Kader Kayığına Binmiş Gidiyoruz

Ramazan boyunca siyasi yazmaktan uzak durdum. Sadece izlemekle kaldım.

Fakat o kadar çok okurdan, ‘şu konuda ne düşünüyorsunuz?’ yollu mail aldım ki, sonunda kendimi o konularla ilgili bir iki satır yazmaya mecbur bildim.

Esasında herkes her şeyi biliyor ve olanlar da herkese rağmen oluyor. Yani söyleyeceklerim bir şey değiştirmeyecek. Çünkü akıp gitmekte olan hadiselere müdahale edecek bilgi ve teknolojiye sahip değiliz. Sahip olanlar da zaten öyle olsun istiyorlar ki olaylar bu şekilde devam ediyor.

Hadiseleri doğuran sebepleri veya o sebeplerin mukaddimeleri olan gelişmeleri değiştirebilme/yönlendirebilme gücü, insana verilmiştir. Bu güç de ancak eşyadaki kanun ve kabiliyetlerin ne olduğu, nasıl kullanılabileceği gerçeğini anladıktan ve ona uygun teknolojiyi var etikten sonra kullanılabilir hale gelir.

Müslümanlar, yaklaşık 600 yıldır eşya ile irtibatı kestiğimiz, “Allahın hikmetinden sual olunmaz” fehvasınca bilim üretmek yerine kader kayığına binmeyi yeğlediğimiz için, başkasının yönlendirdiği hadiseler altında ezilmekten kurtulamıyoruz. Ve maalesef ‘Allah’ın her şeye gücü yeter’ bilgisinden en ciddi zarar görmüş kesim biz Müslümanlar olmuşuz. Eşyanın hakikatindeki hikmeti ve o hakikate bina edilmiş sebepleri, o ibâre altına sıkıştırılmış kaderci cehaletle ıskalamışız…

Amerika; bizdeki ‘cehaleti’, İsrail;  içimizdeki ‘tefrika’yı, Avrupa, Rusya ve Çin… de bizim ‘zaruret’ ve çaresizliğimizi kullanarak, üzerimizden menfaatlerini gerçekleştiriyorlar. Biz de Allah’ın bizi kurtarmasını bekliyoruz. Ama bilmiyoruz ki bir ‘Musa’ çıkarmadan Allah, hiçbir kavmi, firavunların zulmünden kurtarmaz.

Bizim anlamadığımız gerçek bu!

 Yani Musa olmadan Firavunlara haddini bildirmenin mümkün olmayacağı gerçeği! Evet, her şeyi yaratan var eden, halk eden Allah’tır.  Musa’yı dokuz mucize ile destekleyen O’dur. Denizi yarıp ‘beniisrail’i karşı tarafa geçirirken, Firavunu ve avanesini o suda boğan da O’dur. Fakat Musâ ve elindeki kuru ‘Âsâ’ olmadan bunu yapmamıştır. Musa ve Asa, ‘kulun sebeplere tevessülü’dür.

Evet, kulun hayatını ilgilendiren tüm düzen ve düzenekleri halk eden Allah’tır ama onu var etmesi için de kulun talep etmesi ve sebeplere başvurması gerekiyor.  Bu talep de ya cehd ile yani fiilî dua şeklinde olur ki bizi mağlup edenlerin başarısı oradadır. Bilimi üretip onunla, bilimden mahrum olanları eziyorlar. Ye da Allah’a samimi bir kulluk ve teslimiyetle ‘rukya’dan yararlanırlar. Rukya, kulun bir çabası olmadan gelen ilahi imdat ve şifadır. Peygamberlerin başarısı odur.

Biz Müslümanlar, peygamberlere verilen bu nimetin, bizim için de her daim  ‘garanti olduğu’ yanılgısı içindeyiz. “Biz Müslümansız, Allah bize yardım eder” diyoruz. Ama hal, hareket ve duruşumuzla; yaşantımız, ibadetimiz ve ahlakımızla, ilahi desteğe layık olup olmadığımıza bakmıyoruz. Yani, biz ‘hakiki Müslüman’ olmadan duamızın peygamber duası gibi makbul olsun istiyoruz.

Elbette Cenab-ı Hak dilediği zaman dilediğine yardım eder ve muvaffak da eder. Ama O hikmet sahibidir. Sünnetin bozmaz. Kendi koyduğu kuralı -peygamberlerin hatırı hariç: mucize yani- bozmaz. İşte asıl idrak etmemiz gereken budur.

O, usul ve kuralı koymuştur. Kim o usul ve kurallara hakkıyla uyarsa muvaffak olur. Onun hikmetinde her şeyin bir hakkı ve hukuku (eşyanın hakikati) vardır. Bir de ‘miktar’ı (kader) vardır. Ve tabii her bir şeyin bir de vakti (takdir)vardır. Bu üç prensip bir araya gelmedikçe iş zuhur etmez. Hak, Miktar ve Vakit birleşmedikçe tahakkuk etmez. Eşyadaki silsile budur. Bu silsileye uyan kâfir de olsa netice alır ve alıyor işte!

Biz ise eşyanın hakikatini (bilgiyi) ve ondaki miktarı (bilimden yararlanarak vasıtalar yapmayı)  ve vakti (onun zamanın icaplarına göre kullanmayı) bilmedik. Üstümüze düşeni yapmadık. Tıpkı, ‘Senle Allah gidin savaşın, biz de gelir yerleşiriz’ diyen Musa’nın ashabı gibi, sürekli Allah’ın mucizeler yaratmasını istedik. ‘Darulhikmet’te (sebepler yurdunda), Kudret’in tecellisini; yani sebeplere başvurmadan neticeler elde etmeye çalıştık. Bunun, en azından bir itikadî edepsizlik olduğunu dahi bilmedik.

O yüzden de 300 yıldır, yabancı bayraklar altında ve onların hırsları uğruna acı çekiyoruz. Her seferinde bir bahane bulup bizi birbirimize kırdırıyorlar. Sonra da biz onlardan aramızı bulmalarını istiyoruz. Ne karşılığında? Allahın bize ve bu topraklara verdiği nimetleri almaları karşılığında!

Neden, çünkü biz buna müstahakız! İşte Suriye meselesi de bunlardan biridir!

SURİYE MESELESİ!

Bana soruyorlar, ‘bu mesele nereye gidecek’ diye.

Tabii ki “Allah’ın takdir ettiği yere varacak”. Sen o ‘son’un, senin arzu ettiğin gibi olmasını arzu ediyorsun. Peki, bunun için ne yapıyorsun?

Bir doğru stratejin var mı? Zorluklar karşısında aşabileceğin vasıtaları yaptın mı? Hatırlayın Fatih, o dev surların duvarlarını yıkacak Şâhi toplarını dökmeden İstanbul’u fethetmeye kalkışmadı! Doğru yerde mi duruyorsun? Hareketlerini tanzim eden şey iraden mi başkalarının arzu ve menfaati mi?…

Ben kendi payıma, Türkiye’nin Suriye meselesinde ‘doğru yerde’ durduğu kanaatindeyim.  Türkiye’nin durduğu yerde değil, duruşunda problem var.

Bir kere, Türkiye Cumhuriyeti, henüz böyle çok yönlü yaklaşımlar gerektiren beşeri olayları sevk ve idare etme tecrübesine sahip değil. Uzun müddet ‘yurtta sulh cihanda sulh’ -ki esası itibarıyla muazzam bir evrensel stratejidir- oyalamasıyla bölgesindeki olayları anlamasına bile fırsat verilmedi. Osmanlının tecrübe ve birikimini kullanmaktan, Müslümanlarla birlikte görünmekten uzak durdu.

İkincisi, olayı idare eden mevcut siyasi ekip de acemi. İyi bir insan olmak başka bir şey, savaş stratejilerini idare etmek başka bir şey. Ne Tayip Erdoğan’da, ne de Davutoğlu’nda böyle bir tecrübe var. Olmaması da normaldir. İnsanlar uzun süren tecrübelerle bu tür meselelerde davranış esnekliği elde ederler.  Şimdi ise ortada ne asırlardır birikip gelmiş bir ‘Türk devlet’ geleneğimiz var, ne de bu ekipte o geleneği bilme merakı ve tecrübesi! Ellerinde, ‘iyi niyet’ten başka bir strateji yok.

Öte yandan, onlara destek olabilecek bir ‘muhalif aklı’ da bulunmuyor.  Bizim muhalefetimiz, şu anda karşı tarafa hizmet ediyor.

-Karşı taraf kim?

-Zahirde Suriye Yönetimi! Batında ise İsrail ve Suriye!

Suriye Yönetimi, yani Nuseyriler!

Nuseyriler, bölgenin en dessas topluluğu. ‘Suret-i haktan görünmeyi’, Hak olmaya daima tercih etmiş, asıl yüzünü ve kimliğini gizlemekte ustalaşmış ‘heterodoks’ bir toplum. Bu coğrafyada, her daim güya Müslüman görünmüş ama varlığını da İslam düşmanlarıyla iş birliği yaparak sürdürmeyi başarmış bir topluluk! Maalesef bu kimlikte topluluklar bu coğrafyada yeteri miktarda mevcut.

İran!

Bu topraklarda millet ve ‘ırk’ şuuruna en erken ulaşmış kavim İran’dır! (Şehname sayesinde).

Uzuuun yıllar devam etmiş ‘dünya hakimiyetleri’, Müslüman Araplar eliyle son bulduğu ve bir daha da eski şevket ve ihtişamlarına kavuşamadıkları için, genel İslam kütlesine karşı  -tıpkı Kemalist laikçi beyaz Türklerde olduğu gibi- ‘milli bir kin’ duymaktan kendilerini alamıyorlar. (Ulusalcıların İran’a yakın durmalarının altındaki asıl sebep de bu öfke benzerliğidir-  İranlılar, özellikle de o bölgenin, Hasan Sabbah ve daha sonra da Safevilerin insafsız ve acımasız katliam ve baskılarıyla Sünni anlayıştan ve Sünni topluluklardan tamamen temizlenmesinden sonra, asla Müslümanlarla aynı yöne bakmamışlardır. Siyasi ve milli menfaatlerini hep genel İslam kütlesinin aksi istikametinde aramışlardır. Bugün de İran aynısını yapıyor.

Suriye’de adil bir yönetimin oluşması için, İslam birliği için çaba harcamak yerine Mezhepsel ve ırkçı çıkarlarını tercih ediyor.  Son 30 yıldır, tüm dünyanın İran’ı dışladığı bir zamanda Türkiye’nin kendi milli menfaatlerinin zarar görmesi pahasına onun yanında yer almasını görmezlikten gelerek, Türkiye’yi tehdit ediyorlar. Anlaşılıyor ki, İran’ı idare edenler de bizim siyasi ekibimiz gibi kendi tarihinden ve tarih bilincinden ve tecrübesinden haberdar değil! Yoksa Türk milletini tehdit etme gafletine düşmezlerdi!  Bugün üzerinde yaşadıkları toprakların bile Türkler sayesinde ellerinde kaldığının farkında değiller.

İsrail!

İsrail, bunluğu her alanda, içine girdiği her işte, yaptığı her anlaşmada; hatta dost bildiği toplumlarla yaptığı anlaşmada, daima fitne ve fesada memur bir kavimdir… Aklı başında hiçbir Kur’an talebesi veya azıcık Tevrat okumuş hiçbir müslüman, İsrail’in ipiyle kuyuya inmez. Dostluğuna güvenmez, ona sırtını dönmez… Çünkü hançerleneceğini bilir. Bu kavim, suda boğulmasın diye kurbağanın sırtına alıp karşı tarafa geçirmek istediği ve tam suyun ortasında onu sokup öldüren akrep gibidir. Zarar verebileceğini anladığında, kendi zararına bile olsa o fesadı işlemekle mükellef bir kavimdir o.

Tevrat’ın İşâya bölümünde, her satırda bu kavmin ihaneti, dönekliği, fırsat ona geçtiğinde acımasızlığı ve özellikle de fitnesi ve fesadı vurgulanır.

Yeremya’da ise daha açık bir tanım var İsrail kavmi için. ‘Onunlar kendileri ile işbirliği yaptıkları her milleti, kendi içinden yıkıma sürükleyecekler’, deniyor. Yeremya’nın (as) ağzından Rab onlara şöyle seslenir:

“Aralarına seni sürdüğüm milletlerin hepsini senin elinle bütün bütün yıkacağım. (Vay İsrail dostlarının başına!) İktidarlarını sona erdireceğim. Ama seni bütün bütün yok etmeyeceğim. Ama asla senden azabımı da eksik etmeyeceğim!”  (Yeremya, Bab 47/28)

Yine Yeremya:  “Niçin bu Yeruşelim halkı daima döneklikle dönüyorlar? (Bab 8/5)

İşaya (Şa’ya as), ise onlara şöyle hitap eder:

“Ah, ey suçlu millet! Haksızlık yüklenmiş kavim! Ey kötülük işlemiş olanların zürriyeti, baştan çıkmış çocuklar! Niçin sapıklığı arttırarak (Nebkadnezar’ın yaptığı gibi) yeniden vurulmak istiyorsunuz?” (Bab 1/4-5)

Sadece İşaya ve Yeremya’daki ifadeleri toplasanız inanın bir kitap hacminde hainlik vesikası çıkar…

PKK ve Kürt meselesine ise hiç girmiyorum. O ayrı bir dram. (Onu da yazacağım inşallah) Kürt kardeşlerimizin içine çekildikleri tuzağa mı yanarsın, Kürt halkının imanı ve dini üzerinde oynanan oyunlara mı yanarsın ve kardeş bir kavmin (Kürtlerin), hain bir kavim tarafından amaçlarına alet edildiğini görüp bir şey yapamamaya mı yanarsın!

Evet, işte şu anda Türkiye’nin karşısında ittifak etmiş şer odakları bu kadar tehlikeli ve fitnede mahir düşmanlar. Bu yetmiyor gibi bizim içimizden de onların tasından su içenler ve onların ekmeğine yağ sürenler var.

Ve bizim adımıza işleri sevk ve idare edenler ise acemi. Yüreklerindeki iyi niyet ve saflıktan başka marifetleri yok. Bir stratejileri de yok. Böyle bir süreci daha önce idare etmemişler ki… Tarih de okumamışlar yazık ki. El yordamıyla bir şeyler yapıyorlar. (Ben küçük bir tiyo daha vereyim: Farsın kimyasını bozacak sır Arap’tır. Türkiye, Arapları mutlaka örgütlemelidir, İran’ın derin niyetlerine karşı… Buna da temas edeceğim inşallah!

Önce esip gürlüyorlar sonra da hiçbir şey yapmıyorlar.  Bu millet, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar onur kırıcı hale düşmedi. Elbette milletin bu hale gelmesi sadece bu ekibin kusuru değil. Aksine bu ekip o onuru tamir etme peşinde. Ama daha da beter ediyorlar.

Bu iş yazık ki hiç kimsenin hesaplamadığı noktaya doğru akıyor. Yazık ki bu kavgada kazanan taraf olmayacak. Çünkü istenen kan ve gözyaşıdır. Suriye de parçalanacak. Üç devlet olacak. Üst tarafı Kürtlere verilecek(!), ortası Sünni Araplara, alt tarafı Nuseyrilere!  Tıpkı Irak’ta olduğu gibi… Maksat ne? Bu topraklar üzerinde kimsenin hakiki manada söz hakkı kalmasın ki İsrail gayesini gerçekleştirsin. Büyük İsrail devletini kursun.

Yaşı uygun olanlar buna tanıklık edecekler ama İsrail’in hesap etmediği bir şey daha var. Onlar eski ‘rüyetlere’ dayanarak bu toprakların kendilerine ait olduğuna inanıyorlar.

Biz ise son ümmet olarak daha taze bir vaadin sahibiyiz! O da İsrail’in yerle bir olacağı gerçeği. Rasullah haber vermiştir. Madem ki o Muhbir-i Sadık haber vermiş, olacak. Esasında İsrail, şu anda yaptıklarıyla o takdiri hak etmeye doğru koşuyor. Tevrat’ın da belerttiği gibi ‘sapıklığını arttırarak yeniden vurulmanın’ imkânlarını hazırlıyor. (İşaya, Bab 1, ayet 5).

O zamanlar da pek uzak değil… Bizimkilerin bunca acemiliğine, bunca hazırsızlığına, bunca hatalı tavır ve tutumlarına rağmen neden bu milletin geleceği hakkında bu kadar ümit varım, onu da yazacağım inşallah!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Yenikapı’nın Dili

Dün elhamdülillah Türkiye ayakta idi. Tek vücut tek yürek halinde varlığını ortaya koydu. Milletin kalbinin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir