsa bu tebrik edilebilir bir şeydir!

Dolayısıyla, Sayın Kılıçdaroğlu ile Sayın Bahçeli’nin, Cumhurbaşkanlığını Ekmeleddin İhsanoğlu gibi namazlı niyazlı, Zemzem Towerlardan çıkmayan, ömrünü bilime olmasa bile bilimsel çalışmalara ayırmış bir insana teslim etmek istemeleri hakikaten takdire ve tebrike değerdir!

Demek ki onlar da anladılar, bu milletin gönlünde yer tutmak veya ondan aferin almak için İslam’a ve İslamiyet’e hadim olmak lazım. CHP liderinin bunu idrak etmesi vallahi büyük bir iştir ve alkışlanasıdır!

O yüzden bir kısım insanların bu kararı tiye almalarına ben anlam veremedim!

Peki, bu işin eleştirilebilir yanı yok mu?

Tabii ki var. Eleştiri de değil. Doğrusu ben biraz hayıflandım ve milliyetçiler ve sosyal demokratlar adına acıdım! O insanların düşürüldükleri şu hale acıdım!

Demek ki koca milliyetçi camia, sosyal demokrat kitle, Atatürkçü blok, çağdaş yaşamcılar, “devletin kurucusu” olmakla övünen bir parti, Sayın Tayyip Erdoğan’ın karşısına çıkabilecek bir aday bulamamışlar.

Muhakkak ki, ellerinde kıymetli adaylar vardır. Ve hem de vardır. Ama toplumun ona itibar etmeyeceğine inanarak, liyakati bir yana bırakıp, itimadı öne çıkarmışlar. İşte bu hale düşmüş olmalarına acıdım.

CHP ve MHP, bundan ısrar ederler ve halkın önüne İhsanoğlu ile çıkarlarsa, bir yığın Atatürkçü, Çağdaşçı, Laik Beyaz Türkün evine ateş düşer.  Çünkü baksanıza, dindarlığından yakındıkları Sayın Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak için, ondan daha ziyade dinin içinde bulunan Ekmeleddin İhsanoğlu’na sarılmışlar. Bu muhalefetin ne kadar ağır bir acz içinde olduğunu gösterir sadece!

Sayın İhsanoğlu’nun bu işi kabul etmesi de bir başka garabet! Sağ duyusunu ve aklını nasıl ikna etti bu iş için anlayamıyorum.

***

Türkiye Cumhuriyeti Devletine, cumhurbaşkanlığı yapmayı, BM’nin talimatlarının dışına çıkmayan -hatta bana göre nerede ise Batının Ön karakolu vazifesi gören- İslam Konferansı Teşkilatına başkanlık etmekle mi karıştırdı. Onu daha büyük bir şey görüp bunu da mı yapabilirim sandı acaba.

Hâlbuki Türkiye cumhuriyetini idare etmek, dünyanın diğer bütün halklarıyla, oyunlarıyla ve diplomatik kavgalarıyla baş edebilme mahareti gerektiriyor. Eskiden, müsabakalarda güreşçilerimiz hakemi de yenmek zorundalardı. Yani çok çok açık bir üstünlük elde etmedikleri takdirde bizim güreşçilerimiz hep mağlup sayılırdı.

Yakın bir zamana kadar diplomaside de Türkiye böyle idi. Hiçbir ‘masa’dan hakkını alarak kalkamazdı. Bakmayın siz, şu beş on yıldır Türkiye bir yerlerde varlık gösterebiliyor. Ve her seferinde de tüm dünya başına toplanım ona bedel ödetmek istemesine rağmen!

Sayın İhsanoğlu, ellerine tutuşturulan talimatları yerine getirmekle görevli bir kurumu idare etmekle, yedi düvel ile gizli açık mücadelesi devam eden, tarihi politik açıdan ciddi alacak verecek hesapları bulunan Koca Türk milletinin lideri olmayı bir sanıyor sanırım. Bu dahi, şu görev için ne kadar yetersiz olduğunu gösteriyor.

Bir İslam bilimleri alimi olabilir. Hem de öyledir. Ama Türk tarihini bilmeden, devlet geleneğini anlamadan, bu coğrafyada, iki bin yıldır muktedir olarak varlığını sürdürmenin iradî ve beşerî dengelerini kavramadan bu milleti idareye kalkışmak, bence cesaretin ötesinde bir iştir!  Müstemleke valiliği yapacak olsa ne ala! Onlar talimatla hareket ettikleri için, bir liyakatleri gerekmiyor.

Dolayısıyla eğer Ekmeleddin İhsanoğlu hakikaten İslam bilimlerine hizmetle geçmiş ömrünü böyle absürt bir işle kıymetsizleştirmek istemiyorsa, derhal istifa etmeli. Sayın Kılıçdaroğlu ile Bahçeli de kendilerine, hem tabanlarını memnun edecek, hem de işin başına gelince halka hizmet edebilecek birini bulsunlar.

Yazık ediyorlar şu “iyi” insana!

BALYOZ DAVASI

Anayasa Mahkemesi, Haklı bir gerekçe ile Balyoz davasını düşürdü ve tüm sanıkların tahliye edilmesine karar verdi.

Ben hukuktan anlamam ama sanırım, bir; dava ile ilgili sanıkların, dinlenilmesini talep etiği dönemin Genelkurmay Başkanı ile Kara Kuvvetleri komutanının dinlenilmemesi, İkincisi; sahte oldukları iddia edilmiş dijital delillerin, sahte olup olmadıkları araştırılmadan delil olarak kullanılmış olması… hususunu gerekçe göstererek yerel mahkemenin kararını bozmuş. Dah adoğrusu yerel mahkemenin sağlıklı muhakeme yapmadığına karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi de zaten tam bu tür şeyleri telafi etmek için vardır. Yani kamu otoritesinin insan hak ve hürriyetlerini ihlal edip etmediğini inceler, araştırır ve tespit eder. Yanlışı varsa yapılan haksızlığı telafi eder. Etti.

Eskiden, devletin, “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var” demekten başka kamu otoritesini denetleyecek bir mekanizması yoktu. En çok, Şeyhülislamlar biraz tavır koyarlardı, direnince de canıyla öderdi.

Ama modern devlet bunun mekanizmasını getirmiş. Anayasa Mahkemesi, icranın keyfi icraatlarına dur demek için vardır ve iyi ki de vardır. Olmasa, en adil adam bile, öfkesinin hırsına kapılıp olmayacak şeyler yapabilir.

İşte siyasetin içindeki halleri görüyorsunuz. Pekâlâ, insanlar birbirinden intikam alma huyuna da sahiptirler. Siz bu işi devlet eliyle yaptığınızda diktatör oluyorsunuz. Nefis taşıyan her insanda bir parça Firavunluk da var olduğuna göre, idarecilerin önüne böyle bir mekanizmanın konulması fevkalade iyi.

İyi de bu adamların şu kadar yıldır mağdur edilmeleri, bu millete nasıl bir vebal yüklüyor. Ben şahsen, ne Balyozcuların ne de Ergenekoncuların masum olduğuna inanıyorum. Eğer fırsat ellerine geçseydi, kendilerine isnat edilen şeyleri yaparlardı ve yapmaktan geri durmazlardı.

Benim anlamadığım şu. Neden bunlar içeri alındılar ve neden sonra salındılar. İkisi de absürt! Daha doğrusu ta baştan itibaren bu işin siyasi bir tercih olduğu anlaşılıyor. Bu adamların devlete karşı yaptıkları suç ise, ‘adil yargılanmamış olmaları’ suçu ortadan kaldırmaz. Yok eğer hakikaten masum idilerse o zaman da bu ülkenin adaletine hiç güvenilmez.

Demek ki hakikaten Türkiye Cumhuriyeti Devletinde adalet diye bir şey yok. Bilhassa siyasi bir yanı da bulunan vakalarda, gücü gücü yetene!  Adamlar koskoca Başbakanı eften püften sebeplerle asarken, bir hakim, “Seni buraya getiren otorite seni asmamızı istiyor” diyecek derecede adaleti ayaklar altına düşürdü ve onların istediği şeyi yapıp altına da imza attı. Ben bu işi yapmayacağım diyemedi. Demek ki adaletimizin bu karası hala devam ediyor. Birileri Balyozcular diye bir gurubu itham etti. Sonra da delil melil aramadan onları içeri attırdı öyle mi?

Öyle ise vay bu memleketin haline! Değilse, neden bu insanlar salıverildi?

Demek ki, ne içerde yatanlara zalim diyebiliyorsun, ne dışarda olanlara mazlum! Mahkemelerin yargılayacağı birilerine; hapislerin de barındıracağı birilerine ihtiyacı var. Hepsi bu. O zaman bizim gibi sıradan insanların şöyle dua etmekten başka elinde bir şey kalmıyor:

Allah kimseyi adalete muhtaç etmesin!

GİDİŞAT

Eskiden karnelerde “Hal ve Gidiş” notu da vardı. Genelde de her öğrencinin hal ve gidişi pekiyi olurdu!

Ama ben altmış yaşıma geldim, o hal ve gidişi pekiyi olan insanların idare ettiği şu ülkede hal ve gidişin yolunda gittiği bir dönem yaşamamış olmanın burukluğu ile doluyom!

Her iktidar döneminde, yolsuzluklar, çalmalar, çırpmalar, banka boşaltmalar, birine haksız kazançlar sağlamalar oldu. Her iktidar hırsızını da zengini de var etmeyi ihmal etmedi.

Şöyle bir geriye dönüp bakın. En temiz diye bilinen rahmetli Ecevit için de “Şef” ifadesi kullanılırdı. Evet, kendisi çalmıyordu belki ama koca bir koruyu yönetiyordu. İnce bir espri…

Türk halkı artık bunu kanıksadığı için, gelen gidenlerin ceplerini doldurmalarına aldırmıyor. Reel hayata da bir katkıda bulunup bulunmadıklarına bakıyor.

Bendeniz ise, suyun akışına bakıyorum. Eğer akış kendi mecrasında devam ediyorsa sorun yok. Çünkü biliyorum, akışa müdahale edilmezse, mukadderatın mukaddimeleri bozulmazsa bizi bekleyen “Parlak bir İstikbal’dir.

Ama birileri sürekli akışın yönünü değiştirmeye, geleceğin gelmemesi için tedbir almaya çalışıyor. Bunu yapanlar tabii dış unsurlar ama hep yerli unsurları kullanıyorlar.

Allah’ın izniyle evet, o parlak gelecek, gelecek. Amma ha bire ertelenmesi asabımı bozuyor. İçeriye baktığınızda acayip canınız sıkılıyor. Şu balyozcular ve ergenekoncular az mı müstevlilerin menfaatine hizmet ettiler. Şimdi adamlar aklanıp dışarı çıkıyorlar.

Fakat tuhaftır, dışardan baktığınızda bu ülkenin, bu milletin kendi mecrasında aktığını görüyorsunuz.  Gıdım gıdım da olsa, iki ileri bir geri de olsa öyle.

Afrika’da, Balkanlarda yapılan işler, bu ülkenin görevinin bilincinde hareket etmekte olduğunu gösteriyor…

Allah hayır ile millete hizmet edenlerin ömürlerine bereket katsın!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir