İsviçre’de Minare Tartışması

Kur’anî kavramları  farklı bir konsept ve alışık olmadığımız bir yaklaşımla ele alıp onlardan çok farklı manalar çıkarmamızı sağlayan Bahaddin Sağlam, bir tür ‘işarî tefsir’olan bir çalışmasında Zekeriya kelimesini ‘din’ anlamında değerlendirir.

Malum, Hz. Zekeriya (as), ahir ömründe çocukla müjdelenen iki peygamberden biridir. Tabii o yaşta çocuğunun olmasına aklı yatmaz (Tıpkı skolâstik bataklığına saplanmış Hıristiyan Ortaçağ Avrupası’ndan bugünkü Batı medeniyetinin doğması gibi..) ve Allahtan kendisine bir işaret ister. Cenab-ı Hak da ona bir yerde ‘üç gece’ (Meryem,10), diğer bir yerde de ‘üç gün’ (Ali İmran,41) ile ifade edilen bir işaret ile insanlarla ancak remzen konuşabileceğini söyler.

Bahaddin hoca bundan hareketle, ilginç bir yoruma ulaşır ve Ali İmran suresindeki Zekeriya kelimesinin Hıristiyanlık dininiMeryem suresinde geçen Zekeriya kelimesinin de İslam dinini temsil ettiğini söyler ve sonunda şöyle bir hükme varır: Hıristiyanlığın son üç yüz yılı aydınlık, İslamiyet’in son üç yılı sıkıntılı geçecek.

Ama izu şu umudu da verir ki, nasıl, tamamen karanlığa gömülmüş bir Hıristiyan Ortaçağ Avrupa’sından cenab-ı hak şu medeniyetı çıkardı ise öyle de, son üç yüz yılı karanlıklar içinde geçmiş olan İslam’dan dahi, Zekeriya(as)’nın mucizesine benzer bir şekilde, bir Kur’anî Medeniyet çıkaracaktır.

Gerçi Bediuzzaman, “Osmanlı hamiledir, yakında doğuracak. Veledi Avrupalıdır. Daha sonra Batı doğuracak, çocuğu müslümandır” diye haber vermiş fakat aklımız almıyor.

***

Geçtiğimiz hafta bir konferans münasebetiyle İsviçre’ye gitmiştim. İsviçre malum, Avrupa’nın Amerikası diye bilinir. Diğer Avrupa’ya göre daha yüksek bir medeniyet anlayışına ve refaha sahiptir.

İsviçreliler şu günlerde kendilerince çok kritik sayılacak iki mesele için referanduma hazırlanıyorlar. Bu iki meselenin biri, “İsviçre Yabancılara silah satsın mı, satmasın mı?”diğeri de “Camilere minare izni verilsin mi verilmesin mi?”

İsviçre’de gerçekten her şey halka soruluyormuş ve ona göre kanun yapılıyormuş. Bu tarafıyla muhteşem! Fakat bir şey dikkatimi çekti: Silah satılsın mı satılmasın mı konusunda pek bir tartışma yaşanmıyor. Ama minare konusunda ülke birbirine girmiş. Daha doğrusu, can hıraş bir “manereye hayır!” kampanyası sürdürülüyor.

İşin tuhafı, ülkede yaşayan Müslümanların ekseriyetinin böyle bir talebi yok. Hatta bunun kasten birileri tarafından gündeme getirildiğini ve ileride olabilecek bir şeyin önünün kesilmek istendiğini söylüyorlar. Ama olan olmuş. 27 Kasım’da konu referanduma götürülecek ve İsviçreliler evet veya hayır diyecekler.

Gördüğüm Zürifh, Luzern, Basel şehirleri ve Uri kantonu baştan aşağı minare karşıtı  panolar ve reklamlarla donatılmış; “Minareye hayır!” diyin diyorlar.

Panoda yere serilmiş  bir hac resmi. Hac resminin üzerine çakılmış füze gibi minareler ve yanı başında simsiyah sadece gözleri görülebilen itici bir kadın resmi altında da o slogan: Minareye hayır!

***

Bana hiç tuhaf gelmedi. Neden derseniz. Şaban filminde, Şener Şenin ‘Ben senin babanı da tanırım’ dediği neviden biz onların babalarını da tanıyoruz!

Ne isse. İsviçre’de 500 bin Müslüman yaşıyor ve İslam, ülkenin ikinci büyük dini. Öğrendiğim kadarıyla tüm ülkede sadece dört camide minare benzeri bir şey varmış. Diğerlerinde yok. Okunan ezanın sesinin dışarı verilmesi de yasak.

Yanında kaldığım ailenin bir oğlu lisede okuyor. Hocası, ondan konuyla ilgili bir inceleme istemiş. Sınıfta münazara için. Adaşım, son derece akıllı ve yaşından olgun bakıyor meseleye. Kendince güzel argümanlar da hazırlamış. ‘Daha neler yazayım’ diye benden yardım isteyince doğrusu hazırlıksız yakalandım.

***

Sonra bizdeki kiliseleri ve onların dinmeyen çan seslerini düşündüm. Bizdeki hiçbir kilise, çan kulesiz değildir. Havra, sinagog yahut kilise, nasıl olması gerekiyorsa öyle inşa edilmişler ve hiç kimse de rahatsızlık duymamış.

İster istemez zihnim iki medeniyetin mukayesesini yaptı. Ve acıyla fark ettim ki, Batı, gerçekten tek dişi kalmış vahşi bir canavar. Medeni, modern dediklerine bakmayın! Haza barbar ve bağnaz… Özellikle din söz konusu olduğunda.

Bakınız, bugünkü İspanya ve Portekiz topraklarında, İslam medeniyetinin çıkardığı  en güzel ve en medeni bir devlet olan Endülüs Emevileri Devleti 750 yıl yaşamış. Binlerce han, hamam, tekke, zaviye, kervan, köprü, cami ve saraylar yapılmış. Gidin araştırın, Bir tane cami, medrese tekke, zaviye, köprü ayakta bulamazsınız. Hepsi ama hepsi tar u mar edilmiş ve yok edilmiş. Keza, Balkanlar, keza Yunanistan. Düşünün ki, Bosna savaşı sırasında uçakların ilk yerle bir ettiği Mostar köprüsü oldu.

İşte bu Hıristiyan Batının gerçek yüzünü göstermektedir. Medenilikleri, insanlıkları, insafları sun’îdir, sûrîdir, sathidir. Yüreklerinde İslam’a ve Müslümanlara besledikleri kin ve nefret aynıyla duruyor. Hıristiyan olmayanlara insanca yaklaşanların tamamına yakını da ya sosyalistler veya ateistler gibi her türlü dini yapılanmaya zaten karşı olanlardır.

Esasında, Avrupa insanı  bencildir ve bağnazdır. İnsanlıktan nasibi de azdır. Eğer o katı ve tavizsiz kuralları, kanunları olmasa, gerçek yüzleri ortaya çıkacak. Adam Mez,Onuncu Yüzyılda İslam Medeniyeti adlı eserinde –bir çok meselede maksatlı yaklaşımlar sergilemesine rağmen- şu itirafta bulunmaktan kendini alı koyamaz.: “İslam İmparatorluğu bünyesinde gayrı Müslimlerin bir hayli çok olması, Müslümanlarla, tamamen Hıristiyan tesirindeki Ortaçağ Avrupa’sı arasındaki en önemli farktır”.

Yani demek istiyor ki, İslam Hıristiyanlıktan çok daha müsamahalıdır. Yoksa İslam’ın hükümran olduğu şu topraklarda hiç bir Hıristiyan veya Yahudi barınamazdı. Tıpkı bugünkü İspanya’da, Portekiz’de, Romanya’da, Macaristan’da, Polonya’da, Bulgaristan’da, Budapeşte’de, Belgrad’ta bir tek Müslüman bırakılmadığı gibi.  Hepsini yok ettiler. Sadece insanları değil, onlardan kalma eserleri, hatıraları yok ettiler. Avrupa sahte ve sahtekar bir medeniyettir. Adeta barbarlık ve bağnazlık harcı üzerinde kurulmuş yapay bir “insaf heykeli” gibi duruyor. O heykelin temelini oluşturan harcın içinde Asya, Afrika, Avustralya ve Amerika halklarının kanı var.

Bizler onları her gittikleri yerde insanca karşıladık. Onları misafirlerimiz bildik. Onlar ise ilk fırsatta, bizi içimizden vurdular. Devletlerimizi yıktılar, medeniyetlerimizin içini boşalttılar. Güzel eserlerimizi toplayıp toplayıp götürdüler. Müzelerini bizim eserlerimizle, bankalarını bizim acılarımızla dolduruldular. Bizim aramızdaki tefrikadan, cehaletten ve bunun yarattığı düşmanlıktan yararlanarak, bizi birbirimize kırdılar. Her iki tarafın eline silahlarını verip, birbirimizi öldürmemizi sağladılar ve bununla zengin oldular.

Şimdi, güya en medeni olan İsviçre de -eski lüksünü sürdürebilmek için- ağa babaları gibi silah satarak para kazanmak istiyor. Oysa onlar Avrupa’nın en “tatlı” insanlarıydılar.

Hayır, bencil, hiç çalışmayan, insanların sırtından geçinen ve birer miras yedi olmuş halkının mevcut refah düzenini korumak için, daha çok insan etine ve insan kanına ihtiyaç duymuş olacaklar ki, alıp çalıştırmak yetmiyor, şimdi onların birbirini öldürmeleri için silah satmak istiyorlar. Tıpkı Fransa, Alamanya, İngiltere, Belçika vs gibi. Kime satacaklar? Bize!

Önce gelip bizi, alevi – Sünni, Kürt – Türk, laik – dinci vs ayırıyorlar, sonra elimize silah verip birbirimizi kırdırıyorlar. Ve orada, bizim kanımız ve etimiz üzerinde bir medeniyet kuruyorlar. Biz de hala aynı körlük ve ahmaklıkla Batıyı alkışlamaya devam ediyoruz.

İsviçre’de bir dostumun dediği gibi, dünyanın şurasında burasında insanlar birbirini öldürmekten vazgeçtiği gün, Batı açlıktan ölür. Çünkü artık çalışmayı da unutmuşlar. Migros’a girdim bir iki bir şey almak için. Elimi neye attıysam baktım Çin malı. İşte bu hale gelmiş Avrupa.

***

Batı hızlı bir bağnazlaşmaya doğru gidiyor. Buna üzülmek mi lazım, şükür mü  demek lazım bilmiyorum ama bağnazlaşıyor. Bağnazlaştıkça da suni olan medeniyet maskesi yüzünden düşüyor ve gerçek sireti açığa çıkıyor. O siret insafsızdır ve vahşidir. Bugün ne kadar saklasalar, ne kadar gizleseler de onların yüreğinde hala derin bir öfke ve kin var Müslümanlara. O kin ve nefret, gözeneklerini tıkamış. Onları çifte standarda mahkûm etmiş. Ölen kendilerindense kıyamet kopuyor, değilse, o işten cebine girene bakıyor.

Esasında bunların babaları  da böyleydi. Roma’nın Yahudilere neler yaptığını tarihler yazmaktan acizdir. Bizans’ın Ermenilere, yine kendilerinden olan Süryani ve YakubiHıristiyanlarına yaptıkları ortada. Ellerine fırsat geçtiğinde özellikle Müslümanlara reva gördükleri yöntemler, vahşilere rahmet okutmuştur.

Buna karşılık, Rahmet dini İslam onları hep korumuş, hırpalanmalarına fırsat vermemiştir. Fırsat verseydi, Kudüs’te bir Hıristiyan veya Yahudi mi kalırdı? Fırsat verseydi, Balkanlarda Hıristiyan mı kalırdı. İslam, Hıristiyanların Müslüman ve Yahudilere yaptığının yarısını onlara yapmamıza müsaade etseydi, Viyana’dan bu tarafa doğru var olan hiçbir ülke bugün mevcut olmazdı. Olsaydı da Müslüman olurdu.

Yavuz Sultan Selim, şu Rum kakulesinin, ilerde ümmetinin başına bela olacağını sezerek onları asilime etmek istediğinde, Zembilli Ali Cemali efendi, önüne, Kur’an’ın ahkamını koyup onu vazgeçirmiştir.

Bunun benzerini Emevi dönemi âlimlerinde görürsünüz, Abbasilerde görürsünüz, Selçuklularda görürsünüz, Harizşahlarda görürsünüz. Abbasiler döneminde, ünlü şehirlerde yaşayan Hıristiyan ve Yahudilerin nüfus sayıları ve maddi imkânları bugün çok iyi bilinmektedir. Eğer İslam, Hıristiyanların yarı bağnazlığı kadar bir bağnazlığa müsaade etseydi, bir tek Hıristiyan ve Yahudi bulamazdınız eski İslam coğrafyasında.

Ama bakın, onların bütün kutsal mekânları, mabetleri, şehirleri ve varlıkları olduğu gibi bugüne intikal etmiş. Antik yunan döneminden kalan eserleri dahi tahrip eden Müslümanlar değil, eski Bizans bağnazları ve haçlı sürüleridir. Allah Avrupa bağnazlarına fırsat vermesin. Aztekleri, Mayaları, İknaları, Kızılderileri saymıyorum… Onları tamamen imha ettiler. Ama onları kimse görmez. Batının öldürmesi yok etmesi, katletmesi kusur değil. Çünkü onlar medeni! Burada her gün bangır bangır çanları çalıyor, her gün yeni kiliseler açılıyor, yanlarına çan kuleleri dikiliyor, ama Batıda bir Müslüman yaptırdığı camiinin yanına minare dikmek isterse, ona müsaade yok!

1877- 1922 yıları arasında Balkanlarda yaşanan katliamlar, imhalar hiç kimsenin aklına gelmez. Ama bir ‘tehcir’ dilden düşmez, düşürülmez.

6-7 Eylül olayları her yıl temcit pilavı gibi önünüze konulur. Elbette onları hafifsemiyorum. İyi ki oldular demiyorum, hiçbir Müslüman da demez. Ama insanları bir kıyas yapmaya çağırma hakkımız da vardır. Şu milleti yerin dibine geçirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayanlar, gidip İspanya’yı -Gırnata, Toledu, İşbiliye’yi düşünerek- bir gezsinler. Ellerine 1780 salnamelerini alıp Balkanları bir dolaşsınlar. Bakalım oralarda kayıtlı nüfusun kaçta kaçını ve o eserlerde zikri geçen eserlerin binde kaçını bulacaklar? Atina, Selanik, Sofya, Belgrat, Zağrep.. Dörtyüz yıl boyunca tamamen bizim şehrimiz di. Acaba Osmanlı onlara kıyım yapsaydı, jenosit uygulasaydı yahut asimilasyona tabi tutsaydı, kim onu durduracaktı?

Elbette derdim, eski acıları  hortlatmak ve yeni bir isyan dalgası var etmek değil. Hele insan eksenli Batılı değerleri küçümsemek hiç değil. Biz batının iyiliklerine talibiz ve alırız, almalıyız. Ama halkın gönlünde var olan şu Hıristiyan Avrupa karşıtlığını yok ettirmemeliyiz. O bizim istinat duvarımızdır.

Elbette medenileri galebe ikna iledir ve medeni ilişkilerledir.  Ama görüyoruz ki, onların kalbi bizimle samimi değil. Biz ne kadar yaltaklansak da o eski kinini ve huyunu muhafaza ediyor.

Tabii esasında ben bu halden pek şikâyetçi değilim. Bu tür tavırların daha da artmasından yanayım. Çünkü batı, insani olmaktan uzaklaştığı nisbette refahını ve huzurunu kaybedecektir.

O zaman görülecek ki, hakiki huzur ve insanlık, insaniyet-i Kübra olan islamiyettedir. Beşer ona muhtaç. Batının göz boyaması da bitiyor artık. Ve hem de bitmeli. Çünkü onların üç yüzyılı bitti. 1699 Karlofça, bizim geri sayımımızın başladığı zamandı. Şimdi artak onlar için geri sayım başladı.

Ya ‘inkişaa’ uğrayıp sönecekler. Veya ‘ıstıfa’ edip (tevhide aykırı düşüncelerden kurtulup) , İslamiyete dahalet edecekler. Hem de müjde var ki, Fransa hariç, Avrupa İslama dahil olacaktır. Başka çareleri kalmamış. Bugün o minareyi Avrupa’ya sokmamak için çare arayanlar, sonra İslamın hükümleri karşısında baş eğecekler. Tıpkı, başlangıçta güya Hz. İsa’yı asıp, onun inancını yok etmeye çalışıp, 300 yıl sonra da onun heykeli önünde secdeye vardıkları gibi.

Evet, özü İslam olan Asya Medeniyeti, şu medeniyetin ‘inkişâın’dan doğacak. Zekeriya (as)’ın 95 yaşında çocuk sahibi olması gibi size garip gelebilir. Damarları kurumuş, ilkaha kabiliyeti kalmamış 95 yaşındaki nebinin tohumundan Yahya -ki hayat ve huzur demektir- (as)’yı halk eden Allah, zahiren layık görülmese de şu İslam ümmetinden dahi yeni bir medeniyetin çıkmasına fırsat verecektir inşallah!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir