İttihad-İ İslam Önündeki Maniler

Bir arkadaşım, bir anket hazırlamış, “ittihadı islam”ın temini konusunda Irak’ın bugünkü hali mi iyidir, Saddam dönemi mi?” diye sormuş

Bunun gibi birkaç daha bahis vardı. Muhataplardan biri de bendim.

Ona aşağıdaki cevabı verdim:

Her soruya “şimdiki hal” diyorum.

Çünkü istibdat her kemalin manisidir. Saddam zamanı, Irak’ta, kelimenin tam anlamıyla, istibdadın, bütün şubeleriyle yaşandığı bir dönemdi. Evet, bir zahiri sükûnet vardı amma altında bugünkü hal muzmerdi/saklıydı. İçten içe kaynıyordu. Tencerenin kapağı açılınca altından şu günkü hal çıktı.

Demek ki istibdat ile sağlanan sükûnet dahi murdardır. Çünkü zıddını çağırır ve insafsızca kendisini gerçekleştirir.

İnsanları cebir ile bir halde tutmak, Kur’an’ın fıtratına[1] ve maksadına aykırıdır. Kuran, insanların münafıklık yapmalarına fırsat vermeyen bir yönetim barındırır içinde. Herkesin açık bir şekilde fikrini ortaya koyabildiği bir yönetim şekli teklif eder.

Böyle olunca denilebilir ki İslam ittihadı önünde duran en büyük engel, istibdattır, baskıdır, re’yi vahiddir.

Irak’ta o yaşanıyordu. Çözüldü, bozuldu. Hem de çözülmeye müstahaktı. Ve bugünkü hal ortaya çıktı. Bu hal dahi ârızî bir durumdur. Çünkü çalkalanma devam etmektedir. Sonunda fıtratı aslisine varır, karar kılar inşallah. Tabii bir şart var; bu halklar ‘İslam kardeşliği’ni,‘kavmî yaklaşımlar’ın önüne geçirebilirlerse…

Bu hüküm hemen hemen tüm İslam âlemi için de geçerlidir.

Bakın İslam yurtlarına! Ya istibdat altında bir sükûnet veya bir kargaşa hâkim. İstibdadın sağladığı sükûnet hakiki olmadığı için, ilk fırsatta kargaşa kendisini açığa vuruyor.

Kargaşa dahi daimi olmaz, olamaz. Fıtratı beşer onu kaldırmaz. Toplum, kendi fıtratı üzerine akmasına müsaade edilirse sulh ve sükûneti bulur. İşte o sulh ve sükûnetin İslam yurtlarına dönebilmesi önünde duran yegâne mani, İslam ülkelerindeki siyasi istibdatlardır. İstibdat cehlin de tefrikanın da fakru zaruretin de en büyük ve birinci sebebidir.

Dolayısıyla İslam dünyasındaki mevcut siyasi yapılar ve anlayışlar yıkılmadıkça (kanlı olur), veya ‘bilinci bir şekilde’ dönüştürülmedikçe (kansız olur),yani mevcut anlayışlar yerini, zamanın icapları olan yaklaşımlara bırakmadıkça, kurtla kuzunun birlikte yayılacağı haberverilen “adalet-i mahza”yı esas alan dünya kurulamaz.

Çünkü Müslümanlar hala yönetim olarak padişahlığı biliyorlar ve dahi “padişahlığı (veya benzer bir şey) İslam’ın yegâne yönetim şekli”sanıyorlar. İnsanlara “Hürriyetini”  vermenin imana mani olduğunu zannediyorlar. Hatta bu yönde bir şiir var ki der:

“Hürriyyetün harriyyetun binnari / Li enneha tahtassu bil kuffari” (Hürriyet ateşte yanmaktır. Çünkü hürriyet küfre has bir sıfattır.)

Oysa bahsedilen hal, nefsi emareye uyan seküler düşüncenin insanlığa dayattığı bir haldir. Bir tür tanrı tanımazlık olan o serkeşliğe bakıp, müminleri hürriyetten mahrum bırakmak, “onları rahat bırakırsak nefislerin uyarlar” demek, meşru değildir. Bu tutum, bir tür tanrıcılık oynamaktır. Bunu İran da Arabistan da yapıyor. Bir zamanlar da Kemalistler bizi adam etmek(!) istemişlerdi ısrarla. Aşıladıkları laiklik, sadece, Türk unsurunu bir daha bir meselede ittifak edemeyecek derin bir parçalanmaya laikler ve dindarlar diye ikiye parçaya bölünmeye hizmet etti. Görüldü ki âlemde zorla güzellik olmuyor.

Maalesef islam dünyasındaki yönetimler, halklarına güvenmiyorlar. Yönetimler, Batının empoze ettiği bir dayatma içinde –bize de yıllarca Müstemleke laikçiliğini dayatmadılar mı?- halklarını zaptu rapt altında tutmak istiyorlar.[2] En masum yaklaşımla, ihsanlarına güvenmiyorlar… Tanrı tanımaz serkeşlerin haline bakıp, mümini hürriyetinden mahrum etmek, mümine en büyük hakarettir.

Oysa mümin için ve Müslüman için dinin koyduğu haddi şeri yeterdir.

Allah dileseydi tüm kullarını kayıtsız şartsız kendisine taptırır ve ubudiyetine alırdı. Almadı, insana verdiği emanete; tercihte bulunma hakkına müdahale etmedi. Çünkü “Rabbimiz sırat-ı Müstakim üzeredir” (Hud, 56) Sünnetullahı bozmaz. Öyleyse biz de insanlarımıza güvenelim. Yeter ki onlara doğru İslamiyet’e ulaşma imkânı verelim. Güya insanları nefislerinin şerrinden korumak için cebr ile hürriyetlerinden mahrum etmek ne İslam’a ne ittihada hizmet eder. Hem canım, inanmayacak olan inanmasın. Onu neden münafıklığa zorlayasınız cebrinizle!

Ben şahsen istibdat altında uzun süre kalmış her Müslüman halkın ‘Arap baharı’ denilen hali yaşaması lazım geldiğine inanıyorum. Çünkü çoğu halklar, dış güçlerin ayakta tuttuğu veya ayakta kalması için desteklediği tağuti yönetimler altında inliyorlar.

Elbette Arap baharını tutuşturup körükleyenlerin niyeti başka olabilir. Ama işin İslam’ın yeniden dirilişine; yani halkların maddi ve manevi değerlerine sahip çıkacağı bir hale evrilmeye başladığını gördükleri için bu ateşi yakanlar, onu Suriye’de söndürdüler.[3]

Suriye’de dahi Arap baharı meyvelerini verebilseydi, Batının gerçek anlamda korktuğu “Sünni Müslümanlık” (Çünkü deccala hizmet eden Batı ile cedelleşen Sünni İslam’dır, Şii İslam değil) ayağa kalkacaktı. O yüzden Suriye’den hemen sonra Sünni Müslümanlığın Türkiye’den sonraki en güçlü merkezi olan Mısır’a müdahale ettiler. Ta ki, amaçlarına kullanabilecekleri “militanik islam” ayakta kalsın.

Şuna inanın, İslam dünyasında bir birlik beraberlik olacaksa bu, eski hal ve yaklaşımlarla olmaz. Olmaz, çünkü olamamış. Durumumuz ortada. Bizde bile hala birçok Müslüman aydının kafasındaki en iyi yönetim tarzı “II. Abdülhamid Yöntemi”.

Elbette eleştirimiz Abdülhamid’e değil. Abdülhamid mübarek, yıkılmakta olan bir devleti ayakta tutmak için, iç ve dış nifakçılara karşı, zorunluluktan ve haklı olarak bir takım sert tedbirler /kararlar  –doğru – yanlış veya fevkalade zamanlara has- aldı. Tarihi perspektif içinde haklıydı ve gerekliydi.

 Ama o fevkalade dönem siyasetini, İslami yönetime referans almak hatadır.

Kısacası, Türkiye gibi demokrasiyi az çok tanımış bir ülkede bile o döneme ait postülaları,  “İslam’ın her zamanki yönetim tarzı” addeden insanların çoğunlukta olması ve istibdadı, “Kur’anî bir reçete” sanması, İslam dünyasının, hürriyet ve insan haklarından ne kadaaar geriden geldiğini sergilemektedir.

Bu kafalarla, “ancak zorunlu bir tahammülle sağlanabilecek ittihadı” var etmek zordur. Çünkü bugün tüm İslam devletleri “milli devlet” yaklaşımlarıyla yönetiliyorlar ve kendilerini kavmiyetçi yaklaşımlardan kurtaramıyorlar. İran, Sünni’ye –değil Sünni; Ömer, Osman, Ebubekir ismine bile- tahammül edemiyor, Arabistan Şii’ye tahammül edemiyor. Türk Kürde, Arap Aceme, Acem hiç birine tahammül edemiyor. Öyleyse, nasıl bu kavimleri bir esas üzerinde bir araya getireceğiz de “Cemahir-i Müttefika”yı kuracağız?

Batı dahi bu gerçeği gördüğü için bu yarayı sürekli kanatıyor. Şimdi BOP çerçevesinde güya herkese kendi topraklarını vermek içinİslam dünyasını aşiret bazında yapılandırlmak isteniyor. İşte Irak’ın ve Suriye’nin hali! Eğer Türkiye ve İran ve Pakistan ve Mısır uyanmazsa onların da başına gelecek olan budur! Türkiye de en az üç parçaya bölünecek! İran belki dörde…

Ve yazık ki tüm Müslüman ülkeler göz göre göre şu projeye/değirmene gönüllü su taşıyorlar.

Şimdi kendi kendime soruyorum: Bu tahammülsüz zihniyetlerle mi kuracağız cennet asa istikbali?

Çok zor!

İslam coğrafyasında kentsel dönüşüm gibi derin ve umumi bir yapısal ve zihinsel dönüşüm gerekiyor. Bedizzamanın tarif ettiği müspet hareketi ve ferdin hakkını esas alan devleti, devleti değil, bireyi kutsayan bir yapılanmayı başarmak zorundayız. Bunu sağlayamazsak, daha uzun süre birbirimizi yiyeceğiz ve ya Amerika’nın ya da Rusya’nın ıslah hareketlerine sahne olacağız.

İslam aydınları silkelenmeli. Çağın icaplarının neyi gerektirdiğini görmeli ve yeni bir dünya kurmalı.  Yani yeni bir hal. Yeni hal gelmezse zaten izmihlaldeyiz!


[1]) Yani Hakk ismine uygunluk! Kur’an Hakk ile ve Hakk üzere, hakkı temin etmek maksadıyla inzal edilmiştir. Hakk ise kâinatta geçerli/cari kanunlara mutabık hareket etmektir. Hakkın işlerinde istibdat ve icbar yoktur)

[2]) Türkiye elhamdülillah şu beş altı yıl içinde o dayatmayı tard etti. Halkın reyine itibar eden bir yola girdi. İnşallah daha da iyiye gidecektir!  Çünkü Talut dönemi yerini Davut dönemine bıraktı ve artık yapısal geliştirmelerin yapılması zamanıdır!

[3]) Dolayısıyla, birilerinin Suriye konusunda günahı Türkiye’nin ve Türkiye’yi idare eden siyasi ekibin boynuna atması, külliyen haksızlıktır ve iftiradır. Başka türlü hataları olabilir ama Suriye’de meselenin bu hale dönüşmesi Türkiye’nin eseri değildir. Türkiye mazlumların yanında durmak istemiştir, onu da yüzüne bulaştırmıştır içimizdeki müzevvirler sayesinde. (MAB)

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir