İskilipli Atıf Hoca’yı Asmak!

İskilipli Atıf Hoca, geçen asrın başında, yeni ve toplumun manevi yapısına zıt bir süreci bu ülkede zorla inşa etmek isteyen siyasi bir ekip tarafından idam edildi.

Tabii ki mahkeme eliyle!

Mahkemenin adı İstiklal Mahkemesi! Güya Milli Mücadele’den kaçanları cezalandırmak amacıyla kurulmuş! Sonraları, Mustafa Kemal’in, muhaliflerini bertaraf etmek için kullandığı bir makineye dönüşmüş. Ruhsuz, vicdansız bir makina. İnsanlar önce idam ediliyordu, sonra sorgulanıyordu…

Başlangıçta asker kaçaklarını cezalandırmaktı vazifesi. Sonra seyyar hale getirilerek, tüm vatan sathında muktedirin muhaliflerini yok etme aracı haline getirildi. Üç hâkim, bir savcı ve birçok cellattan oluşan mahkemenin amacı Kemalist Ergün Aybars’ın ifadesiyle “Türk Devrimi’nin gerçekleşmesi ve kökleşmesi için, karşı devrimci güçleri, isyancıları, muhalif basın kuruluşlarını, Osmanlı döneminden kalma eşkıya ve İttihatçıların tasfiyesi yansıra suikast suçlularını yargılamaktı”

1927 yılına gelindiğinde yine Aybars’ın ifadesiyle “Artık Atatürk’ün karşısında, onun Türk Devrimi’ni gerçekleştirmek çabasına karşı çıkabilecek hiçbir güç kalmamışt.” (Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, (cild 1-2), İleri Kitabevi, İzmir 1995, sayfa 204.)

Ne kadar masum insanın, sorgusuz sualsiz infaz edildiğini Allah’tan başka bilen yok. Çünkü tamamına yakın denilebilecek kadar tüm evraklar imha edilmiştir.

Bu mahkemelerin yetkisini ifade etmek için o günlerden kalma muhteşem bir anekdot var. Dönemin muhalif milletvekillerinden -ki sonradan o da ömür boyu sürgün cezasına çarptırılmıştır- Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey şöyle diyor:

“Allah peygamberine bile bu kadar yetki vermemiştir!”

Mahkemelerin, adlarından başka muhakeme ile ilgili bir tarafı yoktu. Her şey Mustafa Kemal’in iki dudağı arasında idi. Öyle ki bu mahkeme sonradan Kazım Karabekir’i de tutuklayıp yargılamıştır. O sırada İsmet İnönü bu eski silah arkadaşı lehine müdahil oluyor va salıverilmesini sağlıyor. Bunun üzerine mahkeme “dışardan müdahale var” diye İnönü’yü de tutuklamaya kalkışıyor. Ancak Mustafa Kemal müdahil oluyor ve İsmet’in tutuklanması durduruyor. Yani düşünün ki Başbakan’ın ricasını müdahale sayıyor ama Atatürk’ün talimatını emir telakki ediyor bu mahkeme. Bir “diktatör”ün tam yetkili özel infaz mangası gibi! O hâkimlerin ismini yazıp yeni nesillere tanıtmak isterdim ama yaşayan nesillerine haksızlık yapmak istemem. Ancak diyebilirim ki o hakimler Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’nde yer alan“Köpektir zevk alan seyyad-ı bî insafa hizmetten” deyişine bile rahmet okutacak üç adamdı! Vicdanını bir diktatörün iradesine ipotek etmiş! Bugün de var mıdır bu tipler?

İstiklal mahkemelerinde kaç masum insanın sorgusuz sualsiz idama gönderildiğini ancak allah ilir. Kendileri bile bilmiyorlar. Çünkü kayıt kuyut hak getire! Elde kalmış evraklara bakılırsa 10-15 bin muhalif! Düşünün ki sadece bir mahkemenin 26 çuval evrakından bir çuval elde kalmış…

Dolayısıyla cumhuriyeti kuranların eli o kadar kanlıdır ki, onların bugünkü takipçilerinin değil konuşmak sütre gerisinde bile fikir beyan etmeleri utanç vericidir. Bunula birlikte çıkap çağdaşlık naraları atabiliyorlar. Bugün yaşanmakta olanlara dair ahkam kesebiliyorlar. Haa“Biz bu kadar cinayet işledik, hükmümüz 80 yıl sürdü. Siz elinizi kirletmeyin, adil olun. İş Allah’ın muradına varıyor” deseler belki Allah’ın affına da mazhar olacaklar.

***

Şu meseleye niçin girdim. Malum İskilipli Atıf hocaŞapka Kanunu’nun çıkmasından yaklaşık 1,5 yıl önce bastırdığı ve “Milli Eğitim Bakanlığı” tarafından da onaylanan “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli risalesinden dolayı yargılanıp idam edilmiştir. Oysa bir hukuk kaidesidir ki, yürürlüğe giren bir kanundan önce bu kanuna aykırı olan fiiller suç sayılamaz.

Ama bu mahkeme her bahaneyi kullanmıştır muhalifleri veya iktidarın arzu ettiği gibi davranmayanları cezalandırmak için! Evet, Kanun çıkmadan önce yazılmış bir eser, bahane edilerek yazarı idam edilmiştir. Bunun sayısız örnekleri var. İnsanlar o gün, önce idam edilmişler sonra güya yargılanmışlar… Bunu yapanlar, insafsız avcıya hizmeti marifet bilen köpek tabiatlı insanlar!

Birileri aynı halleri bugünlerde de tatbike koymak istiyor ama inşallah, bugünün savcıları ve mahkemeleri o hatalara düşmezler. Zira on yıl önce yazdığım bir kitaptaki bir alıntıdan dolayı -ki o dönemde kendileri de o isimle can ciğer kuzu sarması idiler- bizi paralelcilikle suçlamaya kalkışıyorlar. Kitabı yayınlayanları okuyanları cezalandırmak istiyorlar. ve ilginçtir bu işi yapanın geçmişinde paralelcilik var. Kendisini gizlemek için başkalarını ateşe atmaya çalışıyor!

Ben iktidara sesleniyorum aman bu tiplere dikkat edin! Bu meseleleri şer-rişte edenler asıl haindir ki herkese hıyanet suçu atarak kendilerini ve avenelerini gizliyorlar. Hükümetin imkânlarını sömürmek için insafsızca ve adi dalkavukluklarla siyasileri yanıltıyorlar, yanlışa sevk ediyorlar. Bunlara “soytarı” diyeceğim ama soytarı bile değiller. Hakiki soytarıların yönetim içinde gayet faydalı faaliyetleri olmuştur. Soytarının, padişahlık çağında, kralın halka yönelecek öfkesini yatıştırmak gibi ulvi bir görevi vardır. Bunlar ise düpedüz…

“HAİNLİK VE HAİNLER”

Bu başlık Cemil Meriç’e ait! Bu günlerde internette de dolaşıyor bu metin. İsabetli ancak her daim farklı amaçlarla da kullanılabilecek bir tahlil.

Esasında hakiki manada bir insanın nasıl hainleşebileceğini de güzel anlatıyor. Şu cümleye bakın:

“Hainlik tasarlanarak ulaşılan bir olgu olmayıp, yanlış kararlar, tercihler ve kötü talihin birleşmesiyle içine düşülen bir girdaptır.”

Adam kendince iyi bir şey yaptığını sanıyor. Şu bildirinin altına imza atan insanları düşünün. Sorsanız, gayet insani bir şey yaptıklarını söyleyecekler. Hem de inanarak. Oysa yaptıkları, bir milletin bekasına kast etmiş, varlığını imhaya yönelmiş bir terör örgütüne arka çıkmaktır. Hangi ülkede, hangi toplumda buna demokratlık veya insani duruş denilebilir?

Tabii ki bir insan hainlik olduğunu bile bile bir şey yapmaz. İnsanın tabiatı iyiyi önceler. Fakat insan kendisini bir kere şartlandırmayı görsün. Her pisliği ve ihaneti şeref bilir.

Şerler ve günahlar içine düşülmüş girdaplardır. İnsanlar ya tiryakilik ya bir menfaat veya çevre baskısıyla bir işin, bir halin içine girerler sonra çıkamazlar. O yüzden de bir haine, hain olduğunu kabul ettiremezsiniz. Herkes kabul etse de o kabullenemez veya en son o eder!

Peki, kime hain denilir? Bir tarifi var mı?

Esasında evet var. Ta 1826’dan itibaren başımıza gelen felaketlere bakarak, bu felaketlerin milletin başına gelmesinde öncülük eden güya aydınlara bakarak hainliğin tarifini en rahat Türk milleti yapabilir diye düşünüyorum.

Tanzimat, güya milletin hayrına yapıldı hıyanet olduğu ortaya çıktı. Islahat fermanı milletin hayrınadır diye ilan edildi, milletin belası olduğu ortaya çıktı. Abdülhamid’e muhalefetin millet yararına olduğu iddia edildi, belimizin kırıldığı bir oyun olduğu ortaya çıktı. Kanun-i Esasi ki hakikaten milletin hayrına olabilirdi şu hainler onu aleyhimize işlettirdi. İttihat ve Terakki, milletin önüne “halaskarlar” diye çıktı, 8 sene gibi kısa bir zaman içinde imparatorluğumuzun elimizden çıkmasına hizmet ettiler. Milli Mücadele, esaretten kurtulmak için verildi, Batının esareti altına sokulduğumuzu çok geç anladık. İstikbalimizi kazanıyoruz sanarak dinimizi rüşvet verdik, bir de baktık ki manen mesh edilmişiz. Tüm bu badirelere dikkatle bakıp öncülerini tanımlayabilirsek hıyanetin net bir tarifine ulaşırız sanırım! Cumhuriyet döneminde de benzer süreçler yaşandı. Hâsılı, hainlerin en çok olduğu ve en bol olduğu bir toplumda hakiki manada hainliğin bir tarifinin yapılmamış olması acı!

Bizim hatamız, meseleyi iktidarlar üzerinden bakmakta! Hâlbuki milletin bekasını ve huzurunu esas alarak meseleye bakabilsek iş daha kolay çözülecektir. O zaman iktidarları da muhaliflerine hain muamelesi yapmaktan kurtarmış oluruz.

Hainin millet ve milletin temel menfaatleri üzerinden bir tarif yapılmalı. Önce bir millet ve menfaatleri tanımı yapılır. Sonra bunlara muhalefet edenlere hain denir. Yoksa işin içinden çıkılamaz ve çıkılmıyor.

Mesela cumhuriyetin ilk yıllarında -ve ta kırklı yıllara kadar- dini yaşamak ve sürdürmek isteyen haindi. Şapka giymeye karşı çıkmak, harf inkılabını, dönemin zalimane icraatlarını eleştirmek hainlikti!

Bir zaman sonra Türkçüler hain oldu. Sonra nurcular hain oldu, derken solcular hain oldu. Maalesef bütün bunlar iktidarlar üzerinden hainliğin tanımlanmasından ibaretti. Öyleyse ülkeyi bu kaostan çıkarmak için hainliğe bir tarif ve tanım getirmeliyiz. Bunun için nasıl bir yol bulunur bilemiyorum ama behemehal bu sorun çözülmelidir.

Cemil Meriç, o yazısında şöyle diyor:

“Ülkemizde aydınlar arasında, özellikle etnik kompleksleri olan aydınlar arasında hainlik virüsü çok etkili bir şekilde yaşamaktadır. Yaşamakla kalmayıp nesilden nesile itina ile taşınmakta, bütün hayatımızı sarıp yoğun bir şekilde gündemimizi etkilemektedir. Herkesin birbirini hain ilân etmesi de ayrı bir hastalık olup gerçek hainlerin gizlenip rahatça icrai sanat etmelerine fırsat sağlamaktadır.”

Ve ilginç tarafı, hainlik bu ülkede bir meziyetmiş gibi sunuluyor. Hatırlayın, İngiltere Birinci Cihan Savaşı sırasında kendisi ile işbirliği yapmış insanları, Cumhuriyeti kuran ekibe, baskı yaparak affettirmişti. İçimizdeki hainlerin hep güçlü dış destekçileri de bulunduğu için yaptıklarını medarı iftihar biliyorlar… İşte bakın şu insanlara, PKK’ya arka çıkmayı insanlık onuruna hizmet sanıyorlar…

Ne yapıp edip bu ülkede hainliği meziyet olmaktan çıkartmalıyız!

Ben sayısız insan biliyorum. Başlangıçta iktidarla birlikte hareket ettiler. Çok nimetini gördüler iktidarın. Sonra arpalanma bitince karşı tarafa geçtiler. Bununla da kalmadılar, güya iktidara zarar vermek için ayrılıkçı teröristlerle bile işbirliği yaptılar. Bu durum, nefsin tuhaf bir tuzağıdır ki, küçücük bir mağduriyetini her türlü hainliğe meşru gerekçe yapabiliyor…

Bence iktidarlar üzerinden değil de milletin varlığı ve değerleri üzerinden bir tanım yapılmalı. Hem de acil!  “Türkiye’nin her tondan tercihleri olan namuslu aydınları, namusluluk ortak paydasında birbirine yaklaşarak ortak bir hain tanımlaması yapmak zorundadırlar.”

Meriç, “Kimliğini taşıdıkları, tabiiyetinde oldukları devletin bağımsızlığına, kurucu asli unsurun ismine, bayrağına, hükümranlık haklarına ve tamamının ortak menfaatlerine saygılı olmak yetmez pazarlıksız bağlı olmak zorundadır her vatandaş, bilhassa kendisini Aydın diye nitelendirenler iki defa buna mecburdurlar. Bu sorumluluğu ihlal eden, reddeden, gereklerini yerine getirmeyen, çok ince bir tahkikat ve tartı sonrası bedelini ödemeden kullandığı vatandaşlık haklarını kaybedebilmeli, bu konuyu tartışmalı ve hukuk sistemimizin içine dahil etmeliyiz.” diyor.

Yoksa iktidarlara yöneltilen her eleştiri hıyanet olarak anlaşılacak veya her türlü hıyanet muhalefet sanılacak!

Bugün bu iki halin de numunelerini bolca yaşıyoruz. Bir kesim var, iktidara zarar vermek için yabancı devletlerle, istihbarat teşkilatlarıyla işbirliği yapabiliyor. Bunu da iktidara muhalefet sanıyor. Öte yandan iktidar, kendi icraatlarına yönelen eleştirileri de ihanet statüsüne sokma eğiliminde… O da yanlış bu da…

Şu görülüyor ki, önümüzdeki dönemde bu mesele Türkiye’nin başını çok daha fazla ağrıtacak. Ben buradan milletvekillerine sesleniyorum. Bir teklif sunsunlar hainliğin tanımı adına. Ve ekseriyetin mutabakatıyla –salt çoğunluk değil- bir kanun çıkarsınlar. Hain kime derler bilelim ve ona göre muamele edelim.

Bir yığın badire başımızda varken ve dünyanın en güçlü devletleri bizim topraklarımız üzerinde bir menfaat savaşına girişmişken onların salvolarını bertaraf etmekle mi uğraşacağız yoksa onlar adına gönüllü müfettiş rolünü üstlenip, Türk Devletinin başına dikilen, Allah’ın günü bir maraz çıkartan, müstemleke aydınlarıyla mı uğraşacağız?

“Bir ülkenin pasaportunu ve tabiiyetini kullanacaksın ama o ülkeye karşı en basit vatandaşlık sorumluluklarını yerine getirmediğin gibi o ülke aleyhine her türlü küresel ilişki içinde olacaksın, o ülke aleyhine çalışan bütün çokuluslu organizasyonlarda düşmanlarımızla kol kola görev alacaksın, buna dünyanın hiçbir aklı başında ülkesinde izin verilmez!” diyor Meriç!

Evet, acilen bir “hain kime denir” yasası çıkarılmalı ve hemen! Yoksa daha uzun süre bizim aydınlarımız, hıyaneti marifet sanmaya devam edecekler!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir