İktidar Mücadelesi Siyası Ekipler Mücadelesidir

Bu zamanda iktidar mücadelesi siyası ekipler mücadelesidir. Dolayısıyla bir dünya görüşünüz varsa ve o dünya görüşü içinde yaşamak istiyorsanız tarafsız olamazsınız. Tarafsızım demek siyaseten ‘out of category’ yani irapta mahalli olmamaktır.

Ben siyasi fikri ve dünya görüşü olan bir insanım ve out of category de değilim. Dolayısıyla siyasi görüşümü olmasa bile, tarafımı belirtmekte mahzur görmem.

Türkiye’de muazzam değişikliklerin yaşandığı şu 9 yıllık siyasi mücadelede, ben Ak Parti’nin tarafında yer aldım. Bu iktidardan şahsen zarar-dîde olmama rağmen onları destekledim. Siyasi görüş ve siyaset ediş tarzlarını benimsediğimden değil, siyaseten seksen yıldır Türkiye’yi iğdiş eden vesayetçi ve laikçi siyasetin; yani batıcı statükonun karşısına yiğitçe çıktıkları için. Dolayısıyla bu bir kavga bile olsaydı benim tarafım AK Parti’nin yanı olurdu ve bugün de öyledir. Yani Hakan Fidan olayında hükümete haklı buluyorum!

Hatta cumhuriyet tarihi boyunca millet iradesi aleyhine kullanılmış sermayenin ve iktidarın el değiştirmesi için girişilen atraksiyonların şekli ve şemaili dahi beni rahatsız etmiyor. Çünkü iktidar mücadeleleri ve milletler arası kavgalar böyle bir şey. Yoksa pekâlâ biri çıkıp “kardeşim sizin bu topraklarda ne işiniz var. Siz orta Asyalısınız gidin memleketinize!” dese, haklı söylemiş olur ama itibarı olmaz.

Hiçbir millet bir ülkeyi fethettiği için özür dilemeye çağrılmaz. Ama bir millet hâkim olduğu arazide, emri altında bulunan bir kavmi kanunsuzca veya insafsızca ezmiş veya yaralamışsa tüm insanlık onu kınar ve özür dilemeye çağırır. Anadolu’yu fethetmiş ve almışız, “Kimsenin haddi değildir ki buralar bizimdir derk edin’ desin. Dese de kimse itibar etmez Ama size ırzıyla namusuyla canını teslim etmiş bir kavmi, bir kısım efradı size yanlış yaptı diye tamamını tehcire tabi tutarsanız, bir gün gelir kanuna ve vicdana davet edilirsiniz.

İnsanın, kendi varlığına tebelleş olan bir düşmanı bertaraf etmesi başka bir şeydir, elinin elindeki hasmına karşı insafsızlık yapmak başka bir şeydir. Elbette insanlar ve milletler arasında mücadele haktır. Cenab-ı Hak yeryüzündeki yaşamı bu minval üzere yaratmış. İyilerle kötüler olduğu gibi, bunların birbirine üstün gelme kavgaları da hep olacaktır. Ama İlahi yasalar bu kavgalarda dahi bir takım olmazsa olmazların bulunduğunu insanlığa hep hatırlatmıştır. İslam hukuku içindeki savaş hukukunu inceleyin göreceksiniz… Evet, iyilerle kötüler savaşı hep olacaktır. Kimin iyi kimin kötü olduğu hak nezdinde malum olsa da insanlar nezdinde izafidir. Herkes kendisini iyi bilir. Çünkü ‘iyi’ ve ‘kötü’ taraf kişinin hayat algısı ve dünya görüşüne göre değişir.

Mesela Sayın Başbakanımız elbette  “dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz” dediğinde benim göğsüm kabardı. Yapmasa bile niyetinin bu olması bana yetti. Ama bir takım insanlar da bu sözünden dolayı ondan rahatsız oldular. E şimdi ne yapalım? Yarasanın gözü ışıktan rahatsız oluyor diye güneş doğmasın mı?

Demek ki iyiler ve kötüler mücadelesinde –hadi biz buna iyiler kötüler mücadelesi demeyelim de siyasi ekiplerin mücadelesi diyelim- tarafsız kalamıyorsunuz. Böyle olunca da bir tarafın mağlubiyeti öbürünün sevinci olur. Dolayısıyla sandıktan Ak Parti’nin çıkması, ‘dindar gençlikten’ rahatsız olan CHP’nin ve elin maşasıyla memleketi karıştıran bilmem ne partisinin siyaseten yerin dibine geçirilmesi beni rahatsız etmez. Hatta sevindirir.

Amma mesele, insanlık onur ve haysiyetine, ‘insanlık ortak paydasına’ (yani adalet ve yargıya) dokunur hale geldi mi iş değişir… Ben bu açıdan, yargının ve adaletin asla siyasi ekiplerin elinde oyuncak olmaması gerektiği düşüncesindeyim.

Savcının, teamülleri yerle bir eden; zücaciye dükkanını destursuz dalan fil edasıyla Sayın Fidan’ı ifade vermeye çağırması ne kadar ‘gayrı hukuki’ ise, birilerinin hatırı için kanunun değiştirilmesi de o kadar gayrı hukukidir.

Tabii MİT müsteşarının sorguya çağrılması bu kadar alelâde bir iş olmaz. Ama ‘adamımı yedirmem’ mantığı ile hukuku müdahale edilmesi de doğru değildir.

Biz 80 yıldır bu belânın pençesinde kıvranıyoruz. Yargıyı ve hukuku şahsîlikten kurtaramıyoruz. Yargının ve hukukun, siyasi iktidarın arzusu istikametinde kullanılmasından çok canımız yandı. İstiklâl Mahkemelerinin hâkim ve savcılarını düşünün! Yaptıkları keyfi uygulamalar ve adaleti iktidar sahiplerinin arzusu istikametinde eğip bükmüş olmaları yüzünden, değil Allah’ın huzuruna çıkmak, belki evlatlarının huzuruna çıkmaya bile yüzleri yoktur.

İstiklâl mahkemelerini kuranlar da temiz bir niyet gütmüşlerdi. Vatan savunmasının zorunluluk haline geldiği bir hengâmede askerlikten kaçanları sorgulamaktı amaçları. Sonra ne oldu, iktidarın elinde insafsız bir silaha dönüştü. Yargı, kanunsuz ve keyfi uygulamalarla siyasi rakiplerin ve hasımların  bertaraf edilmesinin vasıtası haline getirildi.

Ben bekler ve umardım ki ne pahasına olursa olsun hukuka ve kanuna keyfi müdahale edilmesin. Çünkü bu yol, Emevilik yoludur. Yezidlere yaptıklarını haklı gösterme yolu açar.  İnsan kanunu değiştirince haklı mı olur?  İlerde birileri aynı yolu kendi tiranlığını sağlamak için de kullanabilirler. Sen bir ‘hayır yapayım’ diye kanunu deler yahut değiştirirsen, öteki de başka bir maksat için o yolu kullanır. Bizim iktidar mücadelemiz, kuvvetin yeniden kanunun emrine verilmesi  mücadelesidir. Öyle olmalı!

Elbette rakipleriniz belden aşağı vurabilirler. Bu onların tıyneti de olabilir. Onlar haksızlık da yapabilir. Ama siz yapamazsınız. Siz haktan yana olan ‘iyi’ tarafsınız. Zor ama hak olan yolu tercih etmek zorundasınız. Hz. Ali tam da bunun için o acıları göğüsledi. Ne pahasına olarsa olsun Kur’an adaletini ayakta tutmak mücadelesi! O adalet-i mahza için mücadele ederken, bir tür yargı oyunu diyebileceğimiz bir hile ile iktidardan mahrum edildi. Sonuç ne oldu? 14 asırdır akan gözyaşları ve bir türlü sağlanamayan bir İslam birliği.

Niçin? Zorla iktidarı ele geçirin birilerinin kendilerini hukuken de haklı sayma yoluna gittikleri için.

Ben şahsen hukukun, cennete girmek için bile olsa çarpıtılmaması gerektiğine inananlardanım. Hukuk insani ve vicdanidir. Asla siyasi tepişmeler arenasına çekilmemeli. Yargı daima vicdanın uhdesinde kalmalı. Aksi takdirde, Hitler de Lenin de Mussolini de masum olurlar. Onlar da arzularını mahkemelere ve kanunlara yaptırttılar.

Biz Müslümanlar kalû belâdan cemiyet-i Muhammedî’ye dâhiliz. O cemiyetin adı İslamiyet’tir. Onda hâkim olan ruh, sulh ve selamettir. Emen ve amandır. En muarız düşmana karşı dahi adaletle muamele etmektir. Çünkü insaniyet-i Kübra olan İslam medeniyetinin ruhu adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel şeriat-ı garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, onların insafsız usullerini tatbik etmek İslam dinine büyük bir cinayettir. Kur’an’ın telkin ettiği bir anlayışta kuvvet kanundadır. Kanunda amir olan ruh ise vicdandır ki o da Rahman’dan beslenir. Eğer –düne kadar rejimin gücünü elinde tutanların Ak Partiye karşı yaptıkları gibi- herkes kanunu kendi arzusu istikametinde evirip çevirse, zulüm kalkamaz, tevzi olur.

Evet geçmiş dönemlerde CHP; yargıyı ve yargı sayesinde kanunları isteği gibi eğip büktü. Ne oyunlar ve zulümler yargı yoluyla işlendi. Biz o gün hep mağdur olan taraftık. Acaba fırsat bize geçince aynı keyfilikleri biz de mi yapacağız? O zaman ümmet olarak muhtaç olduğumuz adaleti kim bu topraklarda ihya edecek. Her gelen, kanunu kendi keyfine göre tebdil etse bir sonraki muktedirler, bize dönüp zulm ile muamele etseler haklı mı olacaklar?

Müminin vicdanında amir olan “Allah, mutlak kuvvet ve kudret sahibidir” hükmüdür. Biz İslam ümmetiyiz. Onun sevdasındayız. “Bize zulmedildi, biz de biraz zulmedelim de sonra adil oluruz” deme hakkımız yoktur!

Bu hüküm siyasi ve içtimai hayatımızda hâkim ve âmir-i vicdanî olmazsa zulüm el değiştirir. Bu toprakların her şeyden daha çok adalete ve kanuna saygıya ihtiyacı vardır.  Sabih Kanadoğlu’nun Karakuşi hüküm ve ictihatları hâlâ hatıralarda…

Tabii ki kanunlar değiştirilebilir, düzeltilebilir, milletin fıtri inkişafına mani olan kanunlar tebdil edilebilir ve bunu da meclis yapacak.

Ama birileri için kanunun değiştirilmesi keyfiyeti bir başlarsa, bu iş nerede durur bilemiyorum. Bu ülke Kılıç Alileri, ‘Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor’ diyen Salim Başolları gördü ve o tiplerden çok çekti. Yargı daima siyasi çekişmelerin uzağında tutulmalı.

Siyasetin kirli eli adalet hanımın dâmenine değmemeli.  Evet siyasi ekiplerin didişmesi, birbirini mars etmesi olabilir ve kabul de edilebilir. Ama bu işe yargının âlet edilmesi, insanın vicdanın tazip ediyor. Dün de ettiği gibi…

Birilerinin hatırı için kanunların değiştirilmesini doğru bulmuyorum. Bunun adı adalet filan değil, kanunda keyfiliktir çünkü.  Kanunda keyfiliğin zararlarını İttihat ve Terakki’den beri yaşıyoruz ve acılarını biliyoruz. Babam da yapsa yanlıştır, hatadır.

‘Ben ettim oldu’ derseniz yarın da biri gelir ‘ben ettim oldu der’ ve size uygular!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir