İstiklal Harbi Kadar Önemli Mücadele

Yazar M. Ali Bulut’a göre, halk Ergenekon mücadelesinin farkında değil ama derin istibdat ve tiranlıklarla yapılan mücadelenin, en az İstiklal Harbi kadar önemli olduğunu bilmeli.

CUNTAYI MİLLET TEMİZLEYEBİLİR AMA MİLLET UYUYOR

Ergenekon yapılanmasının ne kadar derin ve yaygın olduğunu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda yaşanmakta olan kriz gösterdi.

Kime gösterdi?  Tabii ki sadece, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cümlesinin ne anlama geldiğini az çok kavrayanlara… Fakat toplumun ekseriyeti, meseleyi hala siyasetçilerin ‘kayıkçı kavgası’ sanıyor.

Çünkü toplum, bizatihi kendisi ‘istibdat’ (baskı ile idare edilme) yanlısı olduğu için, sivil siyaset üzerinde yıllardır süregelen ‘vesayet kültürünü’ benimsemiş. Bu duyguların vesayet hakkını elinde tutanlar tarafından beslendiği, köklerinin çok eskilere dayandığı malım!

Her fırsatta bir takım aklıevvellerin çıkıp askeri göreve çağırması, o kültürün ne kadar kadim bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor.

Bir toplum düşünün ki, bin yıldır, dinin dünyevi inkişafını ‘Halife’ye havale etmiş. Bireysel ahiret endişelerini şeyhine, dünyevi geçim kaygısını da ‘ağası’nın sırtına yükleyerek yaşamış. Yani tam bir tufeyli kültürü!

Cumhuriyetin ilk yıllarına gelinceye kadar toplum, dininin bekası için endişe duymamış (çünkü onu düşünmesi gereken halife var), manevi iç zenginliğini inkişaf ettirmeyi düşünmemiş(çünkü her şeyi bilen ve alemi parmağında çeviren şeyhi var). Dünyevi hayat standardı diye bir kaygısı hiç olmamış (Çünkü ağası var). Marabalığı nefsine yedirebildiği için ağasının uşağı olmakla yetinmiş. (Tabii ki bunun istisnaları vardır.)

İslam havzası’nın reel bilim ile ilgisini kestiği 1250’li yıllardan başlayıp ta 20. yüzyılın başına gelinceye kadar toplumun genel yaklaşımı bu. Eli silah tutanlar sürekli savaşmış, çoğu telef olmuş. Nesiller sağlıklı gelişmemiş. Bilimin ve bireysel hürriyetin ne anlama geldiği bilinmemiş, insanlara bir lokma bir hırka ile yaşaması telkin edilmiş, ‘fazlası haramdır, insanı cehenneme götürür’ denilerek, koca bir ümmetin hepsi sadakaya muhtaç hale getirilmiş, sefalet, mukadderat bilinmiş.

Birinci Cihan Savaşı’na girdiğimiz yıllarda İslam toplumunun fotoğrafı buydu. İnisiyatif kullanmaktan mahrum, maddi manevi kaygıları birbirine girmiş, yarı aç yarı tok acizler gurubu. Zaten İslam yurtları bu yüzden müstemleke olmuş.

Ferdin bireysel görüşü  ve tepkisi yoktur. Halife, şeyh ve ağa. Her şey bunlara havale edilmiş. Ender olarak aradan fırlayıp öne geçenler de, -ki cumhuriyeti kuran ekip de öyledir-bu baskıcı düzenin uygulayıcıları olmuş!

Halifesi’nin onu satabileceği, şeyhinin onu aldatabileceği, ağasının onu kandırabileceği aklına gelmemiş. Aciz, ‘tebaa’ olmuş bir grup. İslam ve Kur’an’ın insana emrettiği hayat tarzıyla taban tabana zıt bir yaşam. Ve işin kötüsü bu hal, İslami hayat zannedilmiş!

Asırlarca ve asırlarca halifenin oğlu halife, şeyhin oğlu şeyh, ağanın oğlu da ağa olmayı  sürdürmüş. Ama etrafındaki güruhlar her daim bunda bir hikmet arayıp bulmuşlardır. Düşünün ki bir âlim, beşikteki oğluna rütbe verdirebilmiş. Neden? Kendisinin ele geçirdiği rantı o da yesin diye. Kimsenin aklına gelmemiş ki ‘biz keten pereye getiriliyoruz’ diyebilsin.

İşte bu cehalet, körlük ve fakirlik, asırlar içinde her birimizin ruhunu köleleştirmiş, aklını dumura uğratmış, iradesini iğdiş etmiştir.

Cumhuriyeti kuranlar da bunu farkında idiler elbet. O yüzden de memleketten sürdükleri halife ve sultanın yerine kendileri oturdular. Şeyhlik cüppesini/hırkasını  kendi şakşakçılarına giydirdiler. Ve ağalığı da düzeni çekip çevirecek kurum ve parti liderlerine verdiler. Tabii ki bütün bunların isim olarak kullanılmasın kanunen yasaklamayı da ihmal etmediler.

Aleni olan sultanlığı, halifeliği, şeyhliği, ağalığı, kendi yandaşlarına dağıttılar ve bu düzenin sürdürülmesi için de her birisine Anayasa ile bir hak tanıdılar. En tepeye ise, bütün bunları onlar adına denetleyecek ve gerektiğinde zorla yapacak gizli teşkilat kurdular.

Bunu yegâne sebebi, milletin cehaleti, körlüğü ve mantalitesidir. ‘Ergenekon’ gibi yapılanmalar dahi milletin bu körlüğünden cesaret ve kudret alıyorlar.

Biz bir sultandan kurtulduk derken bir de baktık ki her bir kurumun başında bir sultan var. Ülke kısa sürede kurumlar tiranlığına dönüşmüş.

İşte bu çağdaş halifeler (makam sahipleri), şeyhler (cüppeliler) ve ağalar (onların sayesinde semiren zengin baronlar), kendi saltanatlarını sürdürmenin kavgasını veriyorlar.

Toplum uyanmış olsa, mesele kökünden çözülecek. Ama hayır. Hala toplumun yarıdan fazlası insan olmanın ve kendi iradesini insanca kullanmanın kıymetini bilmiyor. Karnını doyuran ağasının hakaretlerine tahammül edebiliyor. Ona bir kere selam verdi diye veya elini sırtına koydu diye şeyhinin (cüppeliler) onu aşağılamasını sindirebiliyor. Yıllarca işlenen ‘ulul emre itaat’ telkini, zamanla ‘ulul emrin’ (yöneticelerin) sorgulanmasını bile günahlı hale getirmiş çünkü.

Çünkü toplum hür olma, manevi değerlerine bizzat sahip çıkma nimetinin farkında değil. O yüzden de mevcut düzenden rahatsız değil. Bundandır ki, bir siyasetçi, bir kere liderliği yakaladı mı o koltuğu oğluna teslim etmeden bırakmıyor. Tabii bu süre içinde herhangi bir yetenekli insanın palazlanıp öne geçmesine de müsaade etmiyor. (Şu sıralarda bu süreç AK Parti’de de yaşanmaya başlandı… Bu konuya temas etmek gerekiyor ama şimdi değil.)

İktidar öyle, askeriye öyle, üniversite öyle, tarikat öyle, parti öyle cemaat liderliği öyle. Hepsi, hemen en kısa sürede ya sultan, ya şeyh ya ağa oluyorlar. Ve halk daima maraba, tebaa. Yani bir tür güdülmeye muhtaç varlık!

İşte milletin yarısından fazlası hala bu vaziyette. Eskiden, “sen halifeden iyi mi bileceksin” yahut ‘sen şeyhimden iyi mi bileceksin’ veya ‘ağam en iyisini bilir” diyen insanlar şimdi de Koskoca Genelkurmay yahut Yargıtay veya iyasi lider bilmeyecek de ben mi bileceğim diyor.

Toplum Ergenekon mücadelesinin farkında değil. Bu derin istibdat ve tiranlıklarla yapılan mücadelenin, en az İstiklal Harbi kadar önemli olduğunu bilse millet, bekası için nasıl o gün gömleğini çorabını çıkarıp askerine verdi ise bugün de canını getirip o savcının veya hakimin arkasına koyar!

İktidar da medya da konuyu anlatmakta aciz kalıyor. Yahut işlerine öyle geliyor. Ak Parti, şu süreci, kendi partisinin bir işi gibi yansıtıyor. Veya iş götürülüp Fethullah Hoca cemaati ile irtibatlandırılıyor. Yanlış, yanlış, yanlış.

Böyle olunca iktidara muhalif olanlar, zımnen Ergenekona, yani despotizme ve istibdada destek veriyor. Fethullah Hoca cemaatinden rahatsız olanlar, ülkeyi onlara kaptırmayacağız diyerek, kerhen darbe teşvikçilerine pirim veriyor.

Bu mesele acilen ‘milletin meselesi’ haline getirilmeli. Çünkü gerçekten şu mücadele bir millet ve medeniyet mücadelesidir. Eğer biz milletin ruhunu ve dimağını ele geçirmiş şu cuntacı gizli müstebitlerden kurtulabilsek, bu millet kısa sürede, değil muasır medeniyetleri yakalamak, on yılda, onlara üstat olur.

Biraz tarih bilenler, Karahanlıların, Selçukluların, Harezmşahların ve Osmanlıların teşekkül safhasına baksınlar. Bu millet, kendilerine itibar eden, onunla istişare edip hareket eden liderlerin yönetimi altında hep mucizeler yaratmıştır.

Yine aynısını yapar evelallah!

Yeter ki biz onu maddi manevi istibdat ve gizli saltanatların tesirinden kurtaralım. O zaman iman ferasetiyle aydınlanmış bireyler topluluğu halini alacak şu millet, kısa sürede Ankara’yı koca bir medeniyet havzasının merkezi haline getirir.

Evet ne yapıp yapıp, bugün adı Ergenekon diye önümüze getirilen şu saklı cuntaları  ve onun içimize kök salmış tiranlık şubelerini yüreğimizden ve ruhumuzdan söküp atalım. Atılması gerektiğine milleti inandıralım.

Bunu için de özgürlükten yana olan tüm kurum ve kuruluşlara ve şahıslara iş düşüyor. Önce milleti ayağa kaldırmalı. Milyonları bu amaçla sokağa dökmezsek, savcılar tek başına şu cunta ile baş edemeyecekler. İktidar da bunu kendisinin bir siyaset mücadelesi olmaktan çıkarıp, milletin bekası için verilen bir onun ve istiklal mücadelesine dönüştürmeli.

Yoksa maalesef, cüppelileri geçmek de en az askerleri aşmak kadar uzun zaman alacak.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir