İki Said ve Kürtler!

Osmanlının yıkılışı bir Mason hareketi operasyonudur. Operasyona 1826’da start verildi. O tarihten itibaren Masonik hareketler önce orduya, ardından saraya ve çevresine hulul ederek, İslam’ın en son kalesi ve devleti olan Osmanlı’yı yıktılar!

Mamafih özelde Osmanlı toplumu –genelde İslam toplumu – da reel hayat ile bağlarını kesmiş, İslam toplumu olmaktan ziyade ‘İslamsı bir kültür toplumu’ halini almıştı artık.

Bilim üretmek şöyle dursun, okuma yazma oranı bile binlerde bilmem kaça düşmüş durumdaydı. İslam’ın ve Kuranın hüküm ve hikmetine hiç de uymayan bu halin uzun süre devam etmesi zaten beklenemezdi. Masonların Osmanlılara ve Müslümanlara tasallut edilmesi de o yüzdendi. Yoksa bir toplum istikametini bozmazsa Allah onun istikametini bozdurmaz ve başkalarının müdahalesine de fırsat vermez.

Ancak Yahudiler hakkında ilahi vaat şuydu ki, Allah, yıkmak istediği her kavmin içine Yahudileri sürecek ve onların inanmayanları eliyle o kavimleri helak edecekti. Ta ki kıyamete kadar insanların laneti de onların üzerine olsun. Onları bütünüyle yok etmeyecek Fakat azapı da onlardan eksik olmayacaktır! (Yeremya, 46-28).  Böylece Allah, ta kıyamete kadar her kavmin her milletin onlardan nefret etmesine sağlayacak ki, sonunda o kavim topyekûn yok edilişi (yavmül-melhame) hak etsin. Allah’ın lanetlediği kavmin inanmayanlarını  (Masonlar ve Siyonistler vs)  Hz. Davud ve İsa (as) da lanetlemişti (Maide 78). Maalesef bunlar melanet çıkarmaktan vaz geçmeyecekler. Her iyi şeyin harap edilmesinde onlar kullanılacaklar. Tabii ki top yekûn Yahudilerden söz etmiyoruz. Onların zalim inanmayanlarını kast ediyoruz. Ve yazık ki şimdi tüm ipler de onların elinde… Dolayısıyla Osmanlıların da bunlar eliyle yıkılmış olması garipsenecek bir şey değildir!

Amma ki bu lanetli kavmin bir topluma musallat edilmesi de onların yıkılmayı hak edişleriyle olur. Yani Osmanlılar istikametini koruyor olsaydı Yahudi de Mason da onlara bir şey yapamazdı…

Nitekim Kur’an’da İblis’e sen benim hakiki kullarıma hiçbir şey yapamazsın buyurur. Bunun anlamı, “eğer insan kendisi kendisini bozmaz ve çizgiden çıkarmazsa Allah onun halinde değişiklik yapmaz”dır. Ama siz fert veya toplum olarak  “Rahman’ın Zikrine aykırı” bir yol edinirseniz, o da size şeytanları ‘mukayyed’ eder. Onlar da sizi yoldan çıkarılar.(Zuhruf,36)  Bu, sadece ahlaki bakımdan yoldan çıkma değildir, hayat kudretini kaybetme anlamına da gelir…

Masonluk, öteden beri vardı ama esasında o, Şeytana hizmetkarlığın modern(!) zamanlardaki adıydı. Şeytan hiçbir dönemde bu kadar güç kazanmamıştı. Çünkü en büyük fitnelerin görüleceği Deccal çağına girmiştik ve Osmanlı, devlet olarak, onun ününde duran yegane engeldi. O yıkılmadan ‘tanrı tanımazlık’ olan deccalizm yeryüzü hükümranlığını umumileştiremezdi.

Deccalın en büyük hizmetlisi Yahudiler ve Firavun soyundan geldikleri bilinen İngiliz kraliyet ailesidir. Fransa ise, (Yani Fransız ihtilalinin getirdiği yaklaşımlar)  batı inkârcılığının gayrı tabii mantarı idi. Malum, mantarlar, toprağın kendi içindeki inorganik varlıkları organik hale dönüştürüp imha etmesinin bir faaliyetidir. Nasıl ki ağaç ve meyve tümörleri, insandaki bazı tümörlerin tedavi edilmesine fayda sağlıyorsa bu Fransız mantarının (ihtilalinin) getirmiş olduğu bazı umdeler sayesinde de tarih boyunca insanlığın belini kıran istibdat ve ayrımcılık hastalığının bir parça tedavi edilmesine hizmet etti.

Fakat sonra çok ileri geçtiği ve her türlü hürmet ve saygıyı reddettiği ve kutsalları tezyif ettiği için o dahi, Deccalın en esaslı hizmetkârları arasına girdi. Ve ebediyen imana mazhar olmamak üzere “frengistan” olmaya hak kazandı.

Bu “frangistan küvez”inde kültür olarak yetiştirilip geliştirilen bir takım zehirli mantarlar, dünya arazisine ekilerek, nifak, ayrışma, kargaşa ve  “inkar-ı uluhiyet” (tanrı tanımazlık) meyvesini bitirdi. Ondan yiyen toplumların sosyal midesinde fesat ve zehirlenme emareleri başladı. Ardından birçok toplum kuvvetli istifrağlar ile tüm kutsallarını kusup bünyesinden attı. Koca Asya kıtası kısa zamanda Deccal’ın karargâhı haline geldi. Buralarda, Batıdaki köklerine rahmet okutacak acılıkta sosyalizm, komünizm meyveleri üretildi.

Deccalizmin öbür dalı ise kapitalizm ve liberalizm adı altında ahiret hayatını inkâr eden yapısıyla suret-i haktan görünerek sinsi bir şekilde komünizmin avucuna alamadığı toplumları yakalayıp imha etti.

Buna direnen tek alan İslam yurtları yani Osmanlı idi. Onu yıkamadıkları takdirde dünya üzerindeki sultası tamamlanamayacaktı Şeytanın ve onun insanileşmiş timsali Deccalın!

Ona karşı direnmek artık zordu. Ehrimen’in (kötü kuvvetler) en tehlikeli askeri Fitne, meydana çıkmıştı ve Ahuramazda’nın (iyi kuvvetler) tüm askerlerini (Fetanet, Şecaaat, Basiret, Feraset, Haya, İffet, Kanaat…) bire bir alt etmişti! Ortalıkta ona karşı çıkacak ne bir fikri, ne bir yapı kalmıştı. Ne de onun güçlerine direnebilecek bir kuvvet…

Çünkü Deccal, ‘ilm’i de ‘bilim’ haline getirerek, tanrı tanımazlığın hizmetine sunmuş, eşyadaki her türlü imkânı, küfür hesabına seferber etmişti. İlim kemale sebep olamıyordu amma tanrısından soyutlanmış bilim, her türlü baş edilmez imkânı, Deccala ve onun asıl efendisi İblis’e sunmuştu!

Buharlı makinalar, dakikada binlerce mermi atan toplar tüfekler, havada uçan demir kuşlar, yerin altında açtıkları tünellerle yılan çevikliğinde akıp giden şimendiferler, bir kulağında cennet (serin ve rahat) bir kulağında cehennem taşıyan binekler, suyun üstünde yürütülen dağlar (dağ gibi gemiler)… Deccalın her emrini ve fitnesini birkaç saat içinde dünyanın her tarafına ulaştıran dikili taşlar… (radyo, televizyon, telefon, telsiz, telek… vs) yeni icatlar, ölünün diriltilmesine benzer tıbbi gelişmeler…

Sonunda tüm insanlık kutsallarını bırakarak Deccala teslim olmuştu. Osmanlı da bu arada yıkılmıştı. Osmanlıyı yıkanlar, onun çatısı altında bulanan her kavme, kendilerine ait bir devlet kurma fırsatı da vermişlerdi. Böylece bir daha bir araya gelmemek üzere ayrışmalarını da sağlamış oluyorlardı o halkların.

***

Türklere de kendi ‘milli’ devletini kurma hakkı verdiler. Başına da kendi arzularına itaat edecek ekipleri koydular. Bu arada Kürtlere de devlet kurma hakkı tanıdılar. Anacak o dönemin Kürt aydınları ve âlimleri, bunun bir tuzak olduğunu görerek, “Biz kaderimizi Türklerle birleştirmişiz onlarla beraber kalacağız” dediler.  Hatta o iki ‘Said’lerden biri olan Bediuzzaman, o zaman İngilizlere karşı biz “Selim Hana biat etmişiz ve bu bîtamız bugün de geçerlidir” diyerek Yavuz Sultan Selim ile Kürtler arasında yapılan muahedenin hala geçerli olduğunu söylemiştir!

Ama kaderin hükmü devam etmiş ve sonunda Süfyan devleti (Deccalın Müslümanlar içindeki kolunun adı) kurulmuştu. Güya “Milli”idi ve Türklerin devleti idi.  Onu karan ekip önce sureti kahtan göründü. Sonra ipler tamamen ellerine geçince, güya modernlik adanı İslam’ı çağrıştıran, hatırlatan tüm kutsallar yok edildi. Dilde sadeleştirme adı altında sözlükteki tüm İslamî kavramlar atıldı. Türkçe bir dinsiz Ermeni’nin insafına havale edildi. Tarihimizin yeniden yazılması işi de bir Yahudi’ye emanet edildi! Geçmiş dönemi; İslam ve İslamî hayatı hatırlatacak hal, tavır, kültür, eda, kelime… ne varsa yok edildi. Ezan Türkçeleştirildi (haydin kurutuluşa gelin sözü= Hayye alel felah cümlesi hariç). Kuranın okunması, dinin öğretilmesi yasaklandı. Açık ve net olarak Deccal’in simgesi olan ve ta 1400 yıl önce Peygamber tarafından haber verilen secdeye mani serpuş, zorla insanlarımıza giydirildi ta ki imanlarından olsunlar diye…

***

İşte bu deccal operasyonlarının peş peşe geldiği, Müslümanların elindeki tüm imkanların alındığı bir zamanda, bu ülkede, bu halk ve bu millet adına iki insan, bu gidişata dur deme cesareti gösterdi İslam ve Kuran adına! İkisi de seyyid di ama aynı zamanda Kürt’tü! (Türklerden de çok can veren oldu ama bu ikisi aynı zamanda birer sembol oldular):

Biri ‘Şeyh Said’, Diğeri ‘Nur Said’![1] Biri (Şeyh Said) “Hüseynî tavrı” ortaya koydu, celadet (kavga ile mücadele) göstererek… Elindeki imkanlarıyla deccal düzenine dur demek istedi!

Öbürü ise (Nur Said) “Hasanî tavrı” (sulh içinde mücadele) usulünü seçti.

Şeyh Said, bu küfür düzenine karşı cihad etme görevini deruhte etmek üzere tüm Müslümanlar adanı bir kalkışmada bulundu. Fakat Nur Said, bu tavrın, bu belayı def edemeyeceğini, çünkü Deccalı öldürme işinin Hz. İsa’ya, Süfyan’ı yok etme işinin de Mehdiye ait olduğu hikmetine dayanarak, Şeyh Said’i bu işten sakındırmaya kalkıştı. Şeyh Said de kendi açısından haklı idi. Zalime karşı muhakkak mücadele edilmesi gerektiğini biliyordu, bildiği şekilde ve sağladığı imkânlarla bunu durdurabileceğine inandı.

Ne adına İslam’ın devamı, Müslümanların bekası ve ahiret hayatı hesabın! Bu topraklardaki İslam ittihadı hesabına!

Bediuzzaman ise, eski cihad yöntemleriyle bu zamanın fitneleri ve Deccala karşı mücadele edilemeyeceğini,  ilham-ı ilah ile bildi ve farklı bir mücadele yolu izledi. Kalktı karanlığın içinde bir ışık yaktı. Nur Risaleleri adını verdiği bu hareket ile imanı, İslam’ı, kuranı yeniden ve bugünün insanlarının anlayacağı şekilde anlattı. Aklı güzüne inmiş insanlara, eski usul tebliğ ve cihadın fayda sağlamayacağını görerek, tamamen farklı bir yöntemle imanın ihyasına ve Müslümanın yeniden ve ta içinden yeniden kurgulanmasına kalkıştı.

Son derece de başarılı oldu. Bugün bu ülkede Müslümanların da sözü bir parça geçiyorsa ve iktidar olabiliyorlarsa bu aziz insanların –ve tabii ki bilcümle dine hizmet edenlerin-  verdikleri canhıraş çabalar sayesindedir…

***

İmdi sözü bu kadar uzatmamın sebebi Müslüman Kürtler’e bir iki söz söyleme zemini oluşturmak içindi!

Ey Kütler, sizin alimleriniz ve ulularınız, biz Türkleri dahi Deccalın ve İblisin belasından kurtarmak için bu kadar canhıraş çabaladıkları ve bunda da muvaffak oldukları halde, şimdi siz hangi feraset ve izan ile, sizi yeniden küfre, Yezidiliğe, inkâra ve sosyalistlik adı altına küfrü mutlaka çağıran adamların ardında saf tutabiliyorsunuz?

Bir devletiniz olsun diye mi? Siz kâfirliği asıl maksat edinmiş bir devleti mi istiyorsunuz? Siz fitneyi size ahlak haline getirme vaadinden başka bir vaate bulunmayanları mı kendinize efendi yapacaksınız? Siz de mi kendinize bir Süfyan istiyorsunuz?

Yazık edersiniz Şeyh Said’in hatırasın ve Said Nursi’nin çabasına.

Biz Türkler bunu en elim şekilde yaşadık. Siz de bizimle birlikte öyle bir yapılanmanın Müslümanlara ne tür sıkıntılar vereceğini yaşayarak geldiniz.

Şimdi hangi izan ile hangi ‘imanî kaygı’ ile şu iki kardeş kavmin birbirine düşmesine çanak tutan insanlara arka çıkarsınız! Nasıl onların safında yer alabiliyorsunuz?

Büyük kısmınız doğduğunuz toprakların uzağında, İstanbul’da, İzmir’de, Bursa’da Antalya’da Manisa’da, Denizli’de, Adana’da Konya’da, Mersin’de… Türk kardeşlerinizle birlikte yaşıyorsunuz. Sizin bağlarınızda dağlarınızda askerlik hizmeti gereği misafirleriniz olan şu evlatların katledilmesine nasıl vicdanınız el veriyor? Ölen, şehit edilen o gençlerin cenazeleri geldiğinde acının ve ateşin yüreklere nasıl düştüğünü siz de görüyorsunuz.

Acaba şu millet galeyana gelse ve “madem sizin dağlarınıza gönderdiğimiz çocuklarımızı orada öldürüyorsunuz –çünkü siyaseten taraftarlık göstererek bunu onaylamış oluyorsunuz- , biz de sizi buralarda istemiyoruz” deseler, şu ülkenin batısında, en rahat bağlarında, en güzel yerlerinde oturan Kürt kardeşlere o ateş yöneltilse reva mı? O zaman bu ülkenin hali ne olur?

Ey seyidler cemaati! Ey iki ‘said’i bağrından çıkaran Kürtler! Ey bugüne kadar İslam’ın ittihadına hizmet etmiş Selahhidinler! Vicdanlarınıza bir sorun. Bu hakiki Türklerin size bir zulmü var mı?

Said Nursi’nin “Ben dikkat ettim, hapisllerde zinndanlarda bana zulmedenlerin hiç biri hakiki Türk değildi!” dedi gibi siz de dikkat ederseniz, size zulmedenlerin Türkler değil, Türklere de zulmeden kriptolar ve ne idiğübille olmayanlar olduğunu göreceksiniz! İmanınızı ve İslam’ınızı başınıza alın! Bu belayı, bu millet, 1920 lerde 30’larda çok acı yaşadı. Şimdi aynı tuzağı size düşmeyin! Sizi bizim üstümüzden vurdukları gibi şimdi de bizi sizin üstünüzden vuruyorlar, vuracaklar!

Devlet mi istiyorsunuz?

İslam hizmet etmeyecek devletin canı çıksın!

İşte gördünüz ‘milli” devlet fikri ne bela bir iştir ki asırlardın kardeş olan iki kavim arasına fitne soktu. Şimdi aynı deccal operasyonu ile sizi Müslümanlardan koparmaya. Uyanmayacak mısınız?

Vallahi kurulacak Kürt devleti, ‘İsraillin yavrusu’ –bu tabiri özellikle kullandım, çünkü böyle geçiyor metinlerde- olacaktır. Bunun böyle olduğunu, sizin, Kuranı yedi perdede izah edebilecek âlimleriniz de bilirler. Sorun onlara.  Irak’ın, parçalanacağını en az üç bölgeye ayrılacağını, bir parçasının çocukları olacağını, bir parçasının İslam’a karşı samimi olmayan Münafıkların, -kim oldukları zahir- –  hizmetine gireceği ta ezelde belirtilmiş mi belirtilmemiş mi?

Yapmayın etmeyin, bu milletin sinir uçları ile bu kadar oynamayın. Sizin içinize düşürülen ve sizi tahrik için kullanılan ateşi, zaten annelerin yüreğine atıyorsunuz, bari milletin bağrına atmayın!

Bediazzaman Said, sesleniyor! “Ey Kürtler dikkat edin, Türkler sizin aklınızdır” diyor, “Ey Türkler dikkat edin Kürtler sizin kuvvetinizdir. İkiniz birlikte tam ve güzel bir adam edersiniz!” diyor. Duymamak, kulak vermemek reva mı, insaf mı? Ehli halin birbirini bilmemesi insaf mı? Neden onlara kulak vermiyorsunuz da sizi cehenneme ve şeytana hizmet etmeye çağıranlara kulak veriyorsunuz?

Siz ey Türkleri güya ırkçılık yapmakla suçlayan Medciler, Zehracılar ve bir kısım Nurlardan nasibi almış Müslüman Kürt kardeşler! Risale-i Nur sizin şerefinizdir. Sizin bağrınızdan çıkmıştır. Siz o risalelerin neresinde buluyorsunuz, bu yangına körükle gitmenin reçetesini?

 Siz hatırlamıyor musunuz, Said Nursi’nin, Şeyh Said’e niçin katılmadığını!

Ne demişti Nur Said, Şey Said’e?

-Velev ki o, o olsun! Yani istersen, dediğin gibi Atatürk, deccal veya Süfyan olsun! Buna rağmen ben bin yıldır İslam’a hizmet etmiş şu kavmin çocuklarına, kılıç çekilmesini doğru bulmuyorum. Bunu yapanlar da indimde merdudtur!

Siz merdut mu olmak istiyorsunuz?

Ey Kürt kardeş! Yarı bir kürt olarak özellikle sana sesleniyorum. Ne olur, bu tuzağa düşme. Biz düştük, 80 yılda kurtulamadık! Siz düşmeyin. Bir seksen yılımız daha gitmesin!

Aman dikkat! Aman teenni! Aman sükûnet ve suhulet!

Hidrojen yanar, Oksijen yakar! İkisi imtizaç edince hayat olur, su olur. İşte Türk ve Kürt böyle imtizaç etmiş. Nasıl ki İslam ve Türk, İslam Ve Kürt imtizaç etmişse… Siz bu havayı ayrıştırıp tutuşturmak mı istiyorsunuz?

Vallahi bunda kârınız yoktur ama ziyanınız çoktur!

İlahi “Kuffe cemîal mudirrine keydehum. Ve anni bi aksâmike hatmen vema havat!”

Ve ahzilhum ya zel celali bi fadli men ileyhi saat Dabbul Fulati ve kad şeket!”

“Fe ente recaî ya ilâhi ve Seyyidî / Fe fulle lemimel ceyşi in ra-âme bî abet”

“Akid kevkebel-ümme, bi-lismi nuran ve behceten/ mededdehri vel-eyyami ya Nuru celcelet!”

Amin!

Selam ve dua ile…


[1]) (Said kurtulmuş, Allah’ın rızasına kavuşmuş kul demektir!)

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Yorum Yok

  1. ADNAN BAYRAMOĞLU

    ALLAH CELLE CELALUHU HABİBİ HATIRINA, KUR’AN’I YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE BİZLERİ KIYAMETE KADAR KARDEŞ EYLESİN.
    SEVGİLİ HOCAM BÜTÜN YAZILARINI CHECK (İMLA HATALARI VAR) EDERSEN DAHA İYİ OLUR İNŞAALLAH.
    SENİ ALLAH İÇİN SEVİYORUZ MEHMET ALİ HOCAM.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir