İlahî Kimsesizlikten Bunaldım

Bu yazının içine aklımı hiç karıştırmadım. Yüreğimdeki çığlığı aktardım. Tehevvürümü duygusallığıma verin.

Evet, zalimlerin kim eliyle olursa olsun cezalandırılmasına diyeceğim yoktur. Fakat harici zalimlere karşı –üsluplarını beğenmesek de- baş kaldıran insanlarımızın da böyle hunharca öldürülmeleri ve üstelik bunu yaptıkları için kendilerini alkışlamamızı beklemeleri içime dokunuyor. Bu satırlar o tehevvür altında yazıldı. İçinde akıl ve mantık aramayın. Öylece okuyun…

***

Batı askeri pisliktir, çapulcudur ve ahlaksızdır. Başlarındaki komutan ne kadar âlicenap(!) olursa olsun Batılı asker, eline fırsat geçince olabildiğince adileşir.

Haçlılarda da bu böyleydi, sömürgeci dönemde de! Bu çağda ise bu iğrenç geleneği Fransızlardan ve İngilizlerden Amerikalılar devraldı. Bunlar işi, ölü seviciliğe kadar vardırdılar. Vietnam ve Irak savaşları Amerikan askerinin ne kadar adileşebileceğini tüm dünyaya gösterdi.

Biz onları zaten tanıyorduk; Endülüs’ten, Balkanlardan, Yunan mezaliminden… Şimdi dünya bu iğrenç Batı ‘Medeniyeti’nin yetiştirdiği aşağılık insan tipini tanıyor. Menfaat için ne kadar alçaklaşabileceklerini görüyor.

Bunların asla İseviyet ile Hz. İsa (as) ile bir ilişkileri olamaz. Bir yanağına vurana diğer yanağını da uzatan bir peygamberin ümmeti böyle adileşemez. Demek ki –Hz. İsa öğretisinde savaş yoktur çünkü- savaşması haram olan bir ümmet savaşırsa böyle oluyormuş.

Evet, Batılı asker insafsızdır, Amerikalı ise adi! Savaşta adileşmeyi Siyonist ağababalarından öğrenmiş olmalılar. Çünkü savaşı, düşmanı yok etmekten ziyade, onu haysiyetsizce aşağılama gerekçesi yapan sadece Yahudilerdir. Bir parça da Sırplar! Amerikalılar onlardan geri kalmadıklarını gösterdiler!

Hunharca öldürülmüş insanların cesetleri başında poz verip içki içen, ölü bedenlere tecavüz eden bir asker için haysiyetten söz edilebilir mi?

***

Şimdi Usame bin Ladin’in cesedi(!) etrafında yamyam çığlıkları atıyorlar. Gerçi onu öldürdüklerine dair, dünyaya henüz bir kanıt gösteremediler. Ellerinde kanıt yok galiba. Olsaydı, onu Saddam’dan beter ederlerdi!

Benim içimi yakan, çığlık atmama neden olan, bu basit ve herhangi bir yerde çekilebilecek alelade görüntülerin, tüm dünya tarafından ve tabi bizim tarafımızdan  ‘doğruymuş gibi’ kabul edilmesidir!

Evet, biz onların ne kadar vahşi ve barbar olabileceğini biliyoruz. Güçleri yettiğinde hiçbir hak ve hukuka riayet etmeyeceklerini de… Maya, İnka, Aztek ve Kızılderililere reva görülenlerini de… Sömürgecilik döneminde Asya’da, Afrika’da çaresiz insanlara uyguladıklarını da… İnsanın insanlığından utandıracak manzaralar ve hatıralar bıraktılar arkalarından çünkü.

Bazen  “Biz nasıl bir hata ettik ki kader bizi bu insan suretli canavarların insafına mahkûm etti?” diye düşünüyorum… Kendimi sorumlu hissediyorum. Aciz olmaktan dolayı da utanıyorum.

Gerçi bu hal, yüreğinde insan sevgisi taşıyan her ulus için aşağılatıcıdır! Ruslar da bundan utanmalı Çinliler de!… Gözü önünde işlenen bunca iğrençliklere seyirci kalmaları gösteriyor ki onlar da aciz!

Ne yapıp edip insanlığı bu aşağılık murdar insanların insafından kurtarmak gerekiyor. Medeniyetin, insanlığın, demokrasinin, adaletin ve insafın gerçek örneklerini ortaya koyarak… Emin olun insanlığı bu barbarlardan kurtarmak artık bir beşeriyet görevi olmuştur.

“Yazık ki İblis insan hakkındaki zannında haklı çıktı.” (Sebe’, 20) ayetini tasdik ettiren bu sahte, adi ve ilahsız medeniyetin suratındaki insanlık ve demokrasi(!) maskesini yırtıp atmak lazım ki, şu lanetli medeniyetin yetiştirdiği insan tipinin gerçek sîreti ortaya çıksın.

***

Usame bin Ladin’in öldürüldüğü iddiaları yayınlanınca ilk gönlüme düşen tepkiler bunlardı. Fakat ilk öfke geçer geçmez, “eyvah” dedim, “yeni bir işgal, yeni bir acı geliyor”.

Amerika, dilinin altındaki baklayı geciktirmeden açıklardı… Bu seferki ‘abalı’ Pakistan olacaktı! Afganistan halledildi demek ki(!)

Pakistan’da sonra da Suriye ve İran gelecek eminim. Ya onların ardından kim gelecek!

Tahmin ettiğiniz!

Elbette Cenab-ı Hakk’ın nurunu tamamlayacağına dair ümidim tamdır. Vallahi olacaktır; bu ümmet yeniden ayağa kalkacaktır ve insanlığa insanlık dersi verecektir. Ama yazık ki acılarımız daha bir süre devam edeceğe benziyor.

***

Çocukluğumdan, bir boz öküz-kırmızı öküz hikâyesi kalmış aklımda. Üç tane yaban öküzü varmış. Biri boz, biri siyah, biri kırmızı… Ovada beraber yayılır, tehlike anında sırt sırta verip birbirlerini korurlarmış. O yüzden de hiçbir yırtıcı hayvan yanlarına sokulamazmış.

Derken bir gün, bir kurt,  siyah öküzle irtibat kurmayı başarmış. Demiş ki, “Ya öküz kardeş, sen ne kadar güçlüsün. Alimallah bir arslan bile seninle baş edemez. Doğrusu ben seninle dost olmak istiyorum. Sana hayranım. Sen bu bölgenin en güçlü hayvanısın. Beni dostluğuna kabul et.”

Öküz sevinmiş gururunun okşanmasından. Kurdun dostluğunu kabul etmiş. Bir iki gün sonra kurt son derece nazik bir üslupla yine siyah öküzü ziyarete gelmiş. Hoş beşten sonra, “Biliyor musun öküz kardeş, esasında uzaktan bakınca sen hiç fark edilmiyorsun. Ama şu boz öküz yok mu şu boz öküz, bayrak gibi. Hemen fark edilmenize sebep oluyor. Bence bundan kurtulun. O zaman araziye daha iyi uyum sağlarsınız ve kimse sizi rahatsız etmez. Benden dost tavsiyesi…” demiş.

Kurt gittikten sonra siyah öküz kendi kendine düşünmüş. Gururu, hakikati görmesine mani olduğu için olsa gerek, kurda hak vermiş ve kırmızı öküz ile anlaşıp, boz öküzü yanlarından uzaklaştırmışlar. Boz öküz her ne kadar ‘yapmayın etmeyin, ben olmasam zayıf düşersiniz. Beni gözden çıkarmayın, sonra sıra size gelir’ demişse de anlatamamış.

Boz öküz tek başına kalmış. Birkaç gün sonra kurt, diğer kurtları da yanına alıp boz öküze saldırmışlar. Ve tabii boz öküz acılar içinde parçalanmış. Siyah ve kırmızı öküz, uzaktan izlemekle yetinmişler…

Bu arada kurt, dostluğunda samimi olduğunu göstermek için sık sık siyah öküze danışır gibi edermiş. Bir zaman geçmiş. Kurt yine gelmiş siyah öküze. Aynı teranelerle kırmızı öküzü ona karalamaya başlamış. Hatta ‘biz kurtlar, çakallar ve sırtlanlar kendi aramızda düşündük ki, sen ovanın en güçlü liderisin. Sen büyüksün, ovanın güvenliği senden sorulur falan” diye öküzü yine kandırmış ve onun kırmızı öküzü de feda etmesini sağlamış.

Tabii kırmızı öküzün başına gelenleri tahmin ediyorsunuzdur. Tarih tekerrür etmiş yine.

Derken kurt gelip siyah öküzün karşısına dikilmiş!  “Eeee ahbap” demiş, “ahbaplık da bir yere kadardır. Ben ve arkadaşlarım açız ve sıra sende…”

Siyah öküz “Ne diyorsun sen ortak?! Hani bu bölgeyi birlikte sevk ve idare ediyorduk? Hani ölümüne kadar arkadaştık?!” diyecek olmuş ama kurt, “E zaten senin ölüm saatin geldi. Bu saate kadar ortaklığı bozduk mu? Hayır. Ama şimdi ölüm sırası sende! Ne yapalım, ahbaplık da sona erdi.” demiş ve diğer kurtlarla birlikte siyah öküzün üzerine çullanmış.

Siyah öküz, “Yapmayın etmeyin, şu yaptığınız dostluğa sığmaz. Şunca zamandır devam eden dostluğun akıbeti bu olmamalı!” demiş ama kurt ona “Sen dostun olan boz öküzü bize teslim ederken onu düşünecektin!” karşılığını vermiş…

***

Usame bin Ladin’in üslubunu tasvip etmediğimi okuyucularım bilirler. Kaddafi’nin tutumunu tasvip etmediğimi de. Zülum ve ahmaklıklarıyla üzerimize bela çeken yöneticilere karşı tutumumu da bilirler.

Amma Usame bin Ladin’in onlar tarafından öldürülmesi haysiyetime dokunuyor.

Kaddafi’nin oğlunun onlar tarafından hunharca öldürülmesi haysiyetime dokunuyor.

Saddam’ı hiç sevmediğim halde o merdane tutumunu görünce ağlamıştım.

Zalimlerini bile cezalandırmaktan aciz bir ümmet haline geldiğimiz için…

Üslupları yanlış da olsa zulme baş kaldıran kahramanlarımızın,  zillet içinde öldürülmesine seyirci kaldığımız için…

Uydurdukları her yalana inanmak zorunda bırakıldığımız için…

Yaptıkları her insafsızlıklarına, -medyadan aydınlarımıza kadar- aramızdan bir yığın şakşakçı buldukları için…

İstedikleri zaman istedikleri Müslüman topluluğu, diğer Müslümanlar nezdinde ‘boz öküz’ mesabesine düşürebildikleri için…

Ve ‘bu boz öküzdür’ dedikleri herkes için hemen ‘ya evet o boz öküzmüş’ diyecek kadar ferasetsiz ve basiretsiz olduğumuz için ağladım.

Ey Şeriat-ı Garra! Yüzünü göster artık. Utancımızdan başımız ayaklarımıza düştü. Ve ey Rabbim, yüreğimize izzet ver! Gönlümüze cesaret. Yeter bu ümmetin yalan dolanlarla tedip edilmesi!

“İçimizdeki sefihlerden dolayı bizi helak mi edeceksin Allah’ım? Akif’in feryadıyla feryad ediyorum:

İlâhî, kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu?…

Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir «Yok!» der sadâ yok mu?

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir